Durdurun Treni, İstasyonda İnecek Var!

02.12.2009 22:32

Mustafa Atav

İsmini anmayayım…

Bir zat-ı muhterem için çoktandır mehdilik iddiasında bulunuyor rivayeti almış başını gidiyor. Bir TV programında soruyorlar kendisine; “Sahi sizin böyle bir iddianız var mı?” diye…

“Ne münasebet efendim, kesinlikle öyle bir şey söylemedim. Hem mehdinin mehdilik iddiası ol-a-maz. Ama ne yaparsınız ki mehdiyi tarif eden alametlerin birçoğu bende var(!)…

Boy, pos, geniş omuz bende; alnım açık, mühür derseniz hakeza… İlim/bilim olduğunu söylemeye bile hacet yok. Dünya dolusu kitap, sanal âlemde hizmet veren siteler; radyo ve televizyon programları, dünyanın dört bir tarafında verilen konferanslar, en ciddi Darwinci ilim adamlarıyla yapılan panel/tartışmalar ortada”…

Harfi harfine olmasa da verilen bu cevaptan ne çıkarırsınız bilmem, size kalmış…

                                                 …?!!...

Mehdinin kelime anlamı hidayete erişmiş, doğru yolda olan, kendisine Allah tarafından doğru yol gösterilen; Istılahi anlamda ki karşılığı da, beklenen kurtarıcı, adalet sağlayıcı, zulmü, işkenceyi, günahı vs. engelleyici şahıs demektir.

Kelime anlamından yola çıkarsak bugün her Müslüman birer mehdidir, genel kabul budur ve kendi adımıza söylersek buna itirazımız da yoktur.

Ama ıstılahi karşılığı üzerinde bir hayli tartışmalar olduğuna ve elan da devam ettiğine göre orada durmak gerektiğini söylemeden geçmeyelim.

Açarsak; ümitsizliğe düşüldüğünde, zalim, baskıcı iktidarların zulmüne maruz kalındığında; istila, sürgün, işkence tehdidiyle karşı karşıya kalındığında kurtarıcı beklemek insanlığın âdetinden ve zaten sosyal psikolojiye konu olan bir durum…

Sadece Kur’an’ı, sahih geleneği referans alanların iddiasına göre mehdi tasavvuru başka din/kültürlerden iktibas/transfer edilmiştir ve yerli yerinde çok doğru bir iddiadır. Fakat ehl-i şia olmak üzere, ehl-i sünnet âlimi olarak bilinenlerin kahir ekseriyetine göre de, geleneğin içinde hüsn-ü kabul görmüş hadisler nedeniyle onun geleceğine inanıp inanmamak itikadi bir mesele olarak telakki edilmiştir… Aslında, işi bilen tefsir uzmanlarının açıklamalarına bakılırsa Kur’an’da tartışılan anlamda özel bir isim yoktur ama bazı ayetler, öyle olsun isteniyor ya, zorlanarak adeta ona hamledilir...

Yani yeryüzünde adalet sağlayıcı, insanları zulüm ve işkenceden kurtarıcı, yeni bir çığır açıcı, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarıcı bir Mehdi’nin geleceğine inanmak Müslümanlığın neredeyse şartlarından biridir, aksi ise malum!

                                                …?!!...

Bilenler bilir, geçmiştekileri bıraktık, halen tasavvuf/tarikat kültürünü ihya ve inşa etmeye devam eden bir dolu velimiz/pirimiz/şeyhimiz var bizim. Kimse üzerine alınmasın, hatırlatmak kabilinden dediğimiz her şey. Alın okuyun onların yazdığı söylenen kitapları veya biyografilerini, harikulade olayların müsebbibi olduklarını görürsünüz. İnanmazsanız sanal âlemi gezinin şöyle bir… Onlara ait sitelerde neler anlatılır neler!

Daha da inanmazsanız gidin tanışın onlarla veya onlara tabi olanlarla ve konuşun ondan,bundan,şundan.. Kalplerden geçeni bilmek, bulunulan yere bereket yağdırmak, hastalıklara şifa olmak, münkiri imanlı kılmak, dar zamanda yetişmek, zor zamanda kurtarıcı olmak ve daha bir dolu kerametler sıradan, rutin işlerdir onlar için; öyle söylerler, öyle yazarlar. Hele bir, “Yok öyle!” deyiverin de görün Allah için, Muhammed aşkına, Din, İslam adına ötekileştirmek nasıl olurmuş! Daire dışına çıkarmak, ladini boyuta indirgeyivermek, zavallı, inkârcı, ifsad edici, münkir, zındık, nankör, fasık vs. nevinden ne varsa, nasıl olunurmuş bir görün…

Hani derler ya; “Şeyh uçmaz, mürid uçurur” diye bir şey, işte o minvalde gelişir her şey. Uçurulanlar, konuşulduğunda tevazu gösterseler de, neredeyse “ne yaparsınız ki bir takım alametler ben de var” demekten de geri durmazlar…

Tarikat usulünden, şeyh-mürid ilişkisinin nasıllığından birkaç şey hatırlatalım

“Şeyhinin karşısında, gassalın önündeki meyyit gibi olacaksın; sormayacak, sorgulamayacaksın; şeyhini içki içerken, hırsızlık yaparken, başka kadınlarla oynaşta ve daha bir dolu kötü işler yaparken görsen dahi suizan etmeyeceksin; çünkü o gördüklerin seni denemek, seni imtihan etmek içindir” vs.vs.

Öyle ya keramet için;”a-Şeyhin keramet gösterdiğini kendi de bilir, halk da bilir… b-Kendi bilir ama halk bilmez… c-Halk bilir, fakat kendi bilmez… d- kendi de bilmez, halk da bilmez.”gibi ucu açık şeyler söylenirse müridin daha ne yapması beklenebilir ki?

                                               …?!!...

Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş…

Ne yaparsınız ki bizim kültürümüzde “Hızır” diye bilinen yaşam suyu (ab-ı hayat) içmiş, ölümsüz bir kişiliğin varlığına dair bir inanç söz konusudur… Nasıl oluyorsa artık, İlyas peygamberle Hızır’ın buluşmasının sembolize edildiği bu gün, hala birçok yerde vakti geldiğinde olabildiğince coşkuyla kutlanır. Sankisi biraz fazla mı bilmem ama ne hikmetse içerik ve şekil olarak da Nevruz kutlamalarına benzer…

Geleneğimizde “ulu” kişileri yâd etmek, onlara sığınmak, onlardan istimdat etmek, onlara dua etmek, onlardan bir şey istemek, onları hem bu dünya için ve hem de ahiret için şefaatçi olmasını beklemek ve tabii ki onlara bu şekliyle olağanüstülük, harikuladelik yüklemek genel kabul görmüş bir inanç biçimidir.

Ne yaparmış Hızır? Sıkışınca naçar/çaresiz “kul” a yetişir, derdine merhem olur, musibetlerden kurtarır ve felaha erdirirmiş!

Demek ki bir gerçeklik var ve o yüzden “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş” diye bir kabul oluşmuş(!)…

                                              …?!!...

Yakın tarih ve kahramanları(!) artık sorgulanıyor. İyi niyetli yorumculara göre bu önü alınamaz bir süreçtir. İttihat ve Terakki zihniyetin şimdiki uzantısı kabul edilen Gladyo/Ergenekon gibi derin yapılanmalarda aktif rol alan asker ve siviller ve tabii ki bunlara finans sağlayan kesimler diken üstündeler… Herkesin yakından izlediği gibi, neredeyse haftada bir yazılı belge, ses kayıtları, video görüntüleri bir bir medyaya servis ediliyor. Daha dün heybetlerinden yanlarına varılamayan kuvvet komutanları bugünlerde sorguya çağırılıyorlar. Anlı şanlı gazeteciler, yüksek rütbeli subaylar vs. tutuklanıyorlar. Ve bu arada bazıları ne hikmettir bilinmez, rivayet odur ki intihar ediyorlar…

(Derin)Devlet-Ordu ilişkisi değil artık konuşulan, hükümet-ordu ilişkisi ve ordunun siyasetten elini ayağını çekip asli görevine dönmesi…

Ve medyanın ülke siyasetini manipüle eden gücünün kırılması; yargı/hukuk sisteminin adaleti sağlayıcı işlevinin hatırlatılması ve yine ideolojilerden arındırılması gündemde artık… Son Danıştay kararına, yani Danıştay üyelerinin geliştirmeye çalıştığı direncin inadına böyle…

Ordu, hukuk, medya üçgeninde dengeler bozuldu… Eski beşli çete üyelerinin, Ergenekon dolayımında gerçekleştirilmiş tutuklamalardan olsa gerek, sesleri hiç çıkmıyor desek yeridir… Arada bir kendilerine üye olan işçi ve memur ve patronların haklarını arama adına olsun, ekonomik gidişatı eleştirmek adına olsun eylem yapsınlar artık; ne de olsa sendika ve derneklerin amacı malum kesimlerin haklarını savunmak(!)…

Peki, süreci bu denli övgüye mazhar kılacak şekilde geliştiren parti hangisi?

El cevap, AKP…

Peki, iktidarın başında tüm azamet ve karizmasıyla yer tutmuş olan kim?

El cevap Başbakan R.T.Erdoğan…

Allah için haklarını, hakkını teslim edelim, değil mi?

Adalet adına, özgürlük adına; mağdurun, mazlumun, hakkı gaspedilmişin adına iktidar(!)  koltuğunda, hem de kelle koltukta, kefen yedekte mücadele eden o,ne dememiz gerekir ki?

Soralım: Mehdi,veli,Hızır kimdir;nedir,ne değildir?!!

                                                …?!!...

Ama durun şimdi!

Kafama takılan bir şeyler var benim!

Biz yıllar evvelsi siyasetten, demokrasiden, herhangi bir siyasi partiden, herhangi bir siyasi parti liderinden bu denli olumlu bahsetmiyorduk…

Ne oldu bize?

Gına mı geldi, yorulduk mu?

Yoksa dün bildiklerimiz ve düşündüklerimiz yanlış mıydı?

Olabilir efendim ama biz böyle demiyor, böyle konuşmuyoruz, bilgi ve düşüncelerimizin kritiğini yapmıyoruz ki!

Dilimiz lal oldu desem, değil; çok şükür konuşuyoruz ama nece konuşuyoruz ki?

Yatıyoruz Tayip Erdoğan karizması, kalkıyoruz, tayip Erdoğan’ın azameti…

Yazılıp çizilenler ve konuşulanlara bakılırsa aramayın mehdiyi orda burda…

Adını bir mehdi koymadığımız, kendisine bir şeyh, bir Hızır demediğimiz kaldı…

Deyiverelim efendim ne çıkar!

Sahi biz niye uzak duruyoruz AKP’den, güdümlü siyasetten?

Katılıverelim gitsin!

Gladyo, Ergenekon, ordu, hukuk, medya görece gündemler ama bizim sahici gündemlerimiz olmuşlar da haberimiz yok!

Böyle miydik biz? Biner miydik her trene? Olmadı takılır mıydık çuf çuf niyetine, sureta lokomotif olmuşların peşine?

Birileri kıssaların, mucizelerin vakiliğini tartışıyor diye rasyonalist olmuş, akılcı olmuş, nahak yere suçlayıp duruyoruz ama reelpolitik adına biz rasyonalist olmuşuz da haberimiz yok!

Mucize bu başka bir şey değil, inkâr eden varsa beri gelsin!

Kim düşünebilirdi ki dün demokrasiyi yeden yere vuranların, laik/demokratik/parlamenter sistemi küfrün icadı olarak görenlerin; verili, güdümlü siyasetle politika yapılamayacağını, olsa olsa onun yararına hizmet edileceğini iddia edenlerin etki altında kalacağını?

Kim tahmin edebilirdi ki dün onlardan kendini farklı görenlerin, onlara benzemenin kendisine ihanet sayılacağını söyleyenlerin, sonrasında “bu işler aslında böyle de oluyormuş”  iddiasında bulunacaklarını!

AKP’nin yanlış politikalarını eleştirmenin, Başbakanın söylemlerini tenkit etmenin haksızlık sayılacağını gördük ya, değmeyin gitsin!

Nankör değiliz, kör, sağır, dilsiz hiç değiliz!

Ama sanki Allah’ın adaleti yeryüzünde malum parti ve şahısların elinde tecelli etmiş gibi, mağdur, mazlum, fakir/fukara, garip/guraba kalmamış gibi, bizim Gladyo/Ergenekonla, ordu içindeki bir takım cuntacının sorgulanıyor olmasına dönük haberlerle yatıp kalkacağımızı zannetmek hiç olacak iş değil!

Ne o, yoksa çevremizde malum siyasetin dışında ama hayatın içinde olan bitenleri görmüyor muyuz?

Üç kuruş paraya onaltı saat köle kılınanlardan, yok paraya doktor, bıçak parası; ameliyat sarf malzemesinin, medikal gereçlerin parasını, olmadı rüşvet/bahşiş vermeye zorlananlardan, hiç parayla ömrünün son demlerini sefilâne bir şekilde geçiren emeklilerden, zor şartlarda öğrenim gören öğrencilerden; öğrenim ve çalışma hakları ellerinden alınmış bacılarımızdan, genç yaşta sigortalı olma amacıyla köle olmaya iteklenmiş ve güvenlikten yoksun yerlerde ölüme koşturulan gençlerimizden; sokaklarda evsiz-barksız,  aç-sefil yaşayanlardan ve daha bir dolu olumsuzluklardan haberimiz yok mu?

Var da, malum sebepler yüzünden mi onlardan bahsetmeyi, iktidarın ve bilhassa Başbakan’ın yüzüne vurmayı erteliyoruz?

Hastanın derdi hastalığı, yoksulun derdi yoksulluğu, açın derdi açlığıdır… İşsizin derdi iş, evsizin derdi evdir, evlenmektir. Onlara ne malum olaylardan, onlara ne cuntacılardan vs.den; hem ne yapabilirler ki, sürece nasıl müdahale edebilirler ki o garibim insanlar?

Bu denli derdi olanlar beş veya dört yılda bir veya kaç yıldaysa artık verdikleri oyla mı değiştirecekler süreci? Zaten çalışmaktan, zaten koşuşturmaktan, zaten zamanlarının çalınmışlığından, zaten fakir fukaralığına yanmaktan düşünecek mecalleri kalmamış; nasıl düşünsünler, nasıl sorgulasınlar ki olan biteni?

Hz. Ömer’in adaletini diline dolayanların, dağdaki garibin tenceresinde ne kaynadığını bilmemenin görevden azledilmeyi gerektirdiğinin altını çizenlerin toplumları bu şekilde manipüle etmesi ne kadar adildir?

Yarını bilmem, henüz adalet de yok, kalkınma da yok?

Profesyonel illüzyonistler gibi Ergenekonla, bilmem ne kafesi ile göz boyamasın iktidar ve Sayın Başbakan.

Zaten yapılması gerekenler yapılmalı, zaten olması gerekenler olmalı değil mi?

Marifet mi şimdi yapılanlar, iktidar olmanın, muktedir olmanın gereği değil miydi ne yapılıyorsa artık?

Ölçüleri Demirel, Ecevit mi? Yoksa M. Yılmaz, Çiller mi? Onların icraatlarına göre mi mevcut iktidarı sorgulayacağız?

Hakkı teslim edelim ama haksızlığı da görelim…

Sahi, şu mehdi, veli, Hızır kavramlarının anlamları üzerine yoğunlaşsak biraz, bakalım ne olacak?

Neymiş efendim, şeyh uçmaz mürid uçururmuş!

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim