“Düşünme ve Fıkhetmede Usul ve Şura Ehliyeti”

10.04.2016 18:29
“Düşünme ve Fıkhetmede Usul ve Şura Ehliyeti”
Hamza Türkmen, Eynesil Özgür-Der’de “Düşünme ve Fıkhetmede Usul ve Şura Ehliyeti” başlıklı konuyu anlattı. Konu oturum sonrasında da çevre ilçelerden ve Trabzon’dan gelen katılımcılarla müzakere edildi.

İnsanın rüşt yaşına ermesiyle beraber Yaratıcımızın hidayet bildirisi olan Kur’an’a da muhatap olduğunu belirten Türkmen, karanlıklar ve cahiliye karşısında insana yol-yöntem gösteren bu ilahi çağrı, bizi kendisini düşünüp öğüt almaya, varlığını tahkik etmeye, ayrıca yaratılmış olanların hikmetini anlamaya ve aralarındaki ihtilafları çözmeye teşvik ettiğini açıklayarak başladığı konuşmasında; Kur’an’da “Hak” olarak iki vakıa üzerinde düşünmemizin istendiğini  vurguladı. Birincisi Hak olarak yaratılan kainat ve tüm yaratılmış olanlar. İkincisi Hak olarak indirilen ve hayatın ölçüsünü bildiren ve ayrıca Allah katından da gaybı konuların kesin bilgisini ileten Kur’an-ı Kerim.

İslam düşüncesi üzerinde bize yaklaşımları ulaşan Takiyyüddin Nebhani,  Seyyid Kutub, Beheşti gibi müelliflerin yaklaşımlarını ve Kur’an bütünlüğünde düşünme istidadı, kapasitesi ve teşviki ile ilgili ayetleri hatırlatan Türkmen; İslami düşüncenin ne ruhçu ne maddeci olmadığını; ama vakıa temelli olduğunu belirtti. Vakıa’yı da üç şıkta ele aldı. Hak olarak yaratılmış olan her şey; yaratılmışların ses, görüntü gibi bize yansıyan eserleri; bir de Hak olarak indirilen korunmuş olan vahiy.

Hak veya vakıa temelli düşüncenin gaybi açıdan desteklenebileceğini belirtti. Düşüncemizde, vakıa temelinde isabetli davranırsak Rabbimizin gaybi yardımının ve yönlendirmesinin kazanılabileceğinden bahsetti.

Düşünme konusunda insanı diğer canlılardan ayıran şeyin bağ kurma ve özgür irade yeteneği olduğunu belirtin Türkmen, düşünebilmek için vahyi işaretlerden de hayat gerçeğinden de çıkartacağımız esasın dört başlık altında incelenebileceğini belirtti:

1- Başlık: Vakıa. Vehim, sanı, hayal, rüya gibi konuların düşünceye esas olamayacağı; düşüncenin var olabilmesi için mutlaka üç hali belirtilen vakıaya dayanması gerektiği; Yusuf Aleyhisselam’ın rüyalarının vakıa olması, bizleriniradesiz izlenimlerimizin bilinçaltı çağrışımlarıyla değil, vahiyle mümkün olduğunu yine Hak olan Kur’an’an öğrendiğimiz belirtildi.

2- Başlık: Algı, idrak.

3- Öncül bilgi. İlk insan ölcül bilgisini kendisine “isimleri öğreten” Rabbimizden aldı. Biz insanlar ise öncül bilgisini “anamızın karnında hiçbir şey bilmeden” doğduktan sonra çevremizden aldığımız belirtildi. Önemli olan öncül bilgilerimizin fıtri özümüzle çelişmemesi ve yalın bilgi ve beceriyle oluşmasıydı. Yoksa vahiyle sağlaması yapılmadan çevremiz tarafından bize öğretilen ideolojik okumaların ön yargıları oluşturduğu, bu ön yargılardan arınmadan ve öncül bilgilerimizi ön yargılardan arındırıp “salim bir akla” ulaşamadan nesnel düşünülemeyeceği üzerinde duruldu.

4- Başlık: Algıladığımız vakıayı öncül bilgi ile karşılaştırarak bağ kurduğumuz mahallin zihin olduğu; ama zihnin vücudumuzdaki yerini beyin ve kalb olarak ayrıştıramayacağımızı; zira Rabbimizin akleden kalplerden bahsettiği, bu ifadenin de fuâd, sadr, nühâ, rû gibi terimlerle mecazi kullanımlara da sahip olduğu belirtildi. “Paslanan kalpler” ifadesinden kalkarak da düşünmenin mahalli olarak Kur’an’da zikredilen kalbin, bildiğimiz kan dolaşımımızı sağlayan kalp olmadığı, çünkü onun pas tutmayacağı belirtildi. Kalb derken dimağ ve duygularımızın tüm faaliyet alanı olarak içsel ve iradi özümüzden bahsedildiği belirtildi.

Düşünmenin bu dört faktörün bir araya gelmesiyle oluşacağı belirtilen konuşmada, örneğin Hak veya vakıa olan Kur’an vahyine kulak verilmezse, o vakıaya görmek-idrak etmek için bakılmazsa Kur’an üzerinde de, onu en iyi örneklendiren Resulullah’ın Sünneti üzerinde de tutarlı bir düşüncenin gelişemeyeceği anlatıldı. Aynı zamanda Kur’an vakıası görülüp-işitilip idrak edilse bile öncül bilgilerimiz yalın değil, ön yargılara dayanıyor ise yine Kur’an üzerinde tutarlı bir düşünce olmayacaktır.

Hak’kı gözleriyle görmeyen, kulakları ile işitmeyen ve kalpleri ile kavramayan insanlan ve cinlerin birçoğunun cehennem için yaratıldığını belirten Araf süresinde geçen ayet ve benzerlerine değinen Türkmen, insanın din adına leh ve aleyhinde olanları bilmesi demek olan fıkhetme keyfiyetinin de aslında doğru düşünme tarzıyla doğrudan ilişkisi olduğu üzerinde durdu. Tertil fıkhının da Tevbe Suresi 122. ayette işaret edilen boyutun da tefekkuh için hem nassı bilmenin hem yaşanan olayları bilmenin hatta bunun için seferde olmanın zaruretine işaret ettiğini anlatan Hamza Türkmen; “alim” kavramı ile “rasihun” kavramı arasındaki farkı açıkladı.

Şura meselesinin ise fıkhi düşünme ve içtihad olayıyla alakası üzerinde duran Türkmen; ümmetin ortak işlerinde şura’nın gerekli olduğuna, ama böyle bir geleneksel birikimimizin olmadığına işaret etti Nisa Suresi’ndeki “ululemre itaat” ayeti üzerinden şura temelli bir yönetim mekanizmasının nasıl olması gerektiğini Muhammed Abduh’ın tefsiri üzerinden aktarıp şura sorumluluğumuzun çağdaş boyutunun ne olması gerekliliği ile ilgili açıklamalarda bulunarak konuşmasına son verdi.

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim