Edi Bese

05.04.2012 15:58

Münevver Sofuoğlu

Şehrin mahremiyetinde nefsini ilah edinenler,  bir şehre girdikleri zaman orayı bozarlar, onurlu kimseleri aşağılık yaparlar. Hayat saltanatla anlam kazandı mı bir defa, dalga dalga hücum ederler dört bir koldan. Delik deşik ederler İHA’larla, mayın tarlalarıyla, timleriyle. Utanmazlığın vermiş olduğu bir arsızlıkla, o tunç zırhlı araçlarıyla doğduğun evden uzaklarda, sınırda bir yerde pusuya yatıp yolunu gözlerler bu zavallı, yitikler, mağluplar güruhu. Ellerinden gelse, ta göklere, yıldızlara savuracaklar kinlerini. Merhametleri uçup gitmiştir. Buranın İHA’ları, insanların düşünce ve inançlarını hemen seziverirler. Aklı var bu İHA’ların, kendileri gider. Ne insan kullanır onları ne de dümenleri vardır. Bilirler oradan ne kadar insan geçtiğini. Ne kadar insanı varsa bu kentin, bilirler.

Gökyüzünü delen sesiyle F- 16 jetlerinin gürültüsü sarmıştı her yeri. Dağların sisle, bulutla kaplı uçurumlarını aştılar bir gece yarısı, hızla ve hiç korkmadan. Bir operasyondan dönerken parça parça ettiler uzak diyarların halkını. Kulakları dolduran büyük bir gürültü çıkarttılar, soğuğun yalayıp parlattığı kayalarda. Feryatlarla bomba sesleri birbirine karıştı. Kimi kaya dibine saklanmaya çalışırken, kimi sınırdan kaçarak kurtulmak istedi jetlerin hışmından.  Sonrada örttü kenti kocaman kapkara bir acı.

Uzaktan koşup geldi ulak, gece yarısı bir hareketlilik olduğunu haber verdi. Herkes koşarak ulağın işaret ettiği yere doğru geldi. İlerideki gölgeyi fark ettiklerinde yüzlerini önce bir buğu sardı. Yerden göğe doğru uzanan bir katliam… Dönüş yoluna kan düşmüştü, pusuya düşürüldüklerinden haberleri bile olmadan. Kırmızı damlalar düşmüştü kızıl toprağa. Bütün renkler kaybolmuş ve sadece kırmızı renk kalmışçasına. O gece taş, toprak yine kana bulandı işte.

 Sonrasında ardı arkası kesilmeyen bir gök gürültüsü şeklindeki ses, karanlıkta yükselen kayalık dağlarda uğultulu akisler bıraktı. Binlerce, milyonlarca kuşun bir arada çıkardığı sesi andıran feryatlar dağlara, doğunun göğüne karıştı. Feryatlar köye doğru gelirken, kıyamet kopuyordu. Etraftaki iri kayaların ve dağların gölgesine vuran bir an, bir küçük an sonrasında iyileşmez ve şifa bulmaz bir kadın çığlığı geliyordu anlaşılır anlaşılmaz cümlelerle. Sadece bir dua için mırıldanıyordu:

“Yıldızlar tanığım, gece, ay ve yedi kat gök şahidim olsun.  Melekler kaplasın semayı! Bu gecenin gerçek hesap sorucusu o günün yaratıcısı Allah’tır… Sarıp örttüğü zaman geceye ve yıldızlara and olsun ki, sırların ortaya çıkartılacağı o gün yer haberlerini anlatacaktır”.

Anne gördüklerinin karşısında olduğu yere çöktü. Uğultular içinde dağların eteklerinde çırpınıyordu, her yer karanlık kesti. Karanlığa bakıp sustu. Ayaklarının altından çekiliyordu sanki yeryüzü. En son sevindikleri anı hatırladı, hayatlarında utanacakları bir suçları olmamıştı. Barut ve yanmış ceset kokuları arasında gözleri kan çanağına dönmüş, çaresiz bir şekilde feryat ediyordu. Kalbinin acıyla vuruşu hissedilebiliyordu dışarıdan. Bir kenara çömelip gözlerini bir cesetlere, bir etraftaki kalabalığa çevirdikten sonra tekrar kendi halinde, yerde boş bir kalıp gibi yatan çocuğunun başında, ulusçuluğun ayırdığı sınırlara, dilini ötekileştirenlere hıçkırıklarıyla cevap veriyordu. Çırpınışları alevden kozalakların sağa sola sıçradığı bir orman yangınını andırıyordu. Acısının derinliğinde kanat çırparak, ruhunda ölümcül bir yara açılmıştı. Yavrusunun kafasını kucağına alıp avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu.

‘’Edi Bese!’’ 

O gece karanlığın gözlerine baktı merhametin sesini duymak için. Nafile, merhametin meşalesi gecenin karanlığında sönmüştü. Bu gece merhametin ateşini yeniden yakmak için meşaleye artık ihtiyaç yoktu.  Acıları çaresizliğin yalnızlığında kaybolup değersizleşmişti çünkü.

Her lahza bir alev gibi yaktı annenin ve annelerin yüreğini. Onları bedbaht eden bu acı karşısında lal oldu bütün diller. Zihinler, benlikler sağır kesildi. Acı, dağların zırha benzeyen eteklerinde yankılandı. Sonra düştüğü yerde bir kora dönüştü. Bütün şehri kaplayarak, dağların, toprağın ve insanlığın rengi gene kana bulandı. Kızgın yürekler buz kesildi. Yaralanmış ruhlardan siyah kan sızıyordu. Yeryüzü kıpkırmızıya çalmıştı. Ay ve yıldızlar kırmızıya bürünerek şahitlik etmişti geceye. Zaman çizgisinde hüznün haritası çizilmişti acılar kentinde bu ölüm gecesinde. Şehrin mengenesine sıkışmış yüzlerce insandan biriydi bu yalnızlık girdabında. Feryadı yükseldi, göğü parçalarcasına adeta haykırıyordu sanki bir yerlerde karşılık bulur umudu ile.

Ağladı, ağladı. Sanki ne kadar çok ağlarsa o kadar acısı dinecekti ama dinmedi. İçindeki yangın gittikçe büyüdü. Soruları boğazına düğümlendi, boğulacaktı sanki. Yüreği tuz buz olmuştu. Artık kendi çocuğuyla uyuyamayacaktı. Uyuyamayacaklardı kendi çocuklarıyla. Koruyamayacaktı bu kent çocuklarını. İHA’lar bu kentin çocukları saklamaları için izin vermeyecekti. 

Gün yine yürekleri  kor gibi yakan manzarayla ağardı. Kendilerine biçilen yalnızlık kefeni giydirilerek toprağın kucağına verildiler, tıpkı daha öncekiler gibi. Ufuk çizgisinde parçalanmış bir son... Dağlar için derinden derine yine ağlama zamanıydı. Böyle binlerce hikâye, yakılmış ağıtlar var bu topraklarda.    

 Şırnak çocuğudur bu dağların gizlemeye çalıştığı. Esrarlı ve sert dağların vermekten yorgun düştüğü bir Kürdistan çocuğudur. Bu şehre nereden girerseniz girin itilmiş, terk edilmiş, dışlanmış şehir duygusu kaplar sizi. Çok arızalı bir bölgenin, fırtına öncesi sessizliğini andırır. Sessiz gölgeler gibi yalnızlığına cevap arayan, baştanbaşa iliklerine kadar inadına bir Kürt şehri. Maruz kaldığı felaketler, kat ettiği acı merhaleler ne olursa olsun o, hep başkaldırı hakkını saklı tutar. Bu başkaldırı onun onurunu ve kimliğini muhafaza içindir. Konuşur onunla adeta, seninle konuşur gibi. Küçük dünyaların ve büyük acıların ev sahibi olmuştur.  Büyük mutluluklar ona uzaktan bir yerden sadece görünür, ama uğramaz. Kardelen kokar kederleri, hoyrat yaşamları içinde. Şehrin her yerinde sarp dağları ve tabiatın dokusu size ağlar. Buraların ne çok rengi, ne çok sesi var! Burada yaşananlar çoğunlukla ateşle anlatılır. Bir isyan halidir buraları güzel kılan şey.

Zulmün, adaletsizliğin ve özgürlük ihlallerinin kol gezdiği bu kentte, kırılan hayaller kar altına saklanır. Burada ölümle hayat iç içe geçmiştir. Olağanüstü hallerin kurduğu çerçeve bir tür psikolojik hal ile yaşanmış ve bu kentin diyarlarında bahar yok edilmiş. Savaş, göç ve inkâr politikası üzerine kurulmuş yaşamlar burada. Dağları, taşları delen yanık cesetlere mezar olmuş bu ateşten kızaran topraklar.

Bu ihtilal ülkesinde her acı kendi kıyametini yaşar.

Apoletsiz sihirbazlar atladılar o gece bu acıyı. O gece uyudular. Sorumlu makamda bulunanlar ise sessizdi. Sonrasında ortak sesleri yükseldi. Hastalıklı zihinleri ile önce sihirbazları onların adına konuştular:

 Kaçakçılık dediler… Suç dediler…  Yasal olmayan yollar dediler… Kalabalıktılar… Terörist zannedildiler, o yüzden dediler…  Kendi paradokslarını tekrarladılar. Evet, küçücük dünyasında ölümle kol kola yaşadığı için teröristti Şırnak çocuğu.

Devletin tüm aygıtlarıyla yaptığı terör ise bölünmez bütünlüğü korumak içindi. Bu kadar kıtlaşmıştı akıllar. Misak-ı milli ile başlayan şiddet çaresizliğinin adı, marazın kaynağı oldu.

Ve omuzları kalabalık olan açtı karanlık ağzını habis zihniyetiyle. Akla ziyan paranoyakça cümlelerle ve ruhunu kilitleyip karanlığa atarak.

Sonrasında büyük reis konuştu: Acınız acımızdır… Gereken yapılacaktır…  Hata varsa gereken yapılır… Kimse endişe etmesin…  Riyakârca, eskisinin boş ve saçma demeçlerine sığınarak gecenin karanlığı kadar sessiz ve sağır kesilerek bu acıya. Oysa açılım diyordu kendiside inanmayarak.

Değersizleştirdiler otuz beş masum insanın kanını, ünlem cümleleri ve kota bahaneleri ile. Sebepleri bu durumlarda çok kıymetli olurdu ve yine olmuştu. Ardından olayı kimsesizler mezarlığına gömdüler. Yanlarına kaldı otuz beş masum insanın katliamı, samimi olan umutları da beraberinde bitirerek. Büyük bühtanlar, karanlık noktalar kaldı akıllarda soru işaretleriyle. Bilerek ve isteyerek hainlik yapıldı 28 Aralık gecesinde. Sigara yüklü katırlar yanlış istihbaratın adı oldu. 

Gece karanlığında suç işlendi ve bu suçun adı kaçakçılık oldu yaratıcının geniş arzı ulusal sınırlara hapis edildiğinden beri. Bu sınırlarda hesapsızca acılar yaşattılar yüreklere. Hâkimiyeti yeryüzüne indirenler, Yaratıcının adına konuşup, yasalar koydular. Düşünceyi, ruhları, dilleri esaret altına aldılar, modern ulusal sınırlara hapsettiler.

Bu katliam geleneğinde Ankara mahallesinde suçlular yoktu,  sadece iyi çocuklar vardı. O yüzden cinayetler, katliamlar mübahtır bu mahallede. Kutsalları vardır buranın, vatan, bayrak, millet, Sakarya. Bu ulus şirki günahkârların dilidir. Kan var topraklarında bu ülkenin. Irkçılık belası dağıtılır bu topraklarda. Helak olmuş ferasetleri cüretkârca meydan okur Yaratıcıya. Bununla vicdanlarına set çekerler alacakaranlıkta bir zehaba kapılarak. Kin ve nefretleri onları adaletsizliğe ve zulme sevk eder. Hepsi atalarının yolunu izler, ne mutlu Türküm diyerek…

  • Yorumlar 14
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim