Sami Selçuk

Sami Selçuk

Yazarın Tüm Yazıları >

Engizisyon

A+A-

Günümüzde su, hava gibi yok olduklarında acısını duyumsadığımız nice hukuk kuralları, ilkeleri, insanlığın binlerce yıl süren onca onulmaz acılarının, deneyimlerinin ürünüdürler. İnsanlık o acıları bir daha yaşamasın diye.

Eski dönemlerde insanlar, ‘suç yargılaması’nda ilkin faili hemen cezalandırmayı amaçlamışlardır. Aydınlanma öncesi dönemlerde yargılama, suçluyu cezalandırmanın bir aracıdır, aklamanın değil. ‘Hüküm kesinleşinceye dek herkes suçludur’ kuralı henüz ters yüz edilmemiş; ‘suçsuzluk asıldır kuralı’, ‘suçluluk asıldır kuralı’nın yerine geçmemiştir daha.

Bu yüzden suçlanan kişi, yargılamada suçsuzluğunu kanıtlamak zorundadır.

Bu evre çok uzun sürmüştür. 18. yüzyıla, Aydınlanmaya dek.

Bunları bilmek isteyenler, Beccaria ile Morellet’nin karşılıklı mektuplarında engizisyon mahkemeleri gibi işleyen ‘parlemant’lardan nasıl yakındıklarını incelesinler. Charles-Quint’in 1532, I. François’nın 1539, XIV. Louis’nin 1670 buyrultularını, Almanya’da Yargıç Carpzov’un yirmi bin insanı darağacına göndermesinin öykülerini okusunlar.

Aydınlanma düşünürleri, Montesquieu’nün, Chevalier de Jeancourt’un, Voltaire’in, Beccaria’nın çığlıklarını vicdanlarında, yüreklerinde, içlerinde duysunlar. Bir de Foucault’nun ‘Cezaevinin Doğuşu’ yapıtının girişindeki inanılmaz öyküyü okusunlar. Ölüm cezası yerine getirilmeden önce yapılan işkenceleri, bir insan bedeninin nasıl parça parça koparılıp yok edildiğini görsünler.

O dönemlerde, suçun saptanması için doğru dürüst bir duruşma yapılmazdı. Yargıçlar, kanıtları özgürce değerlendirerek ‘vicdani kanıları’na göre karar vermezlerdi.

Yargılamadan önce suçlanan kişi, sadece suçlu değil, hatta düşman ilan edilirdi.

Sistemin temel kuralları, günümüzdeki sistemin tam tersiydi.

Yargıcın kanıtlarla doğrudan ilişki kurması zorunla değildi. ‘Aracılılık/dolaylılık kuralı’, daha doğrusu kuralsızlığı geçerliydi.

Sözlülük ilkesi unutulmuş, ikincil kılınmıştı. Yazılılık esastı. Yazılı, belgeli, öylece sessiz sedasız daran, hiç konuşmayan kanıtlar daha üstündü.

Zaten her şey kanıt olamazdı. Yasal düzenlemelerce önceden belirlenmiş kanıtlar aranırdı. ‘Yasal kanıt sistemi’ geçerliydi.

Kanıtlar arasında da sıradüzeni/dereceleme vardı.

‘İkrar/itiraf’, kanıtların kraliçesiydi. İkrarı/itirafı elde etmek için yargıçlar, insanı tiksindiren çeşitli işkencelere, garip çabalara, ustalıklı tuzak sorgulamalara başvururlardı.

Oysa çağcıl suç yargılama hukukunda böyle bir sıradüzeni, ikrar/itiraf ile tanıklık ve öbür kanıtlar arasında bir ayrım yoktur. Suçlanan kişinin aymazlığından yararlanılarak tuzak sorularla elde edilen hiçbir ikrar/itiraf geçerli değildir.

Yargıç, bugün ikrarı/itirafı, öbür kanıtlar gibi değerlendirir, inandırıcı bulmadığında reddedebilir.

Yine o dönemlerde doğaüstü güçlerin yardımıyla ya da korkusuyla elde edilen ikrar/itiraf geçerliydi. Sözgelimi, ant içirilerek bir tür kişinin kendine karşı tanıklık ve suçunu ikrar/itiraf etmesi benimsenmişti.

İkrardan/itiraftan sonra gelen ‘adli düello’ da kanıttı.

Oysa günümüzde akıl dışı kanıtlar hiçbir uygar toplumda benimsenmemiştir.

O dönemlerde adli düello yüzünden nice suçsuz insanın kanı akmıştır.

Sıradüzeninde ikrardan/itiraftan sonra gelen ‘tanıklık’, ikrara/itirafa göre yarım kanıttı. İnsan mantığı ve çağcıl hukukta böyle bir saçmalığa yer verilebilir mi?

Daha bitmedi, tanık sayısı da önemliydi. Sözgelimi, ‘tek tanık, hiç tanık’ (testis unus, testis nullus), ‘tekin sesi, hiçin sesi’ gibi gülünç kurallara başvurularak karar verilirdi.

Doğrudan doğruyalık, sözlülük, yüz yüzelik ilkelerinin geçerli olmadığı bir sistemde tanıkların anket yoluyla dinlenmeleri de doğaldı, elbette.

Görünüşte bir duruşma vardı. Ama gizlilik esastı. ‘Duruşmanın herkese açıklığı’ kuralı işlemezdi kolay kolay. Yakınanlar, iddia edenler ve savunanlar, birbirlerinin dediklerini pek bilmezlerdi. Yokluklarında olup bitenleri öğrenemezlerdi. Yüz yüzelik/diyalog/diyalektik ilkeleri önemsenmez, işlemezdi. Yargıçlar değişebilirlerdi; yargılamada yokluktalık/monolog egemendi.

Yargıçlar, istedikleri gibi yargılamayı yaparlar, sanıkları cezalandırırlardı. Günümüzdeki yoğunluk/bağımlılık ilkelerinden kimsenin haberi bile yoktu. Çünkü ‘dağınıklık’ esastı.

Yargıçların yetkileri çok sınırsızdı.

Yargı kararlarının üst mahkemelerce denetlenmesi, Aydınlanma yüzyılından sonra kurumsallaşmıştır.

Suç yargılama hukukunda bu sistemin adına ‘engizisyon’ (soruşturma, tahkik) sistemi’ denmektedir. Bu sistemde elbette devlet ve toplum, birey ile eş düzeyde değildir, devlet bireyin üzerindedir. Sistem, örtüştüğü otoriter rejimin yargılamaya yansımış biçimidir.

Adına ister Kilisenin ‘Engizisyon Mahkemesi’, ister Abdülhamit’in ‘Yıldız Mahkemesi’, ister Hitler’in, Stalin’inin mahkemeleri densin, sonuç değişmez.

Ama bu sistemi kınamakta kimse ivecen davranmasın.

Çünkü yazılı hukukta uzantıları yaşıyor hálá.

Uygulamada ise daha da diri biçimde.

İnceleyip görelim.

Sonra da soralım, yargılayalım.

STAR

YAZIYA YORUM KAT