Ekonomik Buhrana Uzun Soluklu Bir Bakış

21.11.2008 13:29

Immanuel Wallerstein

Ekonomik bunalım başlamış durumda. Gazetecilerin ekonomi uzmanlarına “ciddi bir durgunluk tehlikesinin olup olmadığını” sormalarına aldırmayın. Dünyanın her yerinde yol açacağı yüksek işsizlik oranlarıyla tüm dünyayı etkisi altına alacak bir ekonomik buhranın girdabına kapıldık bile. Bu buhran klasik bir itibari buhran şeklini alıp sıradan insanların hayatını olumsuz yönde etkileyebilir. Bunun yanında bu buhran biraz daha düşük bir ihtimal olmakla birlikte tüm göstergelerin tepetaklak olacağı aşırı yüksek bir enflasyon şeklini alıp sıradan insanların hayatlarını çok daha ciddi biçimde de etkileyebilir.

Herkes bunalımı neyin tetiklediğini soruyor büyük bir merakla ama bu soruya verilebilecek kesin bir cevap yok ortada. Warren Buffet'in 'finansal kitle imha silahları' olarak değerlendirdiği vadeli işlemler mi sorumlu? Veya yüksek riskli tutsatlar (subprime mortgage) mı? Petrol spekülatörleri de sorumlu tutulabilir. Tüm bunlar 'sen suçlusun, ben suçsuzum' tartışmasından öte geçemiyor. Fernand Braudel'in ifadesiyle kısa dönemli olayların tozlarında boğuluyoruz. Gerçekten ne olup bittiğini anlamak için gerçekleri çok daha açık bir şekilde gözler önüne seren orta vadeli dairesel savrulmalara ve uzun vadeli yapısal eğilimlere göz atmamız gerekiyor.

Birkaç asır içinde kapitalist dünya ekonomisi iki türde dairesel savrulma yaşadı. Bunlardan biri 50-60 yıl kadar süren Kondratieff dalgalanmalar, diğeri de çok daha uzun süren hegemonik dalgalanmalardır.

Hegemonik dalgalanmalar bakımından değerlendirdiğimizde 1873 itibariyle hegemonya iddiasıyla yükselen bir güç durumuna gelen ABD, 1945 yılına geldiğimizde üstünlüğü tam olarak ele geçirmiş, 1970'lerde ise yavaş yavaş gerilemeye başlamıştı. George W. Bush'un saçmalıkları ise bu yavaş gerilemeyi bir anda hızlandırdı. Şu anda ise ABD'nin üstünlüğünü tamamen kaybetmesiyle gayet normal bir şekilde çok kutuplu bir dünya oluştu. ABD hala büyük bir güç olma özelliğini korusa ve hatta en büyük güç olma niteliğini yitirmemiş olsa da gelecek yıllarda da diğer güçler karşısında gerilemeye devam edecektir. Bunu değiştirmek için yapılabilecek pek bir şey yok.

Kondratieff dalgalanmalar biraz daha farklı bir süreç izliyor. En son Kondratieff B evresinden 1945'te çıkan dünya, bunun ardından modern dünya sisteminin tarihindeki en güçlü A-evresi yükselişini yaşadı. Bu evre 1967-73 dolaylarında en yüksek noktasına ulaşmasının ardından düşüşe geçti. Bu B evresi önceki B evrelerinden çok daha uzun sürdü ve biz de hala bu evreyi yaşıyoruz.

Kondratieff B evresinin özellikleri gayet iyi biliniyor ve 1970'lerden bu yana dünya ekonomisinde yaşananlarla uyum gösteriyor. Üretimin sağladığı karın düşmesi neticesinde, yüksek oranlarda kar amacı güden kapitalistler yönlerini spekülasyonun ana belirleyici olduğu finans alanına çevirdi. Karlarını daha fazla düşürmek istemeyen üreticiler ise daha ucuz ulaşım ve iş gücü imkanlarından faydalanabilmek için merkez bölgelerden dünyanın farklı noktalarına taşınmaya başladı. Bu durum Detroit, Essen ve Nagoya gibi şehirlerde işsizlik oranları artarken Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerde fabrika sayılarındaki yükselişin nedenini de gözler önüne seriyor.

Sipekülasyonla şişirilen balonlarda bazıları ceplerini doldursa da bu balonlar eninde sonunda patlar. ABD Merkez Bankası, ABD Hazine Bakanlığı, Uluslararası Para Fonu ile bunların Avrupa'daki işbirlikçileriyle Japonya'nın dünya ekonomisini canlandırmak amacıyla 1987 (borsaların büyük düşüş yaşaması), 1989 (tasarruf ve kredilerin felce uğraması), 1997 (Doğu Asya'da mali daralma), 1998 (uzun dönemli sermayenin gerektiği gibi yönetilememesi), 2001-2002 yıllarında (Enron skandalı) piyasalara ciddi düzeylerde müdahale etmesi Kondratieff B evresinin bu denli uzun sürmesine neden oldu. Üstelik önceki Kondratieff B evrelerinin kazandırdığı deneyimle büyük güçlerde mali sistemin alt edilebileceği ve yönlendirilebileceği inancı oluştu. Fakat bunun da bir sınırı var ve Henry Paulson'la Ben Bernanke'nin şaşkınlık ve öfkesinden de anlaşılabileceği üzere bu sınıra ulaşmış bulunuyoruz. Bu defa malum sondan kaçınmak imkansız gibi gözüküyor.

Önceden mali bunalım etkisini tam anlamıyla gösterip ekonomilerde felaketlere yol açtığında dünya ekonomisi kısmi olarak tekelleştirilen yenilik hareketleri sayesinde kendi ayakları üzerinde yeniden doğrulabiliyordu. Bu nedenle, borsaların yeniden yükseleceğini iddia edenler aslında ekonomik buhranın tüm dünya nüfusunu etkisi altına almasının ardından yaşanacaklara ilişkin düşüncelerini belirtiyorlar. Bu düşünceleri birkaç yıl içerisinde gerçekleşebilir.

Fakat günümüzdeki durumda 500 yıldır kapitalist sistemi etkisi altında tutan dairesel sürece müdahale edebilecek yeni bir şey var. Yapısal eğilimler söz konusu dairesel sürecin gidişatına müdahale edebilir. Dünya sistemi olarak kapitalizmin temel yapısal özellikleri yukarı yönlü hareket eden denge noktası şeklinde çizilebilecek kesin kurallara dayanarak işliyor. Tüm sistemlerin yapısal dengelerinde görülen sorun ise zamanla eğrilerin denge noktalarından aşırı derecede uzaklaşıp bir daha denge noktasına dönemeyecek noktaya ulaşmasıdır.

Peki sistemin denge noktasından bu kadar uzaklaşmasına yol açan etmen nedir? 500 yıllık süre içerisinde kapitalist üretimin üç temel maliyetini oluşturan personel, hammadde ve vergi giderlerinin sürekli olarak artıp gelirlerin daha büyük bir yüzdesine denk gelmesiyle büyük oranda sermaye birikimi için gerekli olan yüksek oranlı kar elde edilemez duruma geldi. Bu ise kapitalizmin en iyi yaptığı işi yapamaz duruma gelmesinden değil, bu işi hatasız bir şekilde yapıp nihayetinde sermaye birikimini baltalar duruma gelmesinden kaynaklanmaktadır.

Şu anda varmış olduğumuz noktada sistem çatallaşıyor. Dünyamızın şu anda yaşadığı ve muhtemelen 20-25 yıl daha da yaşamaya devam edeceği büyük kaos bu çatallaşmadan kaynaklanıyor. Herkes kendisi için en iyi olduğunu düşündüğü şekilde kısa dönemde bir şeyler yapmaya çalıştıkça bu çatallaşma neticesinde oluşan farklı iki yoldan biri tutulacak ve kaostan yeni bir düzen doğacak.

Mevcut sistemin son nefesini vermek üzere olduğunu rahatlıkla söyleyebilsek de birbirinden çok farklı bireysel baskıların getireceği yeni düzenin nasıl olacağını tahmin edemiyoruz. Er ya da geç yeni bir sistem kurulacak. Bu, mevcut sistemden çok daha kötü bir sistem (daha kutuplaştırıcı ve hiyerarşik) olabileceği gibi çok daha iyi bir sistem de (daha demokratik ve eşitlikçi) olabilir ama kapitalist bir sistem olmayacak. Yeni sistemin seçimi de günümüz dünya siyasetindeki temel tartışmayı teşkil ediyor.

Dünyanın yakın gelecekte hangi yöne doğru gideceği, dünya çapında nelerin olup bittiği gayet açık. Dünyamız küreselleşme iddialarının aksine daha korumacı bir hal alıyor. Hükümetler üretim sürecinde daha fazla rol almaya başlıyor. ABD ve Britanya bile bankaları ve zor durumdaki işletmeleri kısmi olarak devletleştiriyor. Sol eğilimli sosyal demokrat veya sağcı otoriter biçimler alabilecek popülist hükümetlerin yeniden vücut bulabileceği bir sürece giriyoruz. Gittikçe küçülen pastadan pay alma yarışı kızışırken, toplumsal sorunlar neticesinde çatışmaların yaşanacağı bir ortama sürükleniyoruz. Kısaca, yakın geleceğin fotoğrafı neresinden bakarsanız bakın pek iç acıcı değil.

(Fernard Braudel Center, Binghamton Üniversitesi, 15 Ekim 2008, Immanuel Wallerstein, The Depression: A Long-Term View) ekopolitik.org

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim