1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Emperyalizm, Kafkasya’da yeni ‘kan gölleri’ oluşturma peşindeyken.. -2
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Emperyalizm, Kafkasya’da yeni ‘kan gölleri’ oluşturma peşindeyken.. -2

A+A-

secakirgil@yahoo.com

(Emperyalizmin Balkan-Kafkas ve Ortadoğu üçgenindeki
 kanlı oyunlarından birinin de Ermeni Mes’elesi olduğunu
 anlatmaya çalıştığımız yazının ikinci bölümü..)

 

(Bu konudaki birinci yazının son paragrafını hatırlayalım tekrar: ‘...İlginçtir, Birinci Dünya Savaşı, derken İkinci Dünya Savaşı.. Ve nihayet.. Bu iki Dünya Savaşı’nın boğuşmalarının, acılarının dinmesinden ve yaralarının sarılmasından sonra, ermeniler, ilk olarak 1965’te, yani 50 yıl sonra, 1915 Hadiseleri’ni dünya çapında anmaya başladılar. O zamanlar, ermeni kayıpları 500 bin olarak ifade edilmekteydi..

Ama, bu rakam, 75’nci yıla gelindiğinde (1990’larda) 1 milyona ulaştırıldı ve şimdi de 1,5 milyon ermeninin öldürüldüğünden sözediliyor.. Yani, ülkelerin nüfusları arttıkça, rakam küçülmesin diye olsa gerek, ölenler de çoğaltılıyor..’)

*

.... Yine ilginçtir ki, emperyalist dünya, sadece hristiyan halkların musîbetleri için gözyaşı döktüğünü ve insan haklarını sadece onlar için hatırladığını genelde akledemiyor..

11 Eylûl 2001 Saldırıları’nda 3 bin kadar sivil insanın can vermesi trajedisine karşılık vermek, onun intikamını almak adına, konuyla direkt ilgisi h3al3a da ortaya konulamamış olan Afganistan ve Irak’a saldırıp, bu iki ülkede en azından topluca 2 milyon kadar sivil, savunmasız, çaresiz müslüman halkları katletmekten bir ürperti ve utanç duymayan emperyalist dünya; Filistin’de, Bosna’da, Çeçenistan’da, Keşmir’de ve diğer coğrafyalardaki  müslüman halklara müslüman olmayan güç odaklarınca tezgahlanan korkunç cinayetler karşısında da elbette göz yumacaktı..

Ve dahası, 1970-90 arasında, dünyanın çeşitli yerlerindeki TC büyükelçilerinin ve diğer diplomatlarından yaklaşık 100 kadarının ASALA isimli Gizli Ermeni Ordusu tarafından arka arkaya katledilmesi karşısında da, emperyalist dünya, hattâ, onları bil de takdir bile etmişti..

(1915 Hadiseleri sırasında Hükûmet eden İttihad- Terakkî liderlerinden Cemal Paşa Tiflis’te, Saîd Halîm Paşa Roma’da ve Tal’at Paşa ise Berlin’de bir ermeni fedaisi eliyle katlediliyordu.. Tal’at Paşa’yı Berlin’de öldüren Soghomon Tehlerian’ın, direkt bir baskıya maruz kalmadığı halde,  sırf, yaşanan hadiselerden dolayı ‘bir ermeni olarak acı çektiği için öldürdüğü’  şeklindeki savunmasının geçerli sayılıp beraet ettirilmesi bile, nasıl bir tarafgirlik ve taassubla ve de müslümanlara karşı işlenen cinayetlere, nasıl bir müsamaha ile bakıldığını anlatmaya yeter.. Almanya, savaş yıllarında müttefik olduğu İttihadçı’ların liderlerini korumak bir tarafa, bir de; Tal’at Paşa’yı öldüren kaatili beraet ettirmiş; yani, bir bakıma, cinayetkârı taltif etmiştir..)

*

B. Amerika’da 1973 yılında, TC’nin iki seçkin diplomatını öldüren bir ermeni tarihçi de, birkaç yıl hapis yattıktan sonra, ermenilerin 1915’de maruz kaldığı trajediler hafifletici sebeb sayılarak serbest bırakılmış ve onun gördüğü bu ‘anlayış’ diğerlerini teşvik etmiş ve dünyanın çeşitli noktalarındaki Türkiye hedeflerine yönelik suikasd ve cinayetleriyle ün salan ve Türkiye’yi yaklaşık 20 yıl derinden etkilemiş olan ASALA’nın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı.. ASALA bitirildikten sonra da, emperyalist dünyanın bu  konuya ilgisi noktalanmamış ve Amerika’da etkili bir güç olarak bulunan ermeni diasporasının yıllardır sürdürdüğü Ermeni Soykırımı iddiasını yeni bir merhaleye ulaştırmıştı..

Sonunda da,  4 Mart 2010 gününe gelindi.. O gün,  Amerikan Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komisyonu bir karara dönüştürmek üzere bir rapor hazırlayıp,  24 Nisan’ların ermeni soykırım günü olarak tanınması şeklinde kararlaştırmayı hedeflemekteydi.

Sözkonusu Komisyon’un 46 üyesi bulunmakta olup, son oylamada, 22-23 şeklinde bir karar çıkmıştır, Türkiye’nin aleyhine.. Obama, durumu kurtarmak için, sözkonusu oturumun  birkaç saat öncesinde, bu Komisyon’un Türkiye’yi suçlayan raporu kabullenmesi halinde, bunun Türkiye ile Ermenistan arasında düzelme yönündeki ilişkilerini engelleyebileceği, sekteye uğratabileceği hatırlatmasında bulunmakla durumu kurtarmaya çalışmıştır..

*

‘Ermeni tezi’ lehinde oy kullananlar konuyu bilmiyorlar da, Türkiye lehinde oy verenler biliyor mu sanki?

Komisyon’un bu kararının ilerde, Temsilciler Meclisi’nde soykırım olduğu şeklinde bir karara dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir.. Buna karşı Türkiye, sadece Amerikan menfaat ve emellerine hizmetler sunabildiği sürece, belki biraz geciktirebilir..

Bunun sadece geçmişle yüzleşmek ve soykırımı tanımak gibi lafzî bir sonucu olmakla kalmıyacak ve daha ileri merhalelerde, siyonist İsrail rejiminin Almanya’dan aldığı yüzmilyar doları aşan tazminat benzeri bir tazminat talebinde bulunmakla da kalmıyacak ve Ermenistan Anayasası’nın 15. maddesinde ifadesini bulduğu üzere, Türkiye’den, toprak talebinde bile bulunmaya kalkışabilecektir..

Halbuki, bir büyük devlet yıkılır ve onun otoritesi ortadan kalkarken, yıkılan sahnenin altında can verenler sadece ermeniler değildi.. Eğer, o acıyı, o trajediyi ‘insanî’ bir hassasiyetle unutmamak ve yeniden yaşamak gerekli idiyse, o çöküş ve sonrasında, can veren -özellikle de- bütün savunmasız sivil insanların, halkların dinlerine, ideolojilerine, etnisitelerine bakmaksızın, hepsinin hâtırasına hürmet edilmeliydi.. Aynı acıların bir daha yaşanmaması için, belki bu şekilde bir anma, bir fayda ortaya çıkarabilirdi..

Emperyalist-şeytanî güçler ise, insanî değerlerin hatırlanması değil, kendi plan ve hesablarının gerçekleştirilmesi derdinde..

Amerikan emperyalizminin derdinin, ermenileri korumak olduğu da sanılmamalıdır.. Onun planı, dünyayı kendi emellerine göre dizayn / tanzim edebilmektir.. Bunu yapmaya çalışırken de, Türkiye gibi, stratejik bir noktada bulunan bir gücü karşısına direkt olarak almak istememekte ve amma, onun başı üzerinde bir Demokles Kılıcını da asla uzaklaştırmamak  dikkatinde.. İşte bu Demokles kılıçlarından birisi de ermeni soykırımı iddiası..

Daha önce, ’ermeni soykırımı’  iddiasını kabul eden bir çizgide yayın yapan ingiliz gazetesi The Times, 8 Mart 2010 tarihli sayısında, Oxford Uni. Modern Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Norman Stoneun görüşlerine yer veriyor, Türkler yaşananlardan dolayı 1,600 kişiyi yargıladı ve bir valiyi idâm etti. 1918’den sonra dört yıl boyunca Türk arşivlerini inceleyen İngilizler, suç teşkil eden belge bulamadılar. Büyük şehirlerde yaşayan Ermenilere dokunulmamıştı.. Eğer Hitler’in yaptığı tarzda bir şeyden bahsediyorsanız, hayır!.’ diyor ve 1915 Hadiseleri’nin gündeme getirilmesinin Türkiye’yi Çin’e yaklaştıracağı uyarısında bulunuyordu.

Stone, ’o dönemde Anadolu topraklarında korkunç hadiselerin yaşandığını, ancak benzer acıların Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar ve Kafkaslardan çekilmesiyle göç eden milyonlarca Müslüman ve Yahudi’nin de başına geldiğini, hattâ şehirlere göç eden bu insanların, ermenilerin şiddetine maruz kaldığını’ da belirtiyordu. 

*

Tarihçiler, tarihi yapan ve yazdıranların belgelerine göre hükmetmezler mi?

Türkiye yıllardır, ‘konuyu tarihçilere bırakalım..’ diyor.. 

İlk planda doğru gibi gözüken bir yaklaşım..

Çünkü, son karar tasarısı sırasında ermeni tezi’  istikametinde oy verenler Amerikan ‘temsilciler’in haritada Ermenistan’ın yerini bile bilemiyecek kadar konuya yabancı olduğu ve sadece Amerika içindeki ermeni diasporasından oy alabilmek için bu yolun izlendiği, Türkiye’de en yüksek yetkililerce ısrarla vurgulanıyor..

Bu  iddia, doğru da olabilir.. Ama,  sözkonusu tasarının oylanması sırasında, Türkiye lehinde oy verenler sanki farklı mıydılar? Onların büyük kısmı da, uluslararası silah ticaretinin önde gelen isimleri ve Amerikan silah sanayiinin temsilcileri veya oynattığı kimseler durumunda değil midirler? Sanki onlar, ‘stratejik vizyon eksikliği’yle malûl değil midirler?

Kaldı ki, evet, parlamentolar bir jenosid/ soykırım suçunun işlendiğine dair bir hükmü verecek mekanlar değildirler de; tarihçiler sanki o yetkiye sahib midirler?

Tarihçiler, neye göre hüküm verecekler?

Eldeki belgelere göre değil mi?

Uğradığı ağır yenilgiye rağmen, yazıcısına, ‘askerlerimiz kahramanca savaşıyor..’ diye yazdırtan ve kendisi de kaçmaya hazırlanan kumandan, yazıcının, ‘Nerede o kahraman savaşçılarımız, komutanım?’  demesi üzerine; kumandanın, ‘Oğlum ben ne dersem sen onu yaz, bunlar geleceğin tarihçisi için..’  deyişini sırf bir nükte veya fıkra gibi algılamayıp, birçok gerçekleri de yansıtan bir söz olarak da ele almak gerekir.. (Ermeni Mes’elesi ve hele de ASALA konusu zihinleri iyice meşgul ettiği sırada, devlet arşivlerinin, uzman asker kişilerce, aylarca nasıl süzgeçten geçirilmesi ve ondan sonra, General Kenan Evren’in, ‘Biz arşivlerimizi uluslararası araştırmacıların görüşüne açıyoruz’ açıklamasında bulunması ilginç olduğu gibi; Ermenistan’ın hem o arşivlere sahib olamayışı ve hem de çoğu belgelerin Rusya elinde olması ve ayrıca, süzgeçten geçirme imkanı olmadığı için, böyle bir çağrıya henüz cevab verecek mecalinin olmadığı gerçeği de ilginçtir..)

*

Ayrıca, tarihçilerin resmî tarihçiler ve gayriresmî tarihçiler olarak nasıl ve birbirine zıd konuları nasıl yazabildikleri ortada iken.. Ve de ayrıca, (Prof. Bernard Lewiss ve Prof. Justin Mc Carty gibi) Amerikan tarihçilerinin, önceleri Türkiye’yi suçlamışlarken, Türkiye tarafından memnun edilince ‘Yanılmışım..  diye Türkiye lehinde konuşmalar yapışları örneğini unutuyor muyuz? Aynı durum, bu gibi tarihçilerin, Amerikan kamuoyunu etkileyen California merkezli zengin ermeni diasporası başta olmak üzere, bazı güç odaklarınca başka türlü konuşturulmaları halinde, ne olacak?

AB dünyasında da, durum farklı değlidir.. Denilir ki,  Adolf Hitler, 2. Dünya Savaşı’nı başlatacak olan Polonya saldırısı öncesinde, generallerinin, yapılacak suçlamaları hatırlatmaları üzerine, ’Bugün ermenileri kim hatırlıyor?’  demişti.. ’Ermeni tezi’nin Amerikan Kongresi’ni nihaî karar almaya sürüklemesi halinde, işte şimdi de, sanki Hitler’e, ’Biz varız, unutmadık..’ dercesine bir gayret sergilenmek isteniyordu..

USA Temsilciler Meclisi- Dışilişkiler Komisyonu’nun kararı üzerine, Türkiye’nin tepkisi oldukça sert oldu, tabiatiyle.. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyîb Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmed Davudoğlu ve muhalefet liderleri hışımlı beyanlarda bulundular, ‘ermeni tezi’ne destek verenleri ‘stratejik vizyon eksikliği’yle suçladılar; ’Türkiye baskıyla karar almaz’  dediler.. Davudoğlu, ’Parlamentolar üzerinden tarihi yargılamak yerine, ortak tarih çalışması yapalım, gelin yüzyüze konuşalım..’ dedi; Washington’daki Türkiye B. elçisi geri çağrıldı..

USA Temsilciler Meclisi- Dışilişkiler Komisyonu’nun bir nev’î, ’veto’sunu yiyen ve seçilmeden önce, ’soykırımı tanıyacağı’ vaadinde bulunan Amerikan Başkanı Barack Obama ve Dışbakanı Hillary Clinton ise, şimdi, ’Bu kararın, Temsilciler Meclisi Genel Kurulu gündemine getirilmesini önlemek için çalışacaklarını’  açıklamaktalar..

*

Ermenistan ise, durumdan oldukça memnun..

Çünkü, henüz Rusya yoluyla Avrupa’ya ulaşmayı sağlıyacak bir yolun Gürcistan üzerinden açılması için bir anlaşma imzalayıp, Rusya’nın desteğini sağlamış olmanın yanı başında, Amerikan desteğine de daha bir net olarak yaklaştılar..

Bilindiği üzere, şimdiye kadar,  Türkiye sınırının kapalı olması yüzünden, Ermenistan, dünyaya ancak İran üzerinden ve güneydeki Hürmüz Boğazı ve Hind Okyanusu üzerinden, oldukça dolambaçlı yoldan ulaşabiliyordu.. (Bu durumun, Türkiye kamuoyunda genellikle, İran’ın ermenilerle işbirliği yaptığı şeklindeki suçlamalarının temelini de oluşturduğunu hatırlayalım. Halbuki, Karabağ’ın işgalinden önce, Türkiye de Ermenistan’la olan sınırını açmış ve Ermenistan- Azerbaycan muharebelerinden, Karabağ ve çevresindeki Azerbaycan topraklarının yüzde 20’i geçen bir kısmının ermeni güçlerince işgalinden sonra sınırı kapatmıştı..)

*

Arkasına bütün bir hristiyan dünyanın desteğini alan Ermenistan’ı korkutarak, bir yere varılamıyacağı anlaşılmalıdır..

Hatırlayalım ki, 3 milyonluk Ermenistan, 1993-94 yıllarında, 8 milyonluk Azerbaycan’ın dörtte birine yakın bir kısmını işgal ederken, o zamanki Türkiye Dışbakanı Hikmet Çetin’in söylediğine göre, (merhûm) Turgut Özal, Ermenistan sınırına bir tümen asker göndermeyi teklif ediyor ve Çetin, ’Niçin?’ diye soruyor.. Özal’ın cevabı, ’Belki korkarlar..’  şeklinde oluyor.. Çetin’in cevabı ise, ’Ya korkmazlarsa…’ şeklinde oluyor.  

Azerbaycan yöneticileri ise, savaşın sadece maddî silahlarla verileceğini sanıyorlardı.. Ermenistan, kendi bağımsızlığının bayrağını Ermeni Kilisesi’nin ve papazların  eline verirken; Azerbaycan, maddî silah açısından denk durumda olmadığını düşünüyor ve bir milyondan fazla insanın yöreyi terkedip kaçması karşısında (müteveffâ) Haydar Aliyev, ’Birkaç mermi sesi işitince kaçtınız..’ diye kitleleri savunmasız, sivil kitleleri suçluyor; ama, komünistlik döneminden kalma usûl ve alışkanlıklarla, halkın İslam inancına karşı ’kemalist/laik’  metodlarla mücadele vermeyi temel edindi ve o durumu, kendisinden sonra yerine geçmesinin tezgahını hazırladığından, yerine geçen oğlu İlham Aliyev de halkın inancı ile mücadele konusunda, babasının yolunu sürdürüyor.. Asırlarca birlikte olduğu İran’la, itiqadî bir yakınlaşma olmaması için elinden geleni yapmanın ötesinde, ülkesini Amerika ve siyonist İsrail rejiminin Kafkasya’daki en önemli üssü haline getirmiş bulunuyor..

Karabağ ve çevresinin ermeni güçlerince işgalinden sonra, Türkiye hükûmetleri, ’Bu işgal sürdükçe, açılmayacak..’ diyerek, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır kapısını kapattı..

Ve aradan 16-17 yıl geçiyor..

Bu arada, Türkiye’den Azerbaycan’a yardımcı olmak iddiasıyla giden türkçü gruplarla emekli subaylar, genelde, -üzerinde Aliev Hanedanı’nın kolayca silinemiyecek damgası bulunan- ’Azerbaycan Mafiası’nın bir parçası haline geldiler.. Ve işgal sürüyor ve Azerbaycan, sahib olduğu petrol zenginliğiyle, daha bir maddî çılgınlıklar içinde, zevk’u safâ içinde, savaşmayı göze alamıyacak kadar, manevî açıdan içi daha bir koflaşmış durumda.. Ve de, Türkiye’nin dışsiyasetini kendi eline geçirdiğinin gururuyla, Türkiye dışsiyasetiyle de oynuyor..

İlham Aliyev, kendisi, Rusya ve Amerika istediği zaman, Ermenistan’la rahatça görüşürken; Türkiye de inisiyatif kullanmaya kalkıştığında, Azerbaycan medyası ve onların Türkiye’deki uzantıları aracılığıyla, Türkiye kamuoyunu zehirlemekten elçekmiyor ve hattâ, hoşlanmadığı zaman, Türkiye Diyanet Teşkilatı (DİB) eliyle yapılmış olan Bakû Câmii’ni enti-püften gerekçelerle kapattırıyor ve Türkiye bayrağını indirtiyor. Ve de petrol ve gaz fiyatlarını koz olarak kullanmaktan da çekinmiyor..

Ve 10 yıl öncelerde, Suriye’yle savaşın eşiğine gelmiş olan bir Türkiye’ye bugün en sıcak ilişkilere kavuşturmuş olan Tayyîb Erdoğan, Aliyev Hanedanı’nın tekelindeki Azerbaycan– Ermenistan ihtilafından dolayı ortaya çıkan fâsid daireyi kıramıyor..

Ve bugün Türkiye’nin Ermenistan’la olan gerilim yüzünden karşılaştığı diplomatik müşküller daha da çetinleşiyor.. Üstelik, Ermenistan sınırının açılmaması, bundan sonra artık bir işe yarayacağa de benzemiyor.. Çünkü, 10 gün kadar öncelerde, Ermenistan, Gürcistan üzerinden Rusya’ya ulaşan yolun açılmasını -Gürcistan ile Rusya arasındaki savaş sonrası gerilimine rağmen- bir anlaşmayla garanti altına aldı ve Türkiye sınır kapısına artık o kadar muhtaç değil.. Üstelik, yeni kurulan bir devlet olarak ermenistan, en güç anlarında bile, Türkiye sınırının kapanmasının sıkınıtılarına göğüs gerdi ve Karabağ ve diğer bölgelerin işgalinden elçekmedi.. 

*

Çözüm için başka yollar yok mu?

Bu durumda, Türkiye’nin, Ermenistan sınırını kapalı tutmasının Karabağ ve diğer azerî bölgelerinin işgalinin sona ermesine yapacağı hiç bir hizmet gözükmüyor.. Halbuki, sınırların açılmasıyla,  Ermenistan’ın Türkiye korkusundan kurtulması, ticarî ve siyasî münasebetlerin gelişmesiyle, Türkiye’nin uluslararası planda sıkıştırılmasının yolunu kesmesi ve hem de Karabağ Mes’elesi’nin, barışçı bir yolla hal yolunun kapısını açma ihtimali de gündeme gelebilir..  Ama, elyordamıyla yürütülen bugünkü siyaset, bir ’çıkmaz sokak’ manzarası yansıtmaktadır..

Ayrıca, Azerbaycan’ın da, kendi ülkesini işgal eden Ermenistan’a karşı savaşacak bir yüreğinin -en azından bugünkü durum itibariyle- olmadığı da ortada.. Aliyev saltanatı,  işgalleri, diplomatik atraksiyonlarla sona erdirebileceği gibi hayallerle halkını oyalıyor.. Halbuki, işgali sona erdirmek için, harekete geçecek olsa, uluslararası hukuk açısından, kendi ülkesindeki işgal ve saldırıya karşı savaşan bir devlet konumuyla, bütünüyle hak sahibi durumundadır. Diğer taraftan, Ermenistan, -Azerbaycan’ın tersine-, giderek daha bir fakirleşmekte ve bu yüzden, ülke dışına giden yüzbinler yüzünden, nüfusu da giderek 2,5 milyona kadar inmiş bulunmakta.. Azerbaycan halkı ise, hâlâ, maddî refah ve zevk u safâ çılgınlığı içinde ve Karabağ için sadece ağıt yakarak, sonuç alınabileceği sanısıyla oyalandırılıyor..

Azerbaycan, silaha sarılmadıkça ve silahı kullanacak olan ordusunda, halkının kalbindeki inanç gücünü harekete geçiremedikçe, bu işgali diplomatik atraksiyonlarla sonlandıracağını sanıyorsa, hayal görüyor.. Ve uluslararası hukuk açısından, Türkiye’nin direkt bir ilgisi olmayan Azerbaycan toprağı için, Türkiye’nin askerî bir çatışmayı göze alacak şekilde devreye girmesi ihtimali ise.. Bunun, sadece bölge Rusya ve İran gibi etkili ülkelerinin değil, dünyanın daha başka büyük askerî güçlerinin de devreye girmesi sonucunu getirebileceği ve hattâ bir yeni Dünya Savaşı’na bile müncer olması,  gözden uzak tutulmamalıdır..

Yani, konu, giderek daha bir girift hale gelmektedir..

Bu durumda, Tayyîb Erdoğan, geçmiş hükûmetlerin kısa sürede sonuç vereceği ümidiyle, başvurdukları sınır kapamak gibi yollarla bir yere varılamıyacağını anlayıp, kendinden öncekilerin ayakbağını kıracak makul adımları atabilmelidir.. Herhalde, Türkiye ve Ermenistan halkları arasında, son 150 yıl içinde meydana gelmiş olan duygu kırılmalarını gidermenin yolu, kendine güvenerek ve sıkıntıda olana el uzatmak sûretiyle de olabilir.. Yoksa, bugüne kadar sürdürülen siyasetin sonuçsuzluğunun yan etkileri, bundan sonra daha da büyüyebilir..

*

Konuyla direkt ilgisi yok gibi gözükse bile, Hollandalı ırkçı ve İslam düşmanı siyasetçi Geert Wilders’in 5 Mart 2010 günü ingiliz siyasetçilerine hitaben Londra’da Lordlar Kamarası’nda yaptığı konuşmada, ’çılgın İslamcı’ diye saldırdığı Tayyîb Erdoğan’ı suçlaması ve ’Ben Türkiye'de ordunun ülke üzerindeki egemenliğinin sürmesinden yanayım. Ordunun laik düzeni korumaktaki kararlı duruş yok ediliyor…’  şeklindeki ifadelerinin daha geniş bir yelpazede ifade edilmeye başlanması da muhtemeldir.

 

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum