Eğitim Alanındaki Militarist Dayatma ve Zorbalıklara Son!

22.07.2011 18:02

Bahadır Kurbanoğlu

Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı her alanda olduğu gibi eğitim alanında da ciddi manada resmi ideolojik baskı ve dayatmalarla karşı karşıyayız. Militarist zihniyet okulların kışlalaştırılması sayesinde yaygınlık kazanıyor. Rabbimizin bizlere gözler ve gönüller sevinci olarak bahşettiği çocuklarımız zora dayalı yollarla farklı bir kimliğin temsilcisi ve savunucusu konumuna getiriliyor. Belli bir yaştan sonra adeta devlet tarafından “Çocuklarınız sizin değil, benimdir; dilediğim forma sokar, dilediğim kimliği onlara zerkederim. Bunu da gerek kanunlar, gerekse zor yoluyla yaparım” mantığıyla sistematik bir yönlendirmeye tabi tutuluyor. Bu mantık halkın kimi kesimleri tarafından ya fark edilemiyor ya da fark edip direnenler tıpkı başörtü yasağı şeklinde yıllardır cereyan eden hukuksuz zulüm uygulamalarına maruz bırakılıyor. Kimler tarafından? İşte bu mezkur eğitimden geçirilmiş “eğitimci”, “idareci”, “hukukçu”lar tarafından!

Örnek mi istersiniz? İşte çocuklarımızın, daha okul kapısından içeri adımlarını attıkları andan itibaren “andımız” adı altında ezberletilen bir yemin metninin “and törenleri” adı verilen uygulamalarla bir şartlandırma ve inkâr operasyonuna muhatap kılınmaları. Oysa bizler Rabbimizin adımızı “Müslümanlar” olarak nitelediği kitleler olarak hamd’ı ve secdeyi sadece Alemlerin Rabbi Allah’a yaparız ve çocuklarımıza da küçük yaşlardan itibaren bu evrensel ilkeyi, güzelliği, feraseti, hikmeti öğretiriz. Bunun dışında bir öğretinin onlara dayatılmasını kabul edemeyiz. Onların belli bir ırkla övünmelerini, varlıklarını bu ırka ya da ulusa armağan etmelerini reddederiz. Üstüne üstlük Allah’tan başka varlıklara, devletin kurucusu adı altında kişilik ve yaşantıları, siyasi tercihleri tartışılmaz kılınmış kişileri kutsamaları yoluyla fıtratlarının ve ahlaklarının iğdiş edilmelerine açıkça bir şekilde karşı çıkarız.

Yemin meselesine kökten karşı çıkmak, bunun anaokulundan meclise kadar rejimin her yaştan ve kimlikten insana bir biat tazeleme aracı olduğunun farkında olmakla birlikte; illa ki yemin mi ettirilecek, o halde pekala 'adaleti ayakta tutmak', 'haksızlıklara karşı durmak', 'evrensel fıtri değerleri yaşamak ve yaşatmak' adına yapılan bir yemin metnine kimsenin itirazı olmaz. Hem böylelikle nesillerin fıtratları iğdiş edilmekten korunur, faşizan, adaletsiz, tek kimlikçi, dayatmacı, kişi kültünü zihinlere nakşeden ifsad mekanizmalarından çocuklarımız korunmuş olur; Allah'ın tüm insanlığa bahşettiği evrensel değerleri sürekli hatırlar, yaşar ve yaşatırlar.

Başka bir örnek mi istersiniz? İşte 28 Şubat zulmünün bir uygulaması olarak icra edilen kesintisiz eğitim adı altında İmam Hatip Okullarının orta kısımlarının kapatılması. Halkın özverileriyle oluşturulmuş bu okulların üzerinden silindir gibi geçildiği dönemlerden bu yana tam 14 yıl geçti. Hiçbir açılım politikası bu okulların da açılabilmesinin önündeki engelleri maalesef henüz kaldırmaya yetmedi. Ne garip bir çelişkidir ki devlet bir yandan 8 yıllık eğitimi zorunlu kılmakta ama aynı devlet genç kızlarımızın başörtülü eğitim görmelerine ise izin vermemektedir. Yani “zorunlu kıldığım bu eğitimi, ancak benim planladığım ve arzu ettiğim kimlik, yaşantı ve düşüncelerle gerçekleştirebilirsiniz” zorbalığında ısrar etmektedir.

Zorbalığın diğer ucunda da maalesef muhafazakar bir eğitimci kadrosu yapılanması bulunmaktadır. İlkokul çocuklarının başörtüleriyle okullara gönderilmesinin kendilerini zora soktuğunu ifade eden bir takım sendikalar da; halka "bu zülme, zorbalığa bizi zor duruma düşürmemek için katlanın" mesajı vermeye çalışmaktadırlar. Bu zorbalıkları yürütmenin başı olan hükümetin anayasa değişikliğine bile gerek olmadan çözebileceği izahtan varestedir; ancak talepleri hükümete iletip geri çekilmek de bir çözüm değildir. Halkın bu konularda bilinçlenmesini istemek, konunun tedrici bir süreci gerektirdiğini söylemek doğrunun bir parçasını temsil etmektedir. Aynı doğrunun diğer yönünde muhafazakar okul idarecilerinin, sendikaların ve kendilerini muhalif kuruluşlar olarak gören yapıların sorumlulukları durmaktadır.

İşte size bir örnek daha! Yıllardır evlerinize, işyerlerinize komşu İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca eğitim yapan okullar var değil mi? Peki o halde milyonlarca Kürt vatandaşın eğitimde ana dillerini kullanmaları neden yasak? Anadilini konuşmak, anadilde yazmak, okumak, türkü söylemek ne kadar doğalsa, Cenabı Allah’ın insanlara doğuştan bahşettiği bu nimetin eğitim alanında da kullanılabilmesi o kadar doğal, o kadar hak. Karşı çıkmak da bir o kadar batıl, bir o kadar zalimane, bir o kadar cahilane!

Dünyada sayısız örnekleri bulunan çok dilli eğitim, öğretim ve yaşam alanları varolduğu halde, Türkiye'de sırf politik sebeplerle yıllar yılı üzeri örtülen bu adaletsizliğin bir takım politik sebepler, bölünme paranoyaları meşruluk kılıfı olamaz. Hele ki bu, yıllarca Kürtçenin konuşulmasını yasak kılmış, konuşanları işkence ve hukuksuz yaptırımlara maruz bırakmış zihniyet sahiplerince yapılageliyorsa.

Son bir örnek de lise 2. sınıflarda zorunlu olarak okutulan Milli Güvenlik dersleri. Yıllar yılı aslında görevi kışlanın dışına taşmaması gereken askerlerin, öğrenci ve öğretmenleri fişleme zemini olması açısından tam bir zulüm aracına dönüşmüş durumda olan bu dersler; müfredatıyla da tam bir militarist düşmanlaştırma işlevi görmektedir. Çocuklarımızın fıtratlarını bozan Türkçü, Kemalist, laik ulus kimlik klişeleri bir yana, somut olarak İran gibi ülkelerin düşman ve tehlike, İsrail gibi ülkelerin dost ilan edildiği bu ideolojik formasyon dersinin, salt farklı hocalar tarafından yapılması teklifi (tarih, sosyal dersleri hocaları gibi) de sorunun çözümüne katkı sağlamayacaktır. Sorunun kökten çözümü bu dersin müfredatıyla birlikte ortadan kaldırılmasıdır. 

Örnekler o kadar çok ki! Zorunlu inkılap tarihi derslerinden tutun, çocuklarımızın kılık kıyafetlerine hiçbir ahlaki gerekçeye dayanmadan, sadece ideolojik saiklerle karışılıp, ailelere ait olan ahlak ve terbiye mefhumunun ellerinden alınıp, idarecilerin keyfi uygulamalarına maruz bırakılan baskı ve zulümlerle iç içe yaşamaktayız. Eğer tüm bu anlamsız baskılara, inancımıza ve kimliğimize yönelik dayatmalara karşı sessiz kalmanın zulme boyun eğmek anlamına geldiğini düşünüyorsak, bu konularda bizleri uyaran ve bizim için, bizim kendi çocuklarımız için destek bekleyen güzide kurumlarımızın sesine kulak vermemiz gerekir. Rabbimizin bize doğuştan bahşettiği ve yerleşik düzenin elimizden aldığı özgürlüklerimize kavuşmak istiyorsak, taleplerimizi elele, hep birlikte yükseltmek zorundayız. Unutmayalım ki, çocuklarımız bize Rabbimizin emaneti ve onların ahiretlerini kurtarmak bizim ellerimizde. Omuzlarımıza yüklenmiş olan bu sorumluluktan azade kalmak mümkün değildir.

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim