Elif Çay Ocağı Tarih oldu…(mu?)

20.06.2009 00:28

Mustafa Atav

Ben Marmara Kıraathanesini bilmem…

Hiç gitmedim, şahit olmadım öylesi bir ortama, mekâna…

Benim ve kuvvetle muhtemel bu sitenin müdavimlerinin bildiği başka bir yerden bahsedeceğim ben.

Yıktılar çünkü…

Koca bir tarihi, içinden binlerce insan geçmiş, bir o kadar insanın hatıralarının ses verdiği mekânı yerle bir ettiler çünkü!

Yerine yenisini inşa ederler mi, inşa edilen eski tadı verir mi onu da bilmem.

Bir düşünün bakalım!

Elif Çayocağı sizde ne gibi çağrışımlar yapıyor?

Çayocağıydı ama o aslında hayatı kıraat ettiren bir kıraathaneydi.

Kitap ta okunurdu, dergi de; hele günlük gazete nev’inden ne varsa tahsil ettirilir, kültür sahibi kılınırdı herkes… O kültürden beslenenlerin birçoğu gittikleri yerlerin gizli kahramanları, güzide insanları olmuşlardır muhakkak.Bakın sağınıza solunuza,hemen yakınınızdadırlar..

Mübalağa ettiğimi zannetmeyin sakın..Etrafımızdaki güzel insanlar nerelerden geliyor sanıyoruz ki biz?

Evet, o çayocağında oturup çay içeniniz, sahibi ile muhakkak bir iki kelam edeniniz vardır.

Hele o çayocağının hemen yakınında sayılabilecek üniversitede okumuşlarımız, maden ocağında kürek sallamış işçilerimiz, bilumum devlet dairelerinde görev yapmış memurlarımız, hastaneye yolu düşen hasta ve hasta yakınlarımız kuvvetle muhtemel takılmışlardır o mütevazı çayocağına.

Yukarıda da dedim ya, tahmin ederim bu sitenin müdavimlerinden birçoğu da uğramışlardır; markalaşmış, ismiyle müsemma olmuş o seçkin mekâna.

Altı üstü bir çayocağı işte!

O çayocağının duvarları, yerlebir tabureleri, sık sık değişime maruz kalan sehpaları; işte onlar etraflarında birbirine dost, birbirine arkadaş, birbirine kardeş insanların sohbetlerini ve muhabbetlerini bir dile gelseler de anlatıverseler bize!

Sabah işe giden işçi ve memurlar o mekâna uğramayı farz telakki etmişlerdi neredeyse. Yakup Ustanın çayını içmeden düşmezlerdi mesai yollarına. Öğle arası ve mesai sonrası bir çay molası vermeden de evlerine göndermezdi o çayocağı insanları; tutardı, çekerdi bir şekilde…

Ve insanların ikinci adresiydi, buluşma yeriydi. Birini mi arayacaksın, git orada bul. Bulamasan bile muhakkak bilenler vardı aradığını.

Çayocağını çekim merkezi kılan orada içilen çayın demi/tadı mıydı sanki!

Değildi elbette…

Sahibi dost, arkadaş, kardeş ve güler yüzlü olmasaydı; insanlara ikram eden, mihmandarlık yapan, sıkıntılarına çözüm bulmaya çalışan tarafı, yani her yönüyle fedakâr olmasaydı mekânın ne önemi vardı ki; kimi çekebilirdi ki tutkuyla bağlanmışçasına…

Ne demişler eskimez eskiler;”Gönül ne çay ister ne çayhane;gönül dost/sohbet/muhabbet ister gerisi/çay  bahane”..

İşin özeti buydu işte…

O muhabbet-ler-e ortak olanlar bilir…

Neler konuşulmazdı ki orada, bazen lebalep dolu olan o mekânda…

Farklı ses ve tonlarının çıkardığı o gürültü bile engelleyemezdi muhabbeti; diller hak söylemeye çalışır, gözler muhabbetle birbirine bakar, kulaklar söyleneni dinlemeye/anlamaya çalışırdı.

Dedim ya o çayocağı neredeyse İslami ilimlerin tedris edildiği bir mektepti. Kimbilir kaç dergi, kaç kitap insanı erdemli kılmaya doğru yönlendirmek, yoldaki işaretleri tarif etmek için insanlara ulaştı oradan.

Kim bilir kaç insanla İslam düşüncesine, siyasetine dair konuşmalar yaşandı! Kim bilir kaç insan İslami hassasiyetin örnekliğine şahit oldu o mekânda!

Parantez içinde söylemiş olayım, siyaset deyince düşünmeliyiz hep beraber, anlayan anlar misali!

Onu konuşmak, onu yaşamak bize ne kazandırdı, ne kaybettirdi diye!

Biçimlendiremeyeceğimiz, mevcut kanunlarla üstesinde gelemeyeceğimiz tarz-ı siyaset, hani demiştim ya; İslami söylemlerimizi, sohbetlerimizi, onlara dair muhabbetlerimizi erteletti bizim.

Kapalı parantez devam edeyim ben; bazen küsülmedi mi, kızılmadı mı, kavga edilmedi mi sanki?

Hepsi oldu, hepsi yaşandı elbet; ama Müslüman duyarlılığı engel oluyordu kin tutmaya, dargın durmaya.

Bir pire için yorgan yakmak; otuzdokuz gün sırtında taşıyanı kırkıncı gün kaza ile düşürdü diye töhmet altında bırakmak yoktu İslami kabulde...

Hem öyle söz vermişti herkes. Müslümanlık akitleşmeydi çünkü…

Dostluk,kardeşlik,arkadaşlık taa ölünceye kadardı..

Ama o dostlukların inşa edildiği, birebir örnekliğinin gösterildiği yer/mekân kendisini kendisi yapan sahibi tarafından yıkılmış şimdi!

Sahibi de hüzünlenmiştir, onun da içi ezilmiştir ama yıkmış işte!

Şimdi o çayocağının müdavimleri öksüzdür muhakkak. Savrulmuşlardır istemedikleri yerlere…

Zor geliyordur şimdi onlara pek de haz etmedikleri ile yan yana olmak, oturmak, konuşmak zorunda kalmak!

Bir yorumcu arkadaş yazmış,”bize mekân lazım” diye, doğru ama inadına bir bir yıkıyorlar mekânları, çıkacağımızı bilmediğimiz yarınlara yatırım yapmak için. Modernizme inat modern olmak için yıkıyoruz her şeyi..

Oysa ora-lar-da ne gönüller fethedilmiş, ne dostluklar kazanılmış, ne arkadaşlıklar kurulmuştu.

Evet, o bir markaydı, ismi ile müsamma ELİF çayocağıydı. Onu da yıktılar sonunda, yerle yeksan ettiler. Çay içmeye, çay bahane muhabbet etmeye gelenleri öksüz ve yetim bıraktılar!

Kim bilir aynı saatte kaç ocak söndürdüler!

Dostluk pınarlarını kuruttular, kardeşlik türkülerinin söylendiği yerleri tarumar ettiler!

Yolcuların, yolda kalmışların, ihtiyacı olanların aşevlerine mühür vurdular!

Sözü ertelediler, söylenmişi unutturdular, kalktıkları zamanki sözlerini bozdular!

Şimdi eylem zamanı!

Öksüz ve yetim kalanlar çayocaklarını ve tabiî ki onun tarihinde saklı dostluklarını, arkadaşlıklarını geri istesinler… Oturduklarında karıştıracakları dergi/kitaplarını yudumlayacakları çayın yanında görmek için ve tabii ki haklarını geri almak için “mekân”larının yeniden inşasını istesinler…

Yine insanların buluşma yeri orası olsun, yine insanlar aradıklarını orada bulabilsinler. Yine muhabbet çayları demlensin her dem.Yine gidecekleri yere oradan kalksınlar..

Arasınlar haklarını, mücadele etsinler güzellikleri kaybetmemek için.

İslami sohbetlerin kaynaklarının kurutulmasına, insanların mağduriyetine dair çözüm üretilen merkezlerin kapatılmasına, yeni nesillerin geleceğe dair özgün bakış açılarının verildiği mekteplerin tatil edilmesine fırsat vermesinler.

Anlatabildim mi bilmem; taktım işte dostluklara, güzelliklere, kardeşliklere. Bu da benim kusurum oluversin, ne diyelim!

Sahi, özgün düşüncelerimizin hangi koşullarda hayat bulacağını sanıyoruz ki biz?

  • Yorumlar 27
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim