Emine Şenlikoğlu nerede?

18.02.2010 00:11

Sibel Eraslan

Belçika’da, konferansta fenalaşınca hastaneye kaldırmışlar. Epeydir mücadele ediyordu, çok hasta, ama dualarımız onunla...

Onu tanıdığımda üniversite talebesiydim. Hapishaneden yeni çıkmıştı... 12 Eylül’ü göğüslediği gibi sonraları 28 Şubat’ı da göğüsleyecekti... Herkesin korkup kaçtığı günlerde, o direnendi, sözü olan... Mektup Dergisi’nin Fatih’teki bürosunda Şule Yüksel Şenler, Süreyya Yüksel, Bakiye Marangoz, Sabiha Ünlü, Hasibe Turan, Türkan Cumhur, Berat Benna (Üstad Hasan el-Benna’nın gelini), Aysel Zeynep Tozduman, Asiye Dilipak, Canan Ceylan birlikteydiler... Düşünüyorum da, gökyüzünün en parlak “Takım Yıldız”ı o zamanlar Mektup’ta asılıymış... Böyle güzel bir karmayı bir arada gören her talebe gibi gözlerim kamaşmıştı... Hâlâ bu tevafuk düşündürür beni: Hem akıllı, hem davaya gönül vermiş, hem de güzel kadınlardı hepsi de... Emine Şenlikoğlu, işte bu güçlü birikimi, “kadınların kaleminden kadın erkek herkese” logosuyla Mektup dergisinde çeviren bir enerji cevheriydi... Onlardan pek çok şey öğrendim. Şimdi düşündüğümde, bunun Allah vergisi bir bağış, nimet olduğunu daha iyi anlıyorum...
Hayatta hiçbir kompleksi olmayan, çalışkanlığı ve azmi sayesinde Ferhat misali sıradağlar delen bir mizacı vardır Şenlikoğlu’nun. Hayat ve akademi arasında asla bir araya gelmeyecek yakaları şevkle ve dirayetle yan yana getirebilecek kadar pratik bir zeka, cesaret ve hiç yenilmeyen bir özgüven diye düşünüyorum onu zihnimde andıkça... Dürüst bir kalp, her zaman eleştiriye açık ve her tür tenkidi terakki için bir vesile addeden yılmaz bir çalışkanlık... Onu hayatın her safhasında görebilirdiniz ki benim için asıl akıl almaz gelen şey budur... Bir gün evinden kovulmuş genç kızlarla, diğer gün koca dayağının altında inleyen sahipsiz kadınlarla, sokak çocuklarıyla, öbür gün profesörlerle veya düşünür, yönetmen, müzisyenlerle... Her anı ve yüzü, geniş kalbinde sığdıracak yeri bulan, müthiş dinleme ve işitme yetisiyle...
Onun için kitap değirmeni diyebilirim. Ama yazdıklarından çok okuduklarına hayret etmemek elde değildir... Hayatının her anında ya talebe ya eğitmen olmuştur ama çoğu kez ikisi bir aradadır. Her anı, yeni doğmuş bir bebeğe has merakla, her anı birazdan göçecek bir canın acelesiyle yaşadığına eminim... Gözleri... Beni en çok gözleri etkilemiştir... Zeka, güven ve insanı kısa zamanda sadece kendisine bakıyor izlenimi altında karşısındakiyle bütünleştiren, ikna eden gözleri... Dinleyen, işiten, kabul ettiği kadar itiraz da eden gözleri... Çok az kereler, çevresini saran onca kalabalığın içinde yapayalnızlığın kederini de yakalayabildiğim güzel gözleri...
Arşimet’in kız kardeşini andıran edayla, “bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatırım” itikadını taşır. Nazarında küçük, kısa, hafif, aşağı, dipte, imkansız gibi sözcüklere yer yoktur. Kabul ettikleri kadar, kabul etmedikleri de vardır. Soru sormak ve öğrenmek konusundaki heyecanı, sanırım onu sonsuza kadar genç bir kızın merakıyla tutacaktır. Onu yıllardır tanıyorum ve hiç yaşlanmadığına şahidim. Ruhu her daim diri ve atılım içindedir... Okuduğu nice kitap ve yıllar süren araştırmalarından sonra, diyebilirim ki kendinden önceki tüm alim ve müfredat sahibi bilginlerin en büyük şansı, onunla çağdaş olmamalarındadır. Zira hepsiyle de büyük ihtimalle münazaraya girer, yönelteceği binbir sual ve gayretiyle pes ettirirdi... Taklit etmez, tahkik eder. Boyun bükmez, irade eder...
Batılı olsaydı, feminizmin önderlerinden kabul edilebilirdi... Bununla birlikte Türkiye’deki kadın hareketlerini inceleyen Doğulu/Batılı tüm araştırmacıların ismini atlayarak geçemeyeceği kadar ciddi bir performansın, hareketliliğin liderlerindendir...
Onunla her konuda aynı fikirde miyiz?
Ümmetin birliği ve beraberliği, insanlığın hukuku ve barış temennisinde elbette evet... Ama metod ve kişisel yatkınlıklar, ilim ve sanata dair seçimler, hassasiyetler konusunda, her bir insan tekinin kendi öz yolu ve şahsi kader macerası olduğu da açıktır...
Emine Şenlikoğlu’nun Belçika’da bulunduğunu ve ciddi bir tedavi gördüğünü öğrendim. Benim de rahatsızlık günlerime denk geldiğinden olsa gerek, haberleşememişiz. En son “one minute” gününde, Şam ve Halep’te birlikteydik. Eşi Recep Özkan Bey’in güzel Kur’an tilavetini, kendisinin hasbihal ve sohbetlerini dinleme şansımız olmuştu... Bunca yıldır İslâm davası için çarpmış bu yüreğin yorgunluğunu fark eder gibi olmuşsam da, hapishanelerden ve bilumum çilelerden geçmişliğine vermeye alışık olduğumuz haliyle; “Emine Abla bu, sıradağlar gibidir” demiştik... Oysa dağların da yüreği vardır ve incinir. Onun yüreğine indirenlerden birisi de maalesef benim, “sinema filmi çekeceği”ni duyduğumda, “non pasaran” demiştim... Keşke böyle demeseydim. Keşke bir an evvel iyileşse, keşke ülkesine, İstanbul’a bir an evvel dönebilse... Söz veriyorum çekeceği filmin ayak işlerini ben göreceğim... İnşallah onu Emirgan’a, Yahya Efendi’ye, Sultanahmet’e götüreceğim. İnşallah o çok sevdiği bahar günlerinde yine vapura bineriz, denize bakarız, ona ezberlediğim yeni ayetleri okurum, ilahi söyleriz, belki laleler açmış olur, lale bahçesine de gideriz... Yeter ki iyileşsin... Onu çok merak ediyorum...
Sadece ben değil, onun hakkını hiç birimiz ödeyemeyiz...
Sizlerden ricam; şu vefasız ve yalan dünyada, hak ve hakikat adına, onun selameti ve sıhhati için yürekten dua etmenizdir... Ben, ediyorum...
(Telefonu benden aldığınızı sakın söylemeyin, seslerinizin ona şifa olacağını bildiğimden veriyorum ben de zaten: 0032 485 48 27 27)

VAKİT

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim