Edeb ya siyaset!

27.08.2010 00:03

D. Mehmet Doğan

Millet Ramazan’a rağmen daha çok siyasete maruz kalıyor! Ramazan edeptir! Ramazan’ın edebi, adabı vardır! “Edep” kelimesinin siyaset sözlüğünde yeri olmadığına kanaat getirmek için, bugünlerde miting meydanlarına bakmak yeter.

Halkoylaması günü yaklaştıkça, siyasiler sertleşiyor. Ağızlardan çıkanları kulaklar duymuyor. Mesnetsiz iddialar, yakışıksız isnatlar, nisbetsiz iftiralar... Bütün liderlerin ağzı köy çeşmesi!
Ne de olsa, hepsi aynı havuzda yüzüyor. Fakat yüzdükleri havuzun fena halde kirlendiğinin farkında değiller!
Meydanlara inen liderlerden oruç tutan var, tutmayan var.
Oruç tutanlardan beklentimiz daha farklı olmalı. Onlar orucun, Ramazan’ın hakkını daha fazla vermeli. Halka hitab ederken oruçlu oldukları sözlerinden, tavırlarından anlaşılmalı.
Ramazan’ın rahmetini, bereketini ve bilhassa ruhaniyetini daha fazla hissettirmeli. Öyle ki; oruç tutmayan liderleri dahi Ramazan iklimine sokmalı.
Sen-ben, sen dedin-ben dedim! Tencere dibin kara! Seninki benden kara!..
Türk siyasî hayatında bitmeyen bir ihanet suçlaması üslubu hâkim. Benim görüşümden olmayan hain. Vatan satıcısı!
Kendimizi bildiğimizden beri Türk siyasetinde ihanetle suçlanmayan lider görmedik! Vatan habire satılıp duruyor!
İttihatçılar, muhaliflerini böyle suçladılar.
Cumhuriyet’in ittihatçıları da aynı yoldan gittiler.
Padişah vatanı sattı! Hain! Peki karşılığında ne aldı?
İtalya’nın Sanremo şehrindeki rehinli tabutu mu?!
Damat Ferit ihanet etti! Ülkeyi sattı! Neye karşılık? Damat Ferit ne aldıysa(!) yiyemeden öldü, 6 Ekim 1923’te! Terekesine Cumhuriyet neden el koymadı?
İngilizlerin Osmanlı Devleti’ni “Türkiye” olmaya razı etmek için takip ettiği ikili siyaseti gören, sonunda İstanbul’a sırt çevirdiğini fark eden yok.
Geniş Osmanlı topraklarından tamamen vazgeçeceksin! Maddi gücünü, nüfuzunu, bilhassa manevî tesir sahanı terkedeceksin!
Büyük devlet kategorisinden, küçük devlet statüsüne ineceksin! İngilizler bunu 1919’da açıkça söylediler: “Türklerin Anadolu ve Trakya’da bağımsız devleti olacak” diye. Hem de Başbakanlarının ağzıyla. Tabiî ki o zaman kabullenilmesi imkânsız şartlardı bunlar!
Bugünkü sınırlarımızla yetinmek, bu sınırlarımızın dışında kalan ülkelerle bağları kesip atmak... Tarihi, yaşanmışlıkları, onca müşterekliği yok saymak! En önemlisi de İslâm topraklarını emperyalistlerin mandasına terketmek!
Bu, Osmanlı havsalasının alamayacağı bir sonuçtu.
Mustafa Kemal, Ankara’da Millî Mücadele’yi yürütürken, Suriye’de, Irak’ta, hatta Filistin’de dahi Kuva-yı Milliye teşkilatı vardı.
Ankara’da açılan Meclis’in adına Türkiye kelimesi sonradan eklendi. Ankara’da “Büyük İslâm Kongresi” toplamak, Mustafa Kemal Paşa’nın fikri idi. Bunun için onun Hakimiyet-i Milliye adlı gazetesinde yayınlanan başyazıda Ankara İslâm ihtilâlinin “karargâh-ı umumisi” olarak tarif ediliyordu!
Irak’ta Türklerin geri döneceği halk arasında kuvvetli bir kanaatti! Suriye, Filistin Türkiye ile birlikte olmak istedi, fakat Türkiye’nin o zamanki yöneticileri böyle bir birlikteliği kabul etmek gücünü kendilerinde bulamadılar.
Damat Ferit, Sevr öncesi müttefik liderlerinin karşısına çıktığında, öyle sulh şartları öne sürdü ki, adamı kovmaktan beter ettiler. “Bu adam mağlup bir devlet adına konuştuğunu unutuyor” diye!..
Kabul edilemezi kabul ettik, içimize sindirdik: Lozan’ı imzaladık! Manevî tesir sahamızdan da vazgeçtiğimizi deklare ettik. Türkiye Cumhuriyeti’ni böyle kurduk. Bu ihanet mi şimdi?
Referandum meydanlarında söylenenlere bakıp “Edeb ya hu!” dememek mümkün mü?..
Evet! Edep ya siyaset!..
Ramazan hürmetine!

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim