"El-Menar Tefsiri, Urvetu'l-Vuska Çizgisinin Kitaplaşan İlk Tefsiridir"

08.06.2015 21:37
"El-Menar Tefsiri, Urvetu'l-Vuska Çizgisinin Kitaplaşan İlk Tefsiridir"
Islahat ve tecdid hareketine özgü kanaatleri içeren klasik tefsirlerden farklılaşan Tefsîru’l-Menâr, tercüme süreci ve diğer yönleri hakkında Hamza Türkmen’le röportaj yapıldı.

Röportaj: Asım Öz / Umran 2015 Haziran sayısı

Ekin Yayınları olarak Tefsirü’l Menâr’ı ( Menâr Tefsiri)  14 cilt halinde neşrettiniz. Önce yayın sürecinden bahsedelim biraz. Tercüme ve yayına hazırlık aşamaları nasıl ilerledi?  Farklı mütercimler tarafından tercüme edilmesi, ardından bunların bir araya getirilmesi  zor olmadı mı?

Ekin Yayınları, Türkiye’deki tevhidi uyanış sürecine katkıda bulunmak için fikri, usûlî ve siyasi kitaplar neşreden bir kuruluş. Kendisini ümmet coğrafyasındaki tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesinin organik bileşeni ve bu mücadelenin bir taşıyıcısı olarak görür.

Zaaf içine düşen ümmetin en büyük ihtiyacı, Rabbimizin nimetine ulaşabilmek için yeniden fıtratla ve vahyi bilinçle buluşabilmektir. Ekin yayınları ve aidiyet bağı olan çevresi, din algısındaki yorumları asıl haline getiren dünkü ve bugünkü gelenekçi mezhepçilerden; İslam algısını egemen beşeri düşünceler doğrultusunda muhkem ayetlerden ve aslı Kur’an’a dayanan Mütevatir Muhammedi Sünnet’ten ayrışarak göreli hale getiren dünkü ve bugünkü modernistlerden ayrışma ve elbisesini temizleme çabasındadır. Tüm resullerin yolunu takip eden sıddıkların, salihlerin ve yaşayan şehidlerin takip ettiği bu yol ıslah ve inşa yoludur. Yani ıslah öncülerimizin ve ıslah hareketlerinin yolu.

Türkiye’de 1970’li yılların ortalarından itibaren temayüz  etmeye çalışan tevhidi uyanış sürecinin yöneldiği kimliğe tevhidi kimlik diyoruz. Bu kimlik hem mezhepçi ve bâtini zihinsel ve davranışsal asabiyeyi aşmaya çalıştı, hem tarihi süreç itibariyle elbisesine yani kimliğine sıçrayan saltanatçı, sağcı, milliyetçi, devletçi kirlerden arınmaya çalıştı.

İşte 19. Yüzyılda bu çalışmaların ilk havzası Urvetu’l Vuska hareketi ve mecmuasıydı, tüm ümmet coğrafyasına yayılan ıslah bağlamındaki bu öze dönüş hereketinin ilk tefsiri de Muhammed Abduh’un ıslah etmeye çalıştığı Ezher’de verdiği derslerle 1900 yılında yazılmaya başlayan El-Menâr Tefsiri idi.

Menâr Tefsiri’nin Türkiye’deki 1970-80 yıllarındaki tevhidi uyanış süreci içinde yayınlanmayıp, sadece bu birikimden yararlanan kişilerin ikincil el kitaplarının çevirilmiş olması önemli bir eksiklikti.

Geç kalınmış olmakla beraber bu eksikliği giderebilmek için bu tefsiri Türkiye gündemine taşımaya çalıştık.

Tefsirin çevirisini, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocaları bir heyet olarak gerçekleştirdi. Heyeti bir araya getirip konuysu organize eden kişi arkadaşımız Fikret Başar’dı.

Çeviri heyetinin başkanlığını Mehmet Erdoğan yaptı. Diğerleri Arapça Kürsüsünün deneyimli hocaları İbrahim Tüfekçi, Ali Rıza Temel, Rahmi Yaran, Niyazi Beki, Nusret Bolelli idi. Daha sonra yeniden çevrilmesi gereken yerler konusunda da emekli vaiz Harun Ünal’dan yararlandık. Tefsir’in sonuna da Halil Çelik’in çevirip Oktay Altın’ın redakte ettiği Muhammed Abduh’un Cezayir yolculuğunda ve Cezayir’de kaleme aldığı “Amme Cüzü Tefsiri”ni ekledik.

14 cilt olarak yayınladığımız tefsirin redaksiyonu, Kur’an Usûlü konusunda yeterliliği olan arkadaşlarımızın istişari paylaşımı ile yapıldı. Son okumaları ben yaptım, ciltlerdeki bazı dipnotları da kendim gerçekleştirdim.

 

Tefsiru’l Menâr’ın karakteristik özellikleri nelerdir?  Klasik ve modern kaynakları arasında hangi eserler yer alıyor?

El Menâr Tefsiri, Urvetu’l Vuska ıslah çizgisinin kitaplaşan ilk tefsiridir.

Tefsir, kıssaların vakii ve tutarlı olarak algılanmasından, toplumsal yasalara, Kur’an’ın maksatlarına, ibadetlerle ilgili ölçü ve yaklaşımların tahlilinden, Hz. Muhammed’den diğer rasullerin konum ve özelliklerine, Muhammedi Sünnet’e ulaşma usûlüne ve Selef değerlendirmesine, güncel hayatımızı kuşatan fıkhî konulara ve Kur’an’ın anlaşılması çerçevesinde yapılan metodolojik tartışmalara kadar hayatımız ve kavrayışımızla alakalı birçok konuyu Kur’an’ın amaçları ve bütünlüğü içinde ele alıyor.

Tefsir’de Sünni, Mutezili, Şii diye ayırt edilmeksizin tüm dirayet tefsirlerinden ve tartışmalı konularda da rivayet tefsirlerinden, ayrıca muhakkik İslam bilginlerinden ilmi yöntemlerle yararlanılmış; yararlanılan bu görüşler bazen örneklendirilimiş bazen de tartışılmıştır.

Muhammed Reşid Rıza Tefsir’in takdiminde Muhammed Abduh’un doğru ve yeterli bir tefsir çalışması için ulaşılması gereken yeterlilik koşullarını şöyle sıralamıştır:

  1. Kur’an’daki kelime ve terkiplerin gerçek manalarını anlamak.
  2. Kur’an belagati üzerinde durularak elde edilecek olan meleke ile Kur’an’daki değişik üsluplara vakıf olmak.
  3. Yaratılış konusu, insanın doğası, insanlık tarihi, sünnetullah gibi İlm-i Ahvâl-i Beşer yani Sosyal Tarih konuları hakkında yeterli düzeyde bilgi sahibi olmak.
  4. Kur’an’ın insanlığı hidayete erdirme şekline, dolayısıyla kendi tarihi şartlarını kapsayacak şekilde analitik bir Siret-i Rasul bilgisine vakıf olmak.
  5. Rasulullah’ın ve ashabının bilgi edinme yollarının, dünya ve ahiretle ilgili konularda davranış biçimlerinin bilinmesi.

Bu şartlar müfessirlerin hem akaid hem ahkâm alanında hikmet-i teşrîyi kavrayabilmek için usûlî ön şartlardır. Abduha’a göre bu şartlara göre yazılmamış tefsir, kupkuru ve içi boş bir çalışmadır.

 

Tefsir aslında tamamlanmamış bir eser. Belli bir bölümüne kadar ( Nisa suresi 125. Ayet) Muhammed Abduh sonrasını ise Yusuf Suresi 101. Ayete kadar Reşid Rıza kaleme almış. Eserin ilk beş cildi Abduh’a kalan ciltleri Reşid Rıza’ya ait kabul edilse de  Rıza, Abduh’a ait olarak görülen kısımlarda yer yer kendi kanaatlerini serdetmiştir. Eseri bütünlüklü olarak ele aldığımızda her iki müellif hakkında birtakım farklılıklardan söz edilebilir mi?

Tefsir, başta Reşid Rıza olmak üzere talebelerinin ısrarı üzerine Abduh tarafından Ezher Üniversite’sinde verilmeye başlanan tefsir derslerinde tutulan notların, Reşid Rıza tarafından kendi algısını da katarak derlemesiyle oluşmuştur. Ancak Abduh’un derslerindeki anlatısından yaralanarak Rıza tarafından yazılan bu tefsir, yazılanların tekrar Abduh’a arz edilmesinden sonra önce Menar mecmuasında fasikül fasikül yayınlanmıştır.

Ancak Tefsir, Abduh’un 1905’te vefat etmesinden sonra, Nisa Sûresi’nin 125. ayetinden, Rıza’nın vefat ettiği 1935 yılına kadar Yusuf Sûresi’nin 53. ayetine kadar sürmüştür. Reşid Rıza gücü oranında Abduh’un birikimine ve ıslah ekolünün ilkelerine bağlı kalmıştır. Tefsir’in yeniden yayınlanan ikinci baskılarında daha önceki yazılanları redaksiyona tabi tutmuştur.

 

Tefsirin bölümler halinde yayımlanmasından dolayı otobiyografik unsurlar da haliyle tefsire dâhil olmuş.  Bunlar epey yer tutuyor mu?

Kur’an yaşanan olaylar üzerine inzal olmuş bir hayat ve hidayet kitabıdır. Kur’an tefsiri yapılırken de yaşanan olaylardan ve boyunduruğu altına düşülen yerel ve küresel cahili yapılardan soyutlanmış bir tefsir çalışmasının gerçekleştirilmesi ıslah önderleri için kabul edilebilir değildir.

Tefsir de Abduh hayattayken de vefat ettikten sonra da Avrupa hakimiyeti, oryantalist saldırılar, İttihad Terakki ve Atatürk öncülüğünde dayatılan Kur’ani ilkelerden ve Müslümanca yaşam tarzından uzaklaşma konusu, İngiliz emperyalizmi ve her türlü yabancılaşma ve ümmetin hastalıklı, zaaflı hali ele alınmış, ıslah ve inşa yolları üzerinde durulmuştur.

Tefsir’e Abduh için de Reşid Rıza için de ilmi münazaralar, diyaloglar, tahkikler ve ümmetin uyandırılmasında ortak projeler amacıyla Cezayir’den Paris’e, İstanbul’dan yani o zamanki adıyla Konstantiniyye’den Cidde’ye, Kudüs’ten Bombay’a kadar gidilen yerlerde önemli diyalogların ve tartışmaların tefsir konularıyla alakalı kısımları aktarılmıştır. Yeni kurulan Türkiye’den Arap ve Hint Yarımadası Müslümanlarının ahvaline kadar birçok konuya da değinilmiştir.

Muhammed Abduh’la alakalı çalışmalarda onun düşüncelerinde akıl ve bilim vurgusunun ağırlıklı olduğu belirtilir. Reşid Rıza’da ise ilk dönem İslâm anlayışına duyulan hasret daha yoğun denilir. Bu açıdan Menâr müelliflerinin fikirlerini nasıl yorumlarsınız?

Tefsirin girişinde Muhammed Abduh’un onayına sunulmuş şu ifadeler yer almıştır:

“Bu tefsir, sahih nakil ile selim aklı bir araya getiren bir tefsirdir; hikmet-i teşrîi  yani ilahi yasamanın hikmetini açıklamakta, Allah’ın insanların hayatına egemen olan yasalarını yani sünnetullahı sergilemekte, Kur’ân’ın her zaman ve mekandaki bütün insanlar için hidayet, yol gösterici olduğunu ortaya koymakta; Kur’an’ın yol göstericiliği ile bu asırda ona sırt çevirmiş Müslümanların durumunu, buna karşın onun ipine sımsıkı sarılan ilk kuşak Müslümanların yani selefin durumunu karşılaştırmakta ve değerlendirmeler yapmaktadır.”

Bütün bunlar yapılırken kolay bir dil ve üslup kullanmış, tefsir ilmi ve edebi kavramlara boğulmaktan kaçınılmış, herkesin anlayabileceği fakat münevverlerin de kendilerini müstağni göremeyeceği bir düzey tutturulmaya çalışılmıştır.

Kur’ani kavramlar, üstad ve talebesi tarafından büyük bir özenle işlenmiştir. Örneğin Ebu’l Âla Mevdudi’nin oluşturduğu ve Türkiye Müslümanlarının 1970’li, 80’li yıllarda  Kur’anî kavramlarla ilgili tahkik algılarını yönlendiren “Kur’an’a Göre Dört Terim” kitabında işlenen “İlah, Rab, Din, İbadet” kavramlarının değerlendirilmesi adeta Menâr tefsirinden iktibas edilmiştir.

Abduh ile Rıza arasında “ilim” konusunda da “akıl” konusunda da ciddi bir yaklaşım ve usul farklılığı yoktur.  İkisi de Rabbimizin “tedebbür, teakkul, tefekkuh, tezekkür, tefekkür” çağrıları ile nimet olarak verdiği düşünce, akletme kapasitemizi atıl halden işler hale getirilmesi için çaba sarfetmişlerdir. Ama “içtihad kapısı kapalıdır” diyen mezhepçilerin veya batini tarikat mensuplarının içtihada ve akıl kapasitemizi Rabbimizin istemi doğrultusunda harekete geçirmeye çalışanlara yönelik buğz ve karalamalarından bu iki müfesirsimiz de nasibini almıştır. Üzerinde en fazla durulan da Muhammed Abduh’un Fil Sûresi tefsirinde “es-siccil” vakıası ile ilgili yorumuna kilitlenmişlerdir.

Abduh’un vahyin gaybi ölçü ve sınırları dahilinde bazı müteşabih ayetleri anlama çabalarını, modernistlikle itham eden bazı mezhepçiler veya bêtiniler, haksız yaftalamalara gitmişlerdir. Abduh’u “ebâbil” kuşlarıyla Habeş ordusunun üzerine atılan “es-siccil”i taş olarak değil de modernist bir etkilenmeyle helâkın, mikroplarla sağlandığını uydurmakla suçlamışlardır.

Oysa Tefsir’in 14. Cild’indeki Fil Sûresi ve vakıasıyla ilgili olarak Abduh, Habeşlilerin çiçek hastalığına yakalanmasını İkrime’nin ayrıca Yakup bin Utbe’nin farklı rivayetlerine dayandırmaktadır. Konuyla ilgili kavramları da şu şekilde izah etmiştir:

“El-ebâbil: Birbirlerini takip eden örneğin kuş ve atlardan oluşan birlikler, gruplar. Et-tayru: Havada uçan canlı. İster bu kuş küçük veya büyük olsun ister görünebilen varlıklardan veya görünemeyen varlıklardan olsun fark yoktur. Essiccil: Taşlaşmış çamur.”

Yerinden okuyacak olursak söz konusu rivayetlere ve çözümlemelere dayanarak da Abduh yorumunu şöyle tamamlamaktadır: “Bu mübarek sûre bize bu çiçek hastalığının Allah’ın rüzgârla birlikte gönderdiği kuşlardan oluşan büyük bir bölük aracılığıyla ordunun üzerine düşen kuru taşlardan türediğini açıklamaktadır. Bu sebeple senin bu kuşların, bazı hastalıkların mikroplarını taşıyan sivrisinek veya sinek cinsinden olduğu bu çamurdan taşların da rüzgârın taşıdığı ve bu hayvanların ayaklarına bağlanmış kuru zehirli bir taş olduğu şeklinde bir yoruma inanmanda bir sakınca yoktur.”

Abduh’u modernistlikle suçlayıp iftira atanların dayanağı, bu manası müşkil “es-siccil” kelimesini ilk dönem rivayetlerine dayanarak yorumlama biçimidir. Oysa anlaşılacağı üzere Abduh yorumunu, akâid umdesi haline getirmemekte; ayrıca vahyin gaybi ölçü ve sınırları dahilinde yapmaktadır.

Nasıl ki Cemaleddin Afgani ilk modernist ve natüralist olan Sir Seyyid Ahmet Han ve ekibine “Dehruniyyeye Reddiye” kitabı ile cevap verdiği halde modernist olarak suçlanmaktaysa; Abduh’a da ümmeti Kur’an’la yeniden ahlaklandırmak ve cahili Batı kuşatmasına karşı Muhammedi Sünneti yeniden canlandırabilmek istikametinde yürüdüğü halde kör taklitçi ve ammî zihniyet onu Rabbimizin akletme keyfiyetiyle ilgili ayetleri gündeme getirdiği için akılcı ve bilimci olarak haksız biçimde suçlama pozisyonuna düşebilmektedirler.

Aslında tam da bu yöntem Seyyid Kutub’a, Raşid Gannuşi’ye, Muhammed Bedii’ye ve diğer ıslah önderlerine yapıldığı gibi oryantalistlerin ve emperyal think-tank kuruluşlarının karalamaları ile paralelleşir. Ya da bu tür karalamalar, milli dindarlık refleksleri içinde ıslah önderlerini karalamak için “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” kitabını yazdırdıkları Ahmed Davutoğlu veya Kur’an’ın bilgi sınırlarının dışına taşan Fethullah Gülen gibi kişilerin hezeyanlarına dayanmaktadır.

Abduh ve Rıza aynı usulu’d-din anlayışına sahiptirler. Kur’an’ı ve Sünnet’i anlarken sabiteler ile değişkenler, yani yorumlar konusunda müttefiktirler. Ama asıllarda anlaşan insanların yorumlarında ve bazı materyalleri değerlendirmelerinde aynı sözleri veya tespitleri yapacaklarının bir garantisi yoktur ve olmamalıdır da. Tüm ıslah önderlerinin sabiteler dışında yaptıkları yorumlarda birikimlerinden ve algılarından kaynaklanan farklılıkları dün de olmuştu gelecekte de olacaktır. İçtihad, yani değişken teşri hüküm ile dinin asılları, yani sabiteleri veya muhkem olanlarını karıştırmayanlar, yorumlarıyla ilgili eleştiri ve tartışmaya da açık kişilerdir.

Bazı rivayetlerle alakalı olarak epeyce dipnot var eserde.  Ahad haberler noktasında eleştirel bir tutuma sahip olan Muhammed Abduh- Muhammed Reşid Rıza bu tutumlarını her rivayet karşısında koruyamamışlar anladığımız kadarıyla. Ne dersiniz?

Tefsirin başlangıç yazısını Reşid Rıza kaleme almıştır; giriş yazısı  da Muhammed Abduh derslerinden derlenmiştir. Ama ikisi de Abduh’un onayından geçmiştir.

Bu ön yazılardaki tespitlerde “müteşabih” ayetlerin Kur’an bütünlüğü içinde ehlince yani “râsihun” tarafından değerlendirilebileceği ve bilemeyeceğimiz mutlak gayb bilgileri konusunda spekülasyona meyletmemek, yani gabya taş atmamak şartıyla farklı açılardan yorumlanabileceği işlenmiştir. Aynı zamanda gaybi konulara yaklaşım hususunda Kur’an’ın gösterdiği ölçüler üzerinde durulmuş; gaybi konularda Rabbimizin “zan”ı yasaklayan “yakin” ifade eden nass’a ittiba etmemizi isteyen uyarıları hatırlatılmıştır. Bu bağlamda Tefsir’de Cennet ve Cehennem’in mahiyetinden şefaat konusuna kadar bir çok akaid konusu Kur’an bütünlüğü ve ölçüleri içinde değerlendirilmiş,  akaid ve gaybi konularla ilgili Kur’an’ın gösterdiği usûl sık sık hatırlatılmıştır.

Bu usule bağlı olarak Reşid  Rıza’nın gayb konusunda subutu kesin ve delâleti açık muhkem nass’ı ön planda tutmakla beraber, seyrek de olsa gayp konusunda bazı değerlendirmelerinde zanni rivayetlerden yararlanma yoluna gitmiştir. Rıza’nın bu tür eğilimlerini tasavvufi kanaldan gelmesine bağlayanlar da olmaktadır.

 Tefsirin ön yazılarında Rıza’nın hatırlattığı gaybi konularda zanni olandan kaçınma ve ahad haberlerle itikad oluşturmak hususunda seyrek de olsa zıtlaşan bazı kelami açılımların altına yayıncı olarak dipnotu ile hatırlatmalarda bulunduk. Bu dipnotlarda da sadece, ya tefsirde gaybi konularda muhkem ve yakînî ölçüleri önceleyen tespitlere ya da konuyla ilgili delâleti açık ayetlere referans gösterdik.

Eserin eksenini ıslah kavramının oluşturduğunu söylemek mümkün. Islah kavramının çerçevesi hakkında nasıl bir çerçeve sunar Menâr tefsiri? Bidat ve hurafe olarak niteledikleri bir dizi davranış konusunda nasıl bir yöntem öneriyorlar?

Menâr Tefsiri’nde köhneyen, bozulan yani fıtri ve vahyi değerlerden kopan tüm  müfsidlere ve ifsad haline karşı; yeniden fıtrata ve vahye köklü dönüş yapma, hayatın her alanında vahiy temelli bilgilenme ve bilinçlenme yani ıslah çabalarının öncelemesi, ayrıca Kur’an’ın inzal nedeni ve tüm resullerin asıl gayesi olarak da bu çabaların örneklik oluşturduğu mükerreren belirtilmiştir.

19. yüzyıldaki Urvetu’l Vuska ıslah hareketi, ardıllarını öne çıkan beş ilkesi ile etkilemiştir. Cemaledden Afgani ve Muhammed Abduh’un fikri ve siyasi sürecini  irdeleyen tüm Müslüman müelliflerin üzerinde mutabık olduğu bu ilkeler şunlardır:

1. Kur’an’ın evrensel ilkelerini, Sahih Sünnet uygulamalarını rehber edinmek.

2. Çağdaş sorunlar karşısında tertil fıkhını ve içtihad eylemi çoğaltmak.

3. Muharref olan telakkilerden ve mezhepçilikten ayrışmak.

4. Şura’yı öncelerken her tür yönetsel tuğyana karşı olmak.

5. Sömürüye ve emperyalizme karşı direniş.

Mehmet Akif, Babanzade Ahmet Naim, Elmalı Hamdi Yazır, Said Halim Paşa, İskilipli Atıf gibi ıslah kimliğine yönelenlerin çıkarttığı Sırat-ı Mustakim ve Sebilürreşad; Cezayir’de Bin Badis ve arkadaşlarının çıkarttığı Şihab, Tunus’ta İbn Aşur ve genç Gannuşi’nin çabalarını  da yansıtan Mecellutu’z-Zeytuniyye, Muhammed Reşid Rıza ile Mısır-Bilad-ı Şam hattında yayınlanan Menâr -ki 1935’te Rıza vefat ettiğinde Hasan el-Benna tarafından çıkartılmaya çalışıldı, ama vesayet sistemi engelledi-, Hint Kıtası’nda Mevdudi editörlüğünde çıkan Tercümanu’l-Kur’an gibi süreli yayın organları Urvetu’l Vuska’nın ıslah çizgisini ve yayın geleneğini takip ettiler. Ve tüm ümmet coğrafyasındaki uyanış, ıslah ve yeniden inşa çabalarının hemen memen hepsi bu çizgiye dayanır.

Tefsir’de hem itikadi arınmayı gerçekleştirmek için, hem de ümmeti kaderci, münzevi ve atıl hale getirdiği için bidat ve hürafeler üzerinde durulur.  Bu bozulmanın ümmet diriliğini ve Rabbimizin sunduğu “nimet”i kaybetmemizle doğrudan alakası olan örnekler verilerek işlenir. Yine örnekleriyle bu kaderci yaklaşıma tepki vereceğim derken Avrupalı ilerlemeci anlayışa devşirilen yaklaşımların eleştirisi yapılır. Rabbimizin Kur’an’da bahsettiği irade özgürlüğü, çalışma sorumluluğu, şahitlik ve tevekkül kavramları sık sık hatırlatılır.

İcma, kıyas, maslahat ve fıkıh usulüne dair konulardaki yaklaşımları nasıl? Bu konularda ileri sürülen birtakım fikirlerin Müslüman dünyada sekülerleşmeyi davet ettiği belirtiliyor. Tefsir bütünlüğü içerisinde bu konularda neler söylenebilir?

Tefsir’de icma’ya dalalet etmek konusunda Nisa sûresi’nin 115. ayetinin asıl olduğu gösterilmiştir. O da ilgili hükmün doğruluğu belli olduktan sonra, Resul’e ve müminlerin yoluna uymanın kaçınılmaz olduğu konusudur.

Tefsir’de icmanın iki türüne dikkat çekilir:

Birincisi sahabîlerin ve tabiûn âlimlerinin hiçbirinin ihtilafı olmaksızın dini uygulamalarla ilgili  icmadır ki, buna mütevatir sünnet de demek mümkündür.

İkincisi ise ümmetin maslahatı gereği içtihadi olarak kavranmaya çalışılan icmadır.

Birincisinin salat’ın vakitleri ve rekatları gibi, Kur’an’la ve Resulullah’ın uygulamalarıyla alakalı bağı tartışılmazdır. Diğeri ise ümmet maslahatı için önemlidir ama içtihadi şartların zanniliğini taşır.

Tefsir’de icmanın içtihadla tespiti sırasında anlaşmazlık konusunun Allah’a ve O’nun Resulü’ne götürülmesi  “kıyas” olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca kıyasa karşı çıkan ve kıyası savunan bilginlerin görüşlerine yer verilmiştir.

Kıyas, ibadet mahiyetinde ahkâma değil, muamelât hükümlerine özel bir delildir.  Uygulamayla ilgili nassa göre amel etmek, nassın illetine göre amel etmeyi getireceğinden bu konuda ittifak aramak, daha doğrusu şura içtihadına yönelmek üzerinde durulur.

Tefsir’de “ibadetlerde kıyas olmaz; zira nassların hükümleri bellidir ve bunları da, amelî sünnet beyan etmiştir” denilmektedir. Hatta bu konuda “Rasûlullah’ın ashâbının yapmadığı bir biçimde yapılan bütün ibadetlere itibar etmeyin ve yapmayın” sözü Huzeyfe (r)’dan aktarılır.

Zaten Ebû Hanîfe’ye göre had cezaları, keffâretler, ruhsatlar ve takdirlerde kıyasın cârî olmadığı görüşü de aktarılır.

Reşid Rıza Maide Sûresi 101-102. Ayetlerin tefsiri sırasında da geçersiz kıyas hakkında İbn Kayyım Cevzi’den yaptığı alıntılarla örnekler verir.

Tefsir’de maslahatlar konusunda daha çok İmam Şatibi’nin yaklaşımı ön plana çıkartılmış, fıkıh usulü konusunda da daha çok dirayet ekolünün tavrı benimsenmiştir.

Bu yaklaşımların moderniteyle veya sekülerleşmeyi davet etmekle bir alakası yoktur. Sahabe döneminden beri İslami ilim talebeleri arasında yaşanan rivayetçi ve dirayetçi ekolün birbirleriyle veya iç tartışmalarıyla ilgili usûl arayışlarıyla alakası vardır.

Islah ekolünün tahkik ve yeni sorunlar karşısında içtihadlarını yenileme dinamizmi, her daim taklitçi ve mezhepçi yaklaşımlar tarafından eleştirilmiştir. Ama yaşanan sorunları aşma imkânı da hep ıslah çizgisinin hududullahı gözeten içtihadi açılımlarıyla gerçekleşmiştir.

Menâr söz konusu olduğunda modern İslâm düşüncesinin birtakım hususiyetleri de gündeme geliyor. Meşveret, kadınlarla ilgili ayetlerin tefsiri ve bilimsel bilginin bazı ayetleri açıklamak maksadıyla kullanılması. Bu noktalar aynı zamanda Menâr’ın en çok eleştirilen yönleri.  Fakat bu konudaki örnekler birkaç ayetin ötesinde ele alınmıyor. Tefsirin tümünü göz önünde bulundurduğumuzda  çeşitli tartışmalara sebep olan bu konular çerçevesinde nasıl bir manzara çıkar karşımıza?

Menâr Tefsiri, Kur’an’da Allah ve Resulü’nden sonra itaat etmemiz gereken ulu’l emri, icma ehli olarak vasfetmektedir.

Muhammed Reşid Rıza’nın tefsirde sürekli üstad olarak bahsettiği Muhammed Abduh, “ulû’l-emr” konusunda ihtilafların var olduğunu belirtmektedir. Bazıları ulû’l-emr’in yöneticiler olduğunu söylemişler, hatta bazıları bu görüşün mutlak olduğunu savunup, Resulullah’tan “Yaratıcıya isyan olan hususta mahluka itaat yoktur” ve “İtaat ancak ma’rûftadır” bildirimlerine rağmen bu görüşün mutlak olduğunu savunup her türlü idareciye itaatın vâcip kılındığını ifade ederken,  ayetteki “minkum”  yani sizden kaydını gözden kaçırmışlardır. Bazılarına göreyse ulû’l-emr’den maksat “âlimler”dir. Fakat âlimler birbirleriyle ihtilaf etmektedirler. Şia’ya göre ulû’l-em’den maksat; “ma’sûm imamlar”dır. Ancak bu yaklaşım kabul edilemez. Zira imamların ma’sûm olduklarına dair hiçbir delil yoktur.

 “Ulû’l-emr” in manası; insanların ıslahı veya maslahatları hususunda düşünüp çözüm üretme keyfiyetinin kendilerine havale edildiği kimseler demektir. Ancak bunlar da kendi aralarında ihtilaf etmektedirler. Herhangi bir şart ve kayıt olmaksızın onlara itaat nasıl emredilebilir?

Rıza, Üstad Abduh’un bu mesele üzerinde uzun zamandan beri düşündüğünü ve sonunda ulû’l-em’den maksadın Müslümanlardan olan “ehlû’l-hal ve’l-akd” topluluğu olduğu kanaatine vardığını söylemektedir. Bunlar, idareciler, yöneticiler, âlimler, ordu komutanları ile halkın ihtiyaçları ve genel maslahatları hususunda kendilerine müracaat ettikleri diğer önderler ve liderlerdir. Bu boyutuyla İbn Tümerd’in 12., 13. Yüzyıldaki Muvahhidler Hareketi’nin 10’lar, 50’ler, 70’ler şura heyetlerini yeniden hatırlatır gibidir.

Adı zikredilen bu kimseler, bir mesele veya bir hüküm üzerinde ittifak ederlerse, o konuda kendilerine itaat vâcip olur. Ancak bizden olmaları, Allah’ın emrine ve Resulü’nün  tevatürle bilinen Sünneti’ne aykırı hareket etmemeleri şartıyla.

Müslümanların veya kamunun işlerine çözüm araştırırken üzerinde ittifak edilen hususlarda kamu menfaati olması ve ulû’l-emr’in bu mesele üzerinde hem otoritesi ve hem de bilgisi olması şarttır.  İbadetlere ve dinî itikad kabilinden olan hususlara gelince bu konular ümmetin şura meclisi diyebileceğimiz “ehlü’l-hal vel akd”ın alanı değildir. Zira “ehlü’l-hal vel akd” yani ümmetin şura meclisi sadece hakkında kesin nass bulunmayan ameli konularla ve ümmetin maslahatıyla ilgili işleriyle ilgilidir ve şura kararları şura içtihadını ifade edecektir.

Abduh’un yaklaşımı, onüç asır boyu saltanatla yönetilen sonra da ulus devlet diye diktatörlerin, şeyhlerin, emirlerin, şahların eline düşen bu ümmetin ortak işleriyle ilgili şura’ya başvurmaları farzının nasıl yerine getirileceğine dair en önemli çözümlemelerden birisidir. Tabii ki bu çözümlemeyi “meşveret” adı altında batılı paradigmanın “demokrasi” icadı ile aynı çuvala koyup karşı çıkan diktatörler, şeyhler, şahlar ve Batı’nın işbirlikçisi yöneticiler ellerinde tuttukları devlet imkânlarınını propaganda gücü ile ve “saray üleması” denilen dar kafalı mukallid din adamlarını kışkırtarak karalayacaklardı ve karaladılar da.

Islah ekolünün İslam’da kadın konusunu Resulullah (s) dönemi ile mukayese ederek aydınlatmaya çalışan çabaları da, resmi ve gelenekçi statü tarafından aynı saldırılara uğramıştır.

Nisa Sûresi’nin girişinde insanın yaratılışını anlatan ayetin İsrailiyatla bütünleşen yanlışlarla anlatılmasını tashih edilmesi ve vahyi perdeleyen hürafelere karşı çıkılması da şura konusunda olduğu gibi benzer tepki ve iftiraları getirmiştir. Oysa tefsir de insanın tek nefisten yaratılma serüveninde “nefs”in eril değil nekre olduğu için Adem’i temsil etmediği, ondan da “zevc”in yaratılmasının Havva’yı temsil etmediği; çünkü “zevc”in de kadınlara ait olmayan eril bir kullanım olduğu üzerinde durulup, tefsir kitaplarına karışan İsraili anlayışlar düzeltilmeye çalışılmıştır.

Evrenin yaratılışı ve nizamı ile ilgili astronomi ilminin verilerine başvurulması da, yine Abduh ve Rıza tefsirinin Müslüman kitlelerin idrakinde oluşturacağı ıslah dinamizmini örtmek için “bilimsel bilgiye tapıyorlar” diye kara bir propaganda yapılmaktadır.

Fil Sûresi’nin klasik kaynaklardaki rivayetlere dayanarak tefsir edilmesi de yine bilimselliği kutsuyor denilerek tefsir konuları saptırılmaya ve karalanmaya çalışılmıştır.

Bu iftira dolu yaklaşımlar, kasıtlı olarak oryantalizmin ürettiği Kur’an tarihselciliği gibi Müslümanların idrakini saptırmak ve ıslah çizgisinin önünü kesmek için dışarıdaki  müfsidler tarafından üretilmiş ve içerideki gafiller tarafından da ezberlenmiştir.

Tabii ki tefsir, müfessirin yorumudur. Her yorumun eksiği hatta yanlışı da olabilir. Zaten bu nedenledir ki tefsirin başına, okuyacağım Abduh’un Amma Cüzü girişindeki şu duasını koyduk:

“Rabbimiz! Sana tevekkül eder, günahlarımızdan arınıp yalnız Sana yönelmeye çalışırız. Muhakkak ki dönüş yalnız sanadır. Rabbimiz! Bizi inkâr edenlere bir fitne kılma ve bizi affet. Rabbimiz, doğrusu Sen şanı büyük olansın, hâkimsin.

Ya Rab! Fazlının kapılarını bize aç, kavlinin sırlarından dilediğini bize öğret ve bizi Sana hangi lisan ve hangi uzuvlarla şükredeceğimize yönelt. Yaratılmışlar içinde hakkı kabule yatkın olanları irşad etmek için hakkı izah etme noktasında yardımını diliyoruz. Senin apaçık kitabın olan Kur’an’ın, yüce bir kelime olarak hâkim hale gelmesini ve rasullerin sonuncusu olan Muhammed’in (s) ve tüm nebilerin rehberliğine gereğince uyanlara büyük bir güç kaynağı olmasını diliyoruz.

Allah’ım! Eza ve cefaya duçar olmuş bu ümmeti esenliğe ve afiyete ilet. Ve bu ümmeti, kurtuluşa erenlere, erdirenlere bir düşman; sapıklığa düşenlere, düşürenlere bir fitne kılma!”

Ayrıca müelliflerin sömürgeciler konusundaki yaklaşımları da farklı. Hollanda ve Fransa’yı müstebit bulurlarken belli noktalarda İngiltere’nin yönetme tarzını  ne çıkarıyorlar. Bunu nasıl yorumlamak lazım?

Islah ekolünün en fazla aynılık yaşadığı konu İttihad-ı İslam siyaseti ve sömürgecilere karşı direniş bilincidir. Tek ümmet olan küfrün parça parça olan kalbinin zaaflarından yararlanıldığı için Kahire’de ve Kostantiniyye’de çıkartılamayan Urvetu’l Vuska mecmuası, büyük baskılara dayanabildikleri kadariyle  Paris’te 18 sayı kadar çıkartılabilmiştir.

İttihad-ı İslam siyaseti Hindistan’da, Mısır’da, Bilad-ı Rum’da en fazla İngiltere’ye karşı tavır geliştirmiştir. Bu nedenlerle İngilizlerle savaşan Sudan Mehdisi ile görüşmeler yapmak üzere Abduh, Fransa’dan kalkıp gizlice Hortum’a gitmiştir.

Yine Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh Mısır bürokrasisine ulaşabilmek için mahiyetini henüz bilemedikleri Mısır’da Mason Locası’na girmişler; ama altı aylık bir iç tartışmadan sonra bazı kişileri de bu mason locasından kopartarak, İngiliz Veliaht’tının Kahire’ye geldiği gün camii mimberinden bu locanın İngiliz-İskoç emperyalizmine hizmet ettiğini açıklayarak tüm Mısırlıları bu locayı terk etmeye davet etmişlerdir. Tarihçi Muhammed Ammara’nın bu konudaki açıklamaları, Ekin Yayınları’ndan çıkan “İslami Mücadelede Öncü Şahsiyetler”den okunabilir.

İngiliz işgali altına giren Mısır’da hem bilinç hem direniş ruhu itibariyle zaafa düşmüş ümmeti uyandırmak için İslami ilkelerini örtmeden sistem içi mücadele fıkhını bizzat yaşayarak örneklendiren Abduh’un İngiliz işbirlikçisi Mısır Hidiv yönetimiyle ilişkileri, kimlik erozyonuna değil tevhidi kimliğin inşasına yarıyordu ve yaradı.

Urvetül’Vüska  dergisinin önemli bir kısmının da tekrar yayımlandığı 523 sayı çıkan Menâr dergisi İslam dünyası, İslam düşüncesi ve İttihadı İslam siyaseti açısından ne ifade ediyor?

Onbeş günde bir yayınlanan Urvetu’l Vüska mecmuası, Mekke Dönemi’ndeki panayırlar veya ilaf kurumu gibi küresel sistem içinde cahili sistemin bir aracını Müslümanların maslahatı doğrultusunda kullanmak konusunda ilk ilkeli örneklerimizden birisi olmuştur. Bu mecmua ile 19. Yüzyılın sonunda Müslümanlar gerek siyasi ahvalleri ile ilgili gerek ıslah projelerini paylaşmak konusunda Hindistan’dan Kazan’a, İran’dan Cezayir’e, Mısır’a, Lübnan’a, İstanbul’a kadar hem bilgilenmişler hem irtibatlanmışlardır. 1884’te kapatılmak zorunda bırakılan bu işlevsel irtibat, tebliğ ve diyalog aracının yerini ise 1898’de Kahire’de Muhammed Reşid Rıza’nın editörlüğünde çıkan haftalık Menâr dergisi almış ve benzer fonksiyonu görmüştür.

Reşid Rıza 23 Ağustos 1935’te vefat edince Menâr dergisini talebesi Hasan el-Benna devam ettirmek istemiş ve Rıza’dan sonra ilk sayısını çıkartmış; ama Kral Faruk’un yasaklaması ve takibatıyla karşılaşmıştır.

Menâr tefsiri aslında Meşrutiyet yıllarından bu yana biliniyor. Mehmet Akif’in yapmış olduğu tercümeler var. Hakeza Türkçe olarak kaleme alınan tefsirlere de etkisi var. 1960’larda Diriliş dergisinde tefsirin mukaddimesi neşrediliyor fakat sonrasında esere ve müelliflerine dönük bühtanlar öne çıkıyor.  Türkiye’de Menâr etrafındaki tartışmalar hangi konular etrafında cereyan ediyor?

Kemalist rejim Urvetu’l Vuska ve ıslah hareketinin mesajlarını yeni oluşan Türkiye toplumuna taşıyabilecek evsafta ve ilgi ağında bulunan ıslah çizgisine yönelen öncülerimizi maalesef ki tasfiye etmiştir. İskilipli Atıf idam edilmiş, Said Halim Paşa İtalya’da vurulmuş, Mehmet Akif kaçmak zorunda bırakılmış; Elmali Hamdi Yazır, Babanzade Ahmet Naim, Said Nursi ise tamamen baskı altına alınmıştır. Yani İslam algısı iç zaaflarla malûl bir toplumu yeniden asıllarıyla buluşturup diriltecek olan Islah öncülerimiz Kemalizm tarafından tasfiye edilmiştir.

Dini hayat Osmanlıdan devralınan ve içinde mağlubiyet zaaflarımızı da taşıyan bir İslam algısı içinde büyük baskılara maruz kalarak 1960’lı 70’li yıllara gelmiştir.

1960’lı yıllarda Diriliş ve Hilal dergisi gibi organlar ıslah çizgisinin söylemini parça parça da olsa yeniden Türkiye toplumu ile tanıştırmaya başlamışlardır. Seyyid Kutup şehid edildiğinde yirmi gün sonra MTTB’de yapılan Kutub’u anma toplantısında Sezai Karakoç ve Necip Fazıl onun çizgisini ve mesajlarını övücü konuşmalar yapmışlardır.

Ama aynı yıllarda MİT’in başındaki Doğu Bey’in gayretleriyle Abduh, Rıza, Benna, Kutub, Mevdudi çizgisinden gelen ıslah hareketinin uyandırıcı birikimi “kökü dışarıda” ve “ideolojik” diye önce akademik kesimde, sonra da cemaatler bünyesinde karalanmaya, itilmeye ve giderek de iftiralarla töhmet altında bırakılmaya çalışılmıştır. Tevhidi uyanış süreci diyebileceğimiz 1970’li yılların ortalarından itibaren kamuoyunda ağır ağır temayüz eden ıslah hareketlerinin Müslümanları sağcılıktan, milliyetçilikten, mezhepçilikten, batinilikten arındırmaya ve Kur’an’a, sahih Sünnet’e yönelten çağrısı değişik kanallardan susturulmaya ve Müslümanlarla teması zedelenmeye çalışılmıştır.

Rejim bu akımı “Vahhabi, reformist, kökü dışarıda, radikal İslamcı” olarak karalamaya çalışırken, Yüksek İslam Enstitüsü Müdürü Ahmed Davudoğlu’na yazdırdıkları “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” kitabı ile de bu çizginin birikimine açıktan iftiralar atılmaya çalışıldı.

Menâr Tefsiri’nin yazarları da bu iftira kampanyasından nasiplerine düşeni aldılar: “Mason, mezhepsiz, reformist, modernist, bilimci…”

Bir de gerek Abduh gerek Rıza ümmetin uluslaştırılmasını büyük br çözülme, cahiliye ve şirk olarak görüyorlardı. Bu konular tefsirde de yeri geldikçe örnekleriyle işleniyor. Yani Türk uluslaşmasının önünü açan II. Abdülhamid’i de, Batıcı İttihad Terakki kadrosunu da, Mustafa Kemal’i ve devrimlerini de açıkça eleştiriyorlardı. Bu yaklaşımlarda Abdülhamid’i “cennet mekan” ilan edenlerin ve “milli dindarlık” eklektisizmine düşenlerin tepkilerini çoğaltmaya yetiyordu. Ama tüm bu kirlilikler Müslümanların elbiselerine sıçrayan çamurlardır. İnşaalah Türkiye’deki ıslah ve İslami uyanış hamlesi Müslüman kimliğine sıçrayan bu çamurları elbiselerinden temizleyecektir.

1960’lara kadar olan oryantalist çalışmalarda Abduh ve Rıza’nın faaliyet ve fikirleri övülür fakat bu tarihten sonra tersi istikamette çalışmalar ortaya çıktığı görülüyor. Bu isimlerin İslam ve Batı düşüncesinin arasını telif etme yönündeki gayretlerinin başarısızlıkla neticelendiği üzerinde durulur. Bu çerçevede ne söylersiniz?

Nimet’ten uzaklaşıp ulus toplumlar cenderesine düştüğümüzden bu yana Müslümanlar arasında İslam’ın algılanmasında üç ana eğilim söz konusudur: Birincisi gelenekçilik. İkincisi modernistlik. Üçüncüsü ıslah çizgisi.

20. yüzyılın başında tüm ümmet coğrafyası için ıslah hareketinin öncüsü olan Muhammed Abduh ve Muhammed Reşid Rıza’yı ve onların çizgisini geliştirmeye çalışan Bin Badis’ten İbn Aşur’a, el-Benna’dan Mevdudi’ye, Nebhani’den Kutub’a kadar tüm çağdaş muslihun hakkındaki tartışmaları da bu üç eğilimin ana tutumları çerçevesinde değerlendirmeliyiz.

Gelenekçi İslami yorum, Batıcı istilaya karşı olmakla beraber nass’ı mezhepçi ve taklitçi zaafları ile yorumlamaya devam eder. Düşüncede keşifçi veya taklitçidir.

Modernist çizgi, Batılı paradigma ile uzlaşma yollarına yönelirken nass’ı modern bir akılla yorumlamaya çalışır. Düşüncede akılcıdır.

Islah çizgisi ise, hem Batıcı istilaya karşıdır, hem mezhepçi-taklidçi taassuba karşıdır ve nass’ı, sınırlarını Kur’an’ın gösterdiği akletme çabasıyla tertilen anlamaya çalışır. Düşüncede akılcılığı değil akletmeyi önemser.

Ancak modernist kesim ıslah çizgisini gelenekçi yaklaşımla bir tutar, gelenekçi yaklaşım da ıslah çizgisini modernistlerle bir tutar. Gelenekçiler de, modernistler de vasat yolu göstermeye çalışan ıslah çizgisinin gündem dışı kalmasını isterler. Islah çizgisi ise iki çizgiyi de dışlamadan ama yanlışlarını düzelterek ıslah etmeye çalışır.

Örneğin Hint Kıtası’ndaki Kur’aniyyun denilen ve Aligarh Okulu’nun banisi Sir Seyyid Ahmet ve arkadaşlarının öncülük ettiği loyalist ve natüralist modernist akıma karşı çıkan ve ilk cevabı veren, onların zaaf ve yanlışlarına uyarılarda bulunan kişi Camaleddin Afgani olmuştur. Muhammed Abduh bu kişilerin yanlışını düzeltmeye ve usuli netliğe ulaşmaya dönük 1972’de Afgani ile yaptığı derslerin derlemesini “Risaletu’l Varidat” adı ile kitaplaştırdı. Ve yine Afgani’nin ilk modernist natüralistlere karşı yazdığı “Dehriyyuna Reddiye” yani diğer adıyla “Hakikat-ı Mezheb-i Neyçeri” adlı kitabını Arapça’ya çevirdi.

Şimdi bu ıslah önderlerine modernist demek ya kör bir bilgisizlikten kaynaklanıyor, ya da art niyetli bir algı yönetiminin muzurluğu söz konusudur.

Bununla belki doğrudan alakalı değil ama 1970’lere doğru bu isimler ekseninde  bazı tartışmalar  meydana geldiği görülüyor. Reşid Rıza, Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani ile birlikte düşünce hayatında dinde reform, mezhepsizlik, içtihat kapısının  açık olması, taklid gibi meseleler etrafında epey söylenti meydana geldi. Buna karşın tefsir tamamlandı fakat bir suskunluk durumu var. Sizce bu nerden kaynaklanıyor?

Reşid Rıza’nın “Mezâhibin Telfîkı ve İslâmın Bir Noktaya Cem'i” adlı kitabı önce Ahmed Hamdi Akseki, Osmanlı Türkçesine çevirdi, sonra Hayrettin Karaman bu çeviriyi sadeleştirerek “İslâmda Birlik ve Fıkıh Mezhepleri” başlığı ile yeniden yayınladı.

Ben bu eseri lise yıllarında okudum. Yani 1970’lerin başında. O zaman mezhepsizliği, reformistliği, Vahhabiliği ve müçtehid taslaklığı hakkında Hayrettin Karaman’a ne söyleniyor idiyse, aynı zihniyet biraz da Osmanlıcılık ve yerlilik veya mililik refleksiyle Afgani, Abduh, Rıza hakkında aynı bühtanlarda bulunuyorlardı. Bu eleştirilerin hiç birisi ilmi olmamıştır. Tabii ki ilmi olarak da her insanın eleştirilecek yanları bulunabilir.

Ama Müslüman camiada ıslah çizgisine ve önderlerine yapılan eleştiriler ilmi olmaktan çok uzaktır ve farklı asabiyelere yada bilgisizliğe dayanmaktadır.

İslam algımız her şeyden önce muhkem nasslar ve aslı Kur’an’da bulunan Mütevatir Sünnet ölçüleriyle ölçülenmelidir. Bu tutum, ümmeti uyuşukluktan, ekletisizmden ve mezhepçilik zaafından kurtaracak tek seçenektir. Islah çizgisinin bu çağrısı, kendi devamcıları olan Tunus Nahda Hareketinden, Mısır İhvan Hareketi’ne kadar yaşanan son devrim süreçlerinde yeniden gündemleşmiş ve Türkiye Müslümanlarını da uykularından uyandırmıştır. Şefaati zanni zaaflarımızdan değil, Allah’tan beklediğimiz sürece de bu asabiyelerin dargeçitleri inşallah aşılacaktır.

Müsteşriklerin birtakım yaklaşımlarına karşı ciddi eleştiriler var. Doğrudan adı anılan epey yazar ve eser söz konusu. Ayrıca bazı müsteşriklerle bizzat görüşmeleri var müelliflerin. Bu çerçevede neler söylersiniz?

Tefsirin içinde de yer aldığı gibi müşteşriklerle, onların İslam akaidi, fıkhı ve siyeri üzerinde oluşturdukları spekülatif algıları ve yanlışları gidermeye dönük birçok tartışmalar yapılmış  ve uyarıcı mektuplar yazılmıştır. Mehmet Akif Ersoy bu cevap ve mektupların bazılarını çevirerek gerek Sirat-ı Mustakim’de gerek Sebilürreşad’da yayınlamıştır.

Mesela Tefsir’in 12. Cildinde “Frenklerin Hıristiyanlığı ve niçin Müslüman olmadıkları” başlığı altında Ortadokslara, Katoliklere, Protestanlara dönük ilah inancı, İsa’nın insanlığı, Tevrat’ın vahiy olup olmadığı, şarap ve ekmeğin Hz. İsa’nın kanına dönüşüp dönüşmediği, klisenin mezhebine inanıp inanılmadığı ile ilgili bir anketin sonuçlarına yer verilmiştir. Ayrıca Tolstoy’dan  İmparator Guillaume’ye, Einstein’den  Henry Digastery’e,  Gustave Le Bon’e kadar bir çok Avrupalı düşünür ve bilim adamının İslam’la, Müslümanlarla ilgili görüşlerine yer verilip tartışılmıştır.

Abduh ve Rıza sadece Müslümanların iç meseleleriyle uğraşmamışlardır. Aynı zamanda onları kuşatmaya çalışan hakim Avrupa düşüncesi ve emelleri ile de yakından ilgilenmişler ve bu konularda Müslüman muhakkikleri uyarmışlardır.

 

Reşid Rıza’nın İhya’ya yaklaşımı da oldukça farklı. Bu konudaki kanaatiniz nedir?

Rıza’nın Gazzali ile yaklaşımı ile Mevdudi’nin “İslam’da İhya Hareketleri”ndeki yaklaşımları paralelleşir. Abduh olsun, Rıza olsun ilk dönem İslami çalışmaları önce dil ve gramer algısı olarak bir imkân olarak görürler; sonra da dirayet ekolünün ilmi yöntemi ile Seleften olsun, İmam Ebu Hanife,  İmam Şafi, Taberi, Zamahşeri, Razi, Gazzali, Teymiyye, Şatibi hatta Celaleyn olsun önceledikleri konularda bu kişilerin bazen yaklaşımlarını tartışırlar, bazen de yararlanıp alıntılar yaparlar.

Genelde kaynak eserler 1970’lerden 1990’lara kadar yayımlandı. 2000 ve sonrasında muhtasar veya hacmi küçük olan eserler öne çıktı. Menâr tefsirine yönelik ilgi ve alaka nasıl? İlk baskısı bitti mi? Bundan sonra tefsire odaklanan sempozyum türü bir etkinlik var mı zihninizde?

Menâr Tefsiri’nin birinci baskısını önce Türkiye’deki yakın çevremiz arasında abone tarzında 2 bin nüshaya yakın tevzi ettik. Şimdi geriye kalan bin nüshayı da piyasaya vereceğiz. Bu konuda kampanyamızı da yaz sezonu geçtikten sonra tefsirle ilgili bir sempozyum düzenleyerek güçlendirmek istiyoruz.

Şu anda bu çalışmayı ve müfessirlerini tanıtan ve tefsirin fihristini içeren  “Menâr Tefsiri ve Konu Başlıkları Fihristi” başlıklı bir kitap yayınladık. Ekin Yayınları’ndan temin etmek isteyen herkese karşılıksız olarak verilecektir.

Şimdi de inşaallah 2015 Eylül ayından itibaren Menâr’da da çokça başvurulan Zemahşeri’nin telifi Keşşaf tefsirinin çevirisini yine abone usûlü sık periyotlarla cilt cilt yayınlayacağız.

Ayrıca sorularınız ve ilginiz için teşekkür ediyorum.

20150606_211828-001.jpg

 

 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim