Ekonomizm ve Meta-Ekonomizm (1)

14.06.2012 00:44

Süleyman Seyfi Öğün

Tarihin nesnelliği meselesi hayli eski bir hikâyedir. Başta coğrafyanın da önemi olmak üzere insanı çevreleyen maddi şartların , onun hayatını şekillendirmekteki belirleyici rolü , Heredot'dan Strabon'a, oradan da İbn-i Hâldun'a çeşitli kadim tarih yazımlarında örnekleri görülebilecek hikâyedir. Ama bu hikâyeyi en fazla abartanlar burjuvalar olmuştur. Burjuvalar tarihin nesnel yanlarını keşfetmekte çok ısrarcıdır. Bir bakıma, özünde teolojik olan kader tartışmalarının seküler düzeyde tarihselleştirilmesidir bu. Tarihi insan irâdesiyle değiştirmek mümkün müdür, değil midir? Kaderiye ve Cebriye mezhepleri, bu sorunun cevâbını, teolojik dili tarihçi dile ve kimliğe aktararak vermeye çalışır. Yapılan bir bakıma tarihin ilâhiyatını kurmaktan ibârettir.

Tarihin nesnelliği, insanın tarihi değiştirme ya da dönüştürme iddialarının sınırlarını çizmektedir. Yâni aslında yeni kimliği ile kaderiye ekolü, tarihsel ilâhiyatını şöyle kurmaktadır: 'Ey insanlar tarihi keyfinizce değiştiremezsiniz. Eğer bu konuda iddialıysanız, yapmanız gereken tarihin nesnel bilgisine ulaşmak ve bu bilgilerin işâret ettiği sınırları tanımanız gerekir'. Bu bakışın şâhikasında, kaba Marksçılık yer almaktadır. Marx, Fransız İç Savaşları üzerine yaptığı tahlillere 'insanların tarihlerini ancak devraldıkları koşullarda değiştirebileceğini' ilân ederek başlıyordu. Onun alt-yapı ile üst-yapı arasında yapmış olduğu ayırım, teorisine tarihsel materyalizm başlığını vermesi de sözü edilen bakışın yansımaları olarak düşünülebilir.

Ana sütunları siyaset , hukuk ya da ekonomi olan bu nesnelci bakışın, sadece entelektüel çevreleri değil, aynı zamanda genel anlamda insanları iknâ etmekte hayli başarılı olduğu söylenebilir. Bu bakışın tahlilî anlamda çok önemli olan bazı kazanımlar sağlamış olduğunu kimse reddedemez. Ama bu getirilerin bedeli insan irâdesinin inceden inceye ezilmesi; iğdiş edilmesidir. Bazı derin gerçekler, söylenmemek suretiyle söylenenlerde yatar. Nitekim; 'Tarihsel zorunluluklar...' diye başlayan bir söylemin söylediklerinin yanında söylemediği; bu nedenden ötürü de aslında söylediği irâdenin hiçliğidir.

Bu zihinsel bir ambargodan başka bir şey değildir. Birinci derecede telkin ettiği hususlar; 'aman sakın öyle uçuk kaçık şeylerin peşinde koşup, zorunluluklarla kavgaya oturmayın. Her ne yapacaksanız onu nesnel dünyanın size sunduğu imkânlar ve fırsatlar dahilinde yapın'dır. Fırsatların ancak fırsatçılığın fonksiyonu olduğunu, belki de ahlâkî olanın bazı fırsatları tepmekle başlayabileceğini unutan bakışın, tarihsel fırsatlar olarak parlattığı da aslında bir dargörüşlülüktür. Bu zorunluluklar ve fırsatlar dünyasında Don Kişotluk ve ütopya men edilmiştir. Yel değirmenlerini başka bir şey sanıp saldırıya geçen Don Kişot'un kolu kanadı kırılacaktır. Tarihsel zorunlulukların üstüne gitmenin, ya da onlar yokmuş gibi yaşamanın, modernliğin alaycı ya da yergici tematikleri arasında öncelikli ve vazgeçilmez bir yeri vardır.

Sözü edilen zihinsel ambargonun en çarpıcı olarak görüldüğü yer ekonomik zorunluluklar ve fırsatlar söylemidir. Ekonomi modern düşünüşün kırmızı çizgisidir. Anti-ekonomik düşünüş kendi aşırılığı içinde baştan çöpe atılmıştır. Zâten anti-ekonomik düşünüş ekonomik düşünüşün klonlanmış hâlidir: Ekonomik düşünüş anti-ekonomik olanı kendisini pekiştirmek için gerekseyecektir. Bu gerekseme, aynı zamanda meta-ekonomik düşünüşün önünü kapatmak içindir. Çünkü bundan sonrasında her türlü meta-ekonomik düşünüş, bir tür anti-ekonomik düşünüş gibi muamele görecektir. İzin verilen yegâne alan, ekonominin içinde kalan; kabul edilebilir işlemler ise onun yerleşik terimleriyle iş yapan ya da gören işlemlerdir. Zorunluluklar; hele hele nesnel zorunluluklar olarak işâret edilen engeller, meta-düşünüş, yâni 'öteyi düşünmek' geleneğinden beslenen radikalliği tasfiye etmek içindir. Bir tarihsel zorunluluk olarak ekonominin terimleri üzerinden en keskin şeyleri söyleseniz de farketmeyecektir. Ekonomik bir gün doğumunun ekonomik bir gün batımı varsa, arada ileri sürülmüş en keskin iddiaların bile, bir günden ötekisine buharlaşıp gideceği aşikardır. Zâten öyle de olmuştur. Eğer Engels romantik sosyalistleri mahkûm ederken biraz daha insaflı olabilseydi; eğer Marx, Aydınlanmanın diyalektiğini hele hele din ve ahlâkın rolünü daha derinden kavrasaydı, reel sosyalist tecrübe, Rusya ve Çin'de olduğu üzere ucuz kapitalizm açlığı ile bitmezdi. Aslında ekonomiyi sarsılmaz alt-yapı olarak okuyan Marx bugün yeniden dünyaya gelse acaba Rusya ya da Çin'de hüküm süren ekonomizm hakkında ne düşünürdü? Bu biraz da bir canavarı kendi eliyle yapıp, üzerindeki denetimini kaybeden Dr Frankenstein'ın hâlini akla getirmiyor mu? Ekonomizm ve meta-ekonomizm konusuna devam edeceğiz.

YENİ ŞAFAK 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim