1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Düşük Yoğunluklu Darbe Rejiminde Yaşıyoruz
Düşük Yoğunluklu Darbe Rejiminde Yaşıyoruz

Düşük Yoğunluklu Darbe Rejiminde Yaşıyoruz

AK Parti İstanbul Milletvekili adayı Prof. Dr. Mustafa Şentop yeni anayasanın artık kaçınılmaz olduğunu söyledi. Şentop, "Türkiye'de 27 Mayıs 60'tan beri 'düşük yoğunluklu darbe' süreci yaşanmaktadır. Değişen darbenin yoğunluk derecesidir" diyerek vesayet

A+A-

Röportaj: MURAT AKSOY

Geçtiğimiz hafta siyaseten en önemli tartışma konusu Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) verdiği talihsiz karar oldu. Karar iki gün sonra düzeltildiğinde geride 17 yaşında hayata veda eden bir genç ve tüm Türkiye'de sokaklara taşan bir öfke kaldı.

YSK krizi bize yeni anayasanın artık zorunluluk olduğunu hatırlattı. Çünkü 1982 Anayasası'nda yapılan değişikleri, ne yazık ki bu anayasanın ruhundan dolayı uygulamak çoğu zaman mümkün olamıyor. Giderek birbiriyle uyumsuz bir hukuki yapı ortaya çıkmaya başladı. YSK krizi bu uyumsuzluğun bir örneği oldu sadece.

Bu hafta Söyleşi-Yorum'da yeni dönemde sivil bir anayasaya Meclis'te katkı sunacak isimlerden bir konuğumuz var; hukukçu Prof. Dr. Mustafa Şentop. Kendisi AK Parti İstanbul Milletvekili adayı. Okuyucularımız Şentop'u Yorum sayfasındaki yazılarından tanıyacaklardır. Mustafa Şentop ile anayasadan siyasete, YSK krizinden vesayet sistemine kadar bir çok konuyu konuştuk.

 

Siz Türkiye'nin önde gelen hukukçularından birisiniz. Ve Türkiye'nin 12 Haziran sonrasında önemli gündem maddelerinden birisi de yeni anayasa. Siz ne düşünüyorsunuz yeni anayasa konusunda?

Türkiye'deki anayasa anlayışı ve bu anlayışla hazırlanan 1982 Anayasa'sı Türkiye'yi taşıyamaz haldedir. Bunun sebebini iki açıdan izah edebiliriz. Birincisi, aslında anayasacılık hareketleri, güçlü devlet karşısında ferdi korumak için ortaya çıktığı halde, bizde tam tersine bir mantıkla yola çıkılmıştır. Bizde devleti ferde karşı korumak esastır. Devlet dediğimizde de, özelde kastedilen, devlet ideolojisidir. Bu ideoloji 27 Mayıs 1960 Darbesi'yle birlikte inşa edilmiş olan "vesayetçi ideoloji"dir. Anayasanın adeta tek hedefi bu ideolojiyi milletin bütün fertlerine karşı korumak ve ülkenin her köşesinde hakim kılmaktır. Bu anlayış anayasacılık hareketlerinin çıkış felsefesine temelden aykırıdır.

İkincisi...

İkinci önemli sebep ise 1982 Anayasası'na mahsus bir anlayıştır. Mevcut anayasaya göre, anayasanın bir "söz"ü vardır, bir de "ruh"u vardır. Anayasanın her maddesi ve diğer hukuk kuralları, sadece "söz"e değil, anayasanın "ruh"una da uygun olmak zorundadır. Bu benim şahsi yorumum değil; bir anayasa hükmüdür. Anayasanın Başlangıç kısmında, açıkça, anayasanın hem sözü hem de ruhu olduğundan söz edilir. Bu durumda, anayasanın neresini değiştirirseniz değiştirin, ruhu bulunduğu için bir mesafe almak mümkün olmuyor. Bu iki sebeple anayasanın bir bütün olarak değişmesi, yepyeni bir anayasa yapılaması bir zarurettir. Bu zaruret yeni ortaya çıkmış değildir. Ancak Türkiye bu zarureti artık çok daha yoğun bir şekilde hissetmektedir; artık mevcut anlayış tahammül edilmez bir hal almıştır. Ayrıca anayasa değişikliğinin pratikteki gerekçeleri de mevcuttur.

Türkiye'deki anayasacılık geleneği neye dayanıyor?

Türkiye'de anayasalar darbe ürünüdür. Esaslı değişiklikler bile öyle. 12 Mart döneminde olduğu gibi. Milletin seçtiği temsilcilere anayasaya dokunma hakkı tanınmamıştır. Anayasaya dokunuşlar hep izinle olmuştur. 12 Eylül 2010 referandumu ile kabul edilen değişikliklerin büyük tartışmalar doğurmasının sebebi anayasa değiştirme geleneğinden sapmadır. Bu olumlu sapma, milletin temsilcilerinin icazetsiz anayasa değişikliği yapmasıdır.

Yeni anayasa ihtiyacından yıllardır söz ediyor. Neden kimse bu işe soyunmadı?

Bunun en önemli sebebi vesayetçi sistemin mevcudiyetini güçlü bir şekilde sürdürmesidir. Çoğu kimse Türkiye'de 27 Mayıs'ta, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de, 28 Şubat'ta askeri müdahale olduğunu bu müdahalelerden sonra da normal rejime dönüldüğünü zanneder. Benim kanaatim farklı. Türkiye'de 27 Mayıs 60'tan beri "düşük yoğunluklu darbe" süreci yaşanmaktadır. Değişen darbenin yoğunluk derecesidir. 1983'ten itibaren sivil demokratik rejime geçilmiş gibi görünse de askeri vesayet bütün kapsamıyla devam etmekteydi. Anayasayı değiştirmek ancak "vasi"lerin icazetiyle oluyordu. Bu sebeple herkes anayasa değişmeli, dedi, ama kimse değiştiremedi. 12 Eylül 2010 tarihi bu açıdan da bir reformdur. Milletin temsilcileri vesayeti reddederek anayasayı değiştirmiştir. İşte bu olay yeni bir anayasanın yapılacağının en önemli göstergesidir.

Yeni dönemde yapabilecek miyiz bu anayasayı?

Ben yeni bir anayasanın bu dönem yapılacağına inanıyorum. Az önce ifade ettiğim zaruret, artık önünde durulamaz hale gelmiştir. Nitekim 12 Eylül 2010 referandumu ile benimsenen anayasa değişiklikleri yeni bir anayasa hazırlamayı daha da önemli ve zaruri hale getirmiştir. Bir başka husus, önceden sadece teknik bir konu olarak görülen ve çoğu kimsenin haberdar olmadığı, ilgilenmediği anayasa meselesi, artık Türkiye'de sıradan vatandaşın ilgi alanına girmiştir. Köylere kadar anayasa konularını tartışabiliyoruz. Sıradan vatandaş anayasa işi ne olacak diye soruyor. Artık yeni anayasa meselesi halka mal olmuş bir meseledir. Kimse bu konuda sorumluluktan kaçamaz.

2007'de Ergun Özbudun başkanlığında bir komisyon bir taslak hazırlamıştı. Geçtiğimiz günlerde TUSİAD ve TESEV'in yeni anayasa için genel ilklerin ne olması gerektiği yönünde açıklamaları oldu. Ne düşünüyorsunuz bu çalışmalar hakkında?

Şüphesiz bu çalışmalar olumludur; siyasi hayatımız bakımından yararlı çalışmalardır. 2007'de AK Parti için hazırlanan taslak, aslında, partinin anayasa değişikliği konusundaki niyetini, samimiyetini de ortaya koyması açısından önemlidir. Anayasa değişikliği konusunda kararlılık mevcuttur, o tarihten beri. Ancak Türkiye öyle bir ülke ki, o taslağın başına geleni biliyorsunuz. Taslağın bir iki maddesi üzerinden karalama kampanyaları başlatıldı. Taslağı hazırlayanların niyetleri sorgulandı. Sonraki süreçte de kapatma davası geldi. Bence yeni anayasa 1982'yi hiçbir şekilde referans almayan bir anlayışla hazırlanmalı. Gerekçesini yukarıda anlattım. İkinci olarak, bu anayasa hazırlama sürecinde partilerin somut anayasa taslakları ile değil, genel ilkelerle ortaya çıkmaları daha doğru olur.

Neden taslak olmasın?

Çünkü somut taslak, tartışma ortamını büyük ölçüde bozmaktadır. Tartışmalar, somut maddeler, cümleler üzerinden yürütülüyor, meselenin özü kayboluyor. Bu açıdan, ben, TUSİAD'ın, TESEV'in yeni anayasa için sadece ilkeler ve bakış açıları açıklamalarının siyaset için olumlu ve yol gösterici olduğunu düşünüyorum. Çünkü siyasi partilerin de yapması gereken bana göre nasıl bir anayasa yapacaklarına ilişkin temel ilkeleri ortaya koymaktır. Tartışmalardan sonra metnin kaleme alınması teknik bir konudur. Anayasanın hazırlanma süreci ve bu süreçteki serbest tartıma ortamı ve katılım çok önemlidir.

Yani anayasa yapım süreci anayasadan daha mı önemli?

Yeni anayasada içerik kadar yapım süreci de önemlidir. Anayasanın yapım süreci anayasanın meşruiyeti açısından çok önemlidir. Türkiye'de herkesin katılacağı bir yapım süreci izlenmelidir. TBMM'de bulunan bulunmayan bütün siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, kendini bir sivil toplum kuruluşu adı altında ifade etmeyen gruplar ve kişiler, anayasa ile ilgili söyleyecek sözü olan herkes yapım sürecine katılmalıdır. Bunun hukuki formülleri bulunur. Önemli olan Türkiye'de yaşayan herkes yeni anayasada kendinden bir şeyler bulabilmelidir. Anayasayı benimsemeli, onu sahiplenmelidir.

Böyle bir sürecin izlenmesi anayasa yapım süresini de uzatmaz mı?

Fazla uzatmayacağı kanaatindeyim. Ama hedefimiz bir an önce elimizde yeni bir anaya olsun, şeklinde olmamalı. Herkesin benimsediği yeni bir anayasa olsun, hedefi daha doğru. Bunu sağlamak için birkaç ay feda edilebilir.

Yeni anayasanın temel ilkleri ne olmalı?

Yeni anayasa, anayasa hareketlerinin ortaya çıkışı sırasında benimsenmiş olan temel felsefeye dayanmalıdır: Anayasa, kişileri devlete karşı koruyan, kişilerin temel hak ve hürriyetlerini korumayı esas alan metindir. Bizde ise tam tersi olmuştur. Anayasalar devleti, resmi ideolojiyi koruyan metinler olmuştur; "kişi" ve temel haklar daima arka planda kalmıştır. İkinci husus, yeni anayasa özgürlükçü olmalıdır. Özgürlükleri devletler kişilere bahşetmiş değildir; özgürlüklerin kaynağı anayasalar değildir. Özgürlükler devlet öncesi, anayasa öncesi bir meşruiyete sahiptir. Anayasalar sadece hak ve özgürlüklerle ilgili düzenlemeler yapar. Bu düzenlemeler de hak ve özgürlüklerle ilgili temel esaslara aykırı olamaz.

Bir başka husus, yeni anayasa demokratik yapının güçlendirilmesi esasına oturtulmalıdır. Seçilmişler son söz ve karar sahibidir. Zira egemenlik millettedir; millet adına egemenlik yetkisini milletin seçtikleri kullanır. Atanmışlar iktidarın ortağı olamaz. 1982 Anayasası'nda bu açıdan yer alan çarpıklıklara yeni anayasada yer olamaz. Son olarak şunu da eklemeliyim. Yeni anayasa kolay anlaşılır ve kısa olmalıdır. Anayasanın muhatabı millettir; anayasa milletin rahatlıkla anlayacağı kısa ve kolay bir hukuk metni olmalı. Mevcut anayasadaki karmaşıklık, metni açıklıktan ve kesinlikten uzak kılmak için tercih edilmektedir. Anayasayı anlamayı sadece mahkemelerin ve hukukçuların tekeline bırakmak yanlıştır. Anayasa kavramının özüne de aykırıdır. Anayasanın muhatabı millettir, milletin anlayacağı bir anayasa yapmak gerekir.

Hukukçu olarak son YSK krizi hakkında ne düşünüyorsunuz?

YSK'nın kararıyla ortaya çıkan kriz incelenmeye değer. YSK ilk verdiği kararı neden verdi, daha sonra neden karar değiştirdi, tam olarak anlayabilmiş değilim. Son kararına etkili olan bilgi ve belgeleri ilk kararı verirken de temin edebilirdi. Neden böyle bir yol izledi? Yine bağımsız adayların veto edilmesiyle ilgili olarak olağanüstü tepki gösteren çevrelerin tepkisi de çok abartılı idi.

Ama seçime giremeyeceklerdi...

Henüz hukuki süreç sonuçlanmamıştı. Çünkü YSK kararı ilk karardı ve itiraz imkânı var. Birden, bu kadar abartılı bir tepki de anlamlı geldi bana. Hele hele YSK'nın kararı bu eylemlerle bir şekilde alakalı olarak değişmiş ise, bu da çok vahim. YSK hukukun gereği neyse onu yapmalı; sonra da arkasında sonuna kadar durmalı. Hukuka olan güveni sarsmamak lazım. Hele YSK yakın zamanlara kadar kolay kolay eleştiri almayan bir kurumdu. Seçimlerle ilgili ciddi hiç bir şaibe olmadı. Bu itibarı ve güveni sarsmaya kimsenin hakkı yoktur.

Sanki YSK krizi bize vesayetçi kurumları yeniden hatırlattı. Ne dersiniz?

Bana da hatırlattı. Böyle bir arka planın olmadığına inanmak istiyorum.

Hukukçu olarak hukukumuzda gördüğünüz en önemli sorun nedir?

Hukuk sisteminde çok ciddi esaslı sorunlar var. Bunların bir kısmı hukuk kuralları, kurumlarıyla ilgili. Bir kısmı ise hukuk kültürü ile ilgili. Hukuk sisteminde adalet üretimi bir yemek yapmak gibidir. Hem malzeme, hem de aşçılık önemlidir. Ama aşçı her zaman daha önemlidir. İyi bir malzemeden kötü aşçı iyi yemek yapamaz. Ama iyi bir aşçı, kötü malzemeden de iyi bir yemek yapabilir. İyi aşçı, doğru bir kültürle yetişir. İyi hukukçuların eksikliği hukuk kültürüyle ilgili bir sorun bizde. Hukukun hayatımız içindeki yeriyle ilgili algıda sorun var. Hukuk, siyasi ve ideolojik hedefler için bir araç olarak görülüyor. Halbuki hukuku bizatihi, üstünlüğüne inanılan bir değerler sistemi olarak görmek lazım. Bu olmadıkça, hukuka saygı ve hukukun üstünlüğü ilkesi gerçekleşemez. Sorunlar çok, ama Türkiye bunları aşacak güce ve birikime sahiptir.

Ergenekon Davası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ergenekon davası Türkiye tarihinin en önemli davasıdır. Böyle bir davanın kapsamı, davalıların irtibatları ve ilişkileri, hukuk sisteminin olağan yargılama süreçleri için hazırlanmış kuralları ve başka birçok sebeple Ergenekon davasında sorunlar yaşanabilmektedir. Bunların yargılamanın çeşitli safhalarında düzeltildiğini de görüyoruz. Türkiye'de genel olarak yargının işleyişi ile ilgili sorunların Ergenekon davasında da bulunduğunu söylemek mümkün. Kamuoyunun gözü önünde cereyan ettiği için yargılama süreci, hatalar daha çok göze batıyor. Bütün tartışmalar, bu davanın özü hakkındaki fikri gölgelememeli. Ergenekon davası hukuk dışı örtülü bir devlet yapılanmasının tasfiyesini amaçlamaktadır. Süreci kolaylaştıracak hukuki adımlara da ihtiyaç var. Bunların gerçekleştirilebileceği kanaatindeyim. Bu davada çok önemli bir husus var. Bu tür davalar kamuoyu önünde yürümektedir. En önemli ihtiyaç bilgi ihtiyacıdır kamuoyu açısından. Bunun yeterince karşılanmadığı kanaatindeyim. Doğru bilgiler verilmediği sürece ortalıkta yanlış bilgileirn ve yorumların dolaşmasının önüne geçilemez. Yargılama süreçleriyle ilgili olarak kamuoyunu yeterli ölçüde bilgilendirmenin yolu bulunmalıdır. Savcılıklar veya mahkemeler için bir nevi "sözcü"lük ifa eden görevliler istihdam edilebilir. Bu tür davalarda kamuoyunun da ikna olması çok önemlidir.

Uzun tutukluluk süreleri eleştiriliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Türkiye'de tutukluluk süreleri zaten uzundur. Ocak 2011 itibarıyla tutukluk sürelerine dair kanuni üst sınır uygulaması başladı. Ne tür tartışmalar yaşandığını hatırlıyoruz. Tutukluluk süreleri tek başına tartışılırsa doğru bir noktaya varamayız. Topyekün yargı sisteminin işleyişi ile ilgili tartışmaların içindedir bu konu. Ancak şunu belirtmek lazım, tutukluluk bir ceza değildir, bir tedbirdir. Kural değil, istisnadır. Öbür taraftan ise, bir yargılamanın sağlıklı şekilde yürütülmesi için, özellikle sanıkların delil karartmasının önüne geçilebilmesi için gerekli bir tedbirdir. Bu dengenin, objektif bir şekilde, hak ihlallerine yol açmayacak şekilde kurulması lazım. Yine bu konuda her münferit olayın ayrı ayrı bilinip değerlendirilmesi de gereklidir.

Siyasete giren bir akademisyen olarak biraz kendinizden bahseder misiniz?

İstanbul Hukuk Fakültesi'ndeki öğrencilik yıllarımızdan itibaren Türkiye meseleleri ile ilgilenmekteyim. O dönemin şartları içinde dergi çalışmalarımız da olmuştu. Üniversiteye intisap ettikten sonra da, akademik çalışmaların yanında, memleket meseleleriyle ilgili yazmayı ve konuşmayı önemli bir görev olarak addettim. Bunların çeşitli bedelleri var Türkiye'de. Bu bedelleri göze almadan yola çıkılmaz. Ama hayatınızı idealler için yaşamaya kararlıysanız bunların pek bir önemi de yoktur. Akademik çalışma alanım aslında Hukuk Tarihi. Anayasa hukukçusu nitelendirmesi, kamuoyunda anayasa tartışmalarıyla ilgili görüşlerimden dolayıdır. Bu nitelendirmeyi isabetli bulan anayasa hukukçuları da var. Ama teknik olarak çalışma alanım anayasa hukuku değil. Şartlar anayasa hukukuyla uğraşmamı zaruri hale getirdi. Gerçi akademik hayata başlamak istediğimde ilk başvurum anayasa hukuku alanına idi. 90'lı yılların başlarında, çok daha sıkı bir ideolojik yapı vardı üniversitelerde. Anayasa hukuku alanında başlayamadım. Hatta hukuk tarihinde göreve başlamam bile sorunlu olmuştu İmam Hatip mezunu olduğum için.

Siyasete girmeye nasıl karar verdiniz?

Siyaseti sadece bir parti çatısı altında yapılan faaliyet olarak görürsek siyasete yeni giriyorum. Ama siyaseti daha geniş anlamda, Türkiye'nin siyasi konularıyla alakadar olmak, düşünmek, konuşmak, yazmak olarak kabul edersek, o zaman aslında siyasetin içinde olduğumu söyleyebiliriz. Hele son on yıldır Türkiye'de birçok konu siyasetle hukukun kesiştiği zeminlerde tartışılmaktadır. Bu bakımdan hukukçular bir bakıma siyaset konuşmak zorunda kalmaktadır. Buna ilaveten ben on yıldan fazla bir zamandır, Türkiye meseleleri üzerine konuşup yazmaktayım. Bir anlamda siyasetin içindeydim.

Şimdi pratik siyasete giriyorsunuz...

Evet. Şimdi "hariçten gazel okumak" yerine bilfiil içinde olmayı seçmiş bulunuyorum. Siyasi görüşlerim itibarıyla AK Parti'ye yakın bir geleneğin içinden geliyorum. Ama özellikle AK Parti'nin son dönemindeki performansı, Başbakanımızın ortaya koyduğu idealler ve hedefler AK Parti içinde siyaset yapmayı kaçınılmaz hale getirmiştir. Yeni Türkiye'nin kuruluşuna katkı için siyasetteyim.

Şu ana kadar yaptıklarınızla daha etkili değil miydiniz?

Yazmak ve konuşmak da çok önemli bir eylemdir. Hatta bazen aktif siyasetin içinde olmaktan daha da etkili ve önemli hale gelebilmektedir. Ama bazen de aktif siyasetin içinde olmak daha önemli hale gelmektedir. Bu belki kişisel bir tercihtir, bir değerlendirmeye dayanmaktadır. İsabetini zaman içinde göreceğiz. Ama benim kanaatim, kendimle alakalı olarak, aktif siyaset içinde olmak bugün için doğru bir tercih.

Neden?

Kanaatimce Türkiye çok önemli bir sürecin başında. Anayasa yapımı süreci sadece bir kanun metni yapma, değiştirme işinden ibaret değildir. Anayasa bir devlet ve siyaset anlayışının somutlaştığı bir hukuk metnidir. Devlet ve siyasetin soyut hali anayasa, anayasanın somutlaşmış hali devlet ve siyasettir. Bu önemli süreçte, yapılanlara sadece konuşarak ve yazarak değil, sürecin içinde bizzat bulunarak, sürece katkıda bulunarak daha doğru bir iş yapmış olacağımı düşünüyorum. Sayın Başbakanımızın da bu yönde bir teklifleri oldu, aktif siyasete katılmama dair bir teklif. Ben de buna hayır deme hakkımın bulunmadığını düşündüm.

YENİ ŞAFAK

HABERE YORUM KAT