1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Dünyayı Kurtaracak Formül
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Dünyayı Kurtaracak Formül

A+A-

İki cihan harbine tanıklık eden, yeryüzünü cehenneme çeviren savaşlara, devletlerin ve orduların ölçüsüz ve sınırsız silahlanmalarına ve kitle imhâ silahlarına insanlığın ortak vicdanını harekete geçirmek amacıyla dikkat çekmek isteyen Almanya doğumlu ve İsviçreli Yahudî bir fizikçi olan Albert Einstein (1879 – 1955), “Gün gelecek, savaşlar tekrar ilkel çağlarda olduğu gibi sadece ok ve yay kullanılarak yapılacak” diyordu.

20. yy’ın yetiştirdiği en değerli bilim adamlarının başında gelen Einstein’in insanlık âleminin ortak vicdanı adına duyduğu kaygıyı bugün barış, adalet ve daha yaşanılır bir dünyadan yana olan milyonlarca insan duymaktadır. Hakikaten bir yandan akıl almaz ve sınır tanımaz bir silahlanma yarışı sürmekte, en gelişmiş kitle imha silahlarıyla yıllarca süren savaşlar yapılmakta, Hiroşima, Nagasaki, Katyn, Hama, Halepçe, Srebrenitza ve son olarak Gazze gibi katliâmlar yapılmakta, atom, napalm, fosfor ve misket gibi bombalar kullanılmakta, bir yandan da her türlü ırkçılık, düşmanlık, adaletsizlik ve sosyo – ekonomik eşitsizlik hüküm sürmekte, bir avuç mutlu azınlık binbir türlü refâh ve zenginlik içinde şaşaalı bir hayat sürerken milyonlarca insan açlıktan ölmekte, yeryüzü ve üzerindeki insan ve hayvan nesli, bitkiler, sular yok edilmektedir.

İnsanoğlu, insanın yaratılışından kaygı duyan ve bu kaygıyı Allâh’a karşı dile getiren melekleri sürekli olarak haklı çıkarmaktadır:

 “Hani Rabbin meleklere ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti. Onlar da, ‘Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah) ‘Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim’ dedi.” (Baqara, 30)

Bir grup tarihbilimci üşenmeyip birkaç yıl önce ilginç bir araştırma yapmışlardı. M. Ö. 2000 yılından başlayıp günümüze kadar, yani insanlık tarihinin son 4 bin yıllık uzun zaman süresinde toplam ne kadar süre yeryüzünde hiç savaş olmadığını, dünyanın ne kadar zamanı savaşsız bir şekilde, barış içinde geçirdiğini araştırmışlardı. Ortaya çıkan sonuç gerçekten korkunç ve dehşet vericiydi. Dünyanın son 4 bin yıllık tarihinde hiç savaş olmayan süre ne kadar, biliyor musunuz? 11 yıl. Evet, yanlış okumadınız; son 4 bin yıllık tarihimizin sadece 11 yılını savaşsız geçirmişiz, sadece 11 yıl barış içinde yaşamışız. Korkunç birşey bu, ama gerçek; insanoğlunun, “bozgunculuk çıkaran ve kan döken” insanın gerçeği, bizim gerçeğimiz. İşte tam da bu noktada, filozofun şu veciz sözünü hatırlıyoruz, ister istemez: “İnsan, insanın merhametine terk edilemeyecek kadar değerlidir.”

Peki, savaşsız, zûlümsüz, kötülüksüz bir dünya mümkün müdür? Barış içinde bir yaşamın hüküm sürdüğü, adaletin, sevginin, hoşgörünün, kardeşliğin hâkim olduğu bir dünyanın gerçekleşme şansı hiç mi yoktur?

Vardır. Savaş, yıkım, cinayet, inkâr, isyan, adaletsizlik, kavga, zûlüm, haksızlık, baskı ve yasak ile dolu olan sicilimize rağmen, bütün yerküresini kapsayan bir huzur, barış ve adalet ortamını hiç yaşamamış ve tecrübe etmemiş olmamıza rağmen, bunun gerçekleşme olasılığı yine de vardır.

Bu muazzam hayâli gerçekleştirmek için fazla da birşey gerekmiyor aslında. Bunu başarabilmenin bir formülü var; 3 maddelik bir formül bu. Evet, sadece 3 şey gerekiyor bunun için. Bu 3 şeyi yeryüzüne hâkim kılabilirsek, bu muazzam hayâl kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktır.

Dünyanın ve insanlık âleminin kurtuluşu olan bu 3 maddelik formül şudur:

1 – Vahdaniyet: Yalnızca tek Yaratıcı’ya inanmak, Allâh’ın birliğini kabul etmek. Allâh’tan başka ilâh olmadığına inanmak, O’na şirk koşmamak. Kula kulluk etmeyi reddedip yalnızca Allâh’a kulluk etmek. İnsanın hevâ ve hevesine dayanan beşerî kanunları ve ideolojileri reddedip, yalnızca Allâh’ın koyduğu kanunları kabul etmek. Allâh’tan başka mâbud, Allâh’tan başka yasa koyucu, Allâh’tan başka hüküm veren olmadığına, olamayacağına inanmak.

2 – Adalet: İnsanlar arasında adil olmak, adaletle hüküm vermek. Cezayı da mükâfatı da insanların kimliklerine göre değil, âmeline ve yaptıklarına göre vermek. Kendin için istediğin bir hakkı (özgürlük, zenginlik, mutluluk, vatan, devlet, bayrak, dil) başkası için de istemek. Bütün bunları “ama”sız, “fakat”sız olarak kabul etmek; araya hiçbir koşul, şart ve engel koymadan rıza göstermek. Allâh’ın verdiği nimetleri, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini insanlar ve toplumlar arasında adil bir şekilde dağıtmak. Paylaşmak, paylaşımcı olmak.

3 – Barış: Savaş değil, barış istemek. Irkçılık, millîyetçilik / ulusalcılık / kavmiyetçilik, sınıfçılık yapmamak. Hangi dînden ve hangi mezhebden olursa olsun, hangi ırktan, hangi kavimden, hangi etnik kökenden gelirse gelsin ve hangi dili konuşursa konuşsun, hangi coğrafyanın, hangi ülkenin insanı ve hangi sosyal sınıftan, hangi cinsiyetten olursa olsun, barış içinde yaşamak. Karşılıklı hoşgörü, sevgi ve saygı içerisinde olmak. Farklı inanç, düşünce ve etnisiteler arasında kardeşliği tesis etmek, kin ve nefret duygularını ortadan kaldırmak. Herkesin herkesin itikadına, fikrine, yaşam tarzına, toplumbilimsel örgüsüne, gelenek ve göreneklerine, hayat tarzına ve giyim kuşamına saygı göstermesi.

3 maddelik bu formül, yaşlı ve bir o kadar da dertli olan gezegenimizi kurtaracak yegâne formüldür. Dünyayı ve insanlık ailesini kurtaracak reçete budur.

Şimdi bu maddelerin üzerindeki kapağı birer birer açarak bu haftaki sohbetimizi sürdürelim:

YALNIZCA ALLÂH’A KULLUK ÖZGÜRLÜĞE GİRİŞ KAPISIDIR

“Tek Tanrı” inancının özelliği, Allâh’tan başka yaratıcı, Allâh’tan başka ilâh olmadığına inanmaktır. Allâh’a ortak koşmak ve birden fazla ilâha inanmak “şirk” olarak nitelenmiş ve red edilmiştir. Kâinatın ve kâinatta var olan her şeyin, dünya ve âhiret hayatının ancak bir yaratıcısı olabilir. O da Allâh (cc)’tır.

 “Allâh’tan başka ilâh yoktur. Şüphesiz Allâh, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Al-i İmrân, 62)

 “Şu halde bil; gerçekten, Allâh’tan başka ilâh yoktur. Hem kendi günâhın, hem mü’mîn erkekler ve mü’mîn kadınlar için mağfiret dile. Allâh sizin dönüp dolaşacağınız yeri bilir, konaklama yerinizi de.” (Mûhâmmed, 19)

 “İşte Râbbiniz olan Allâh budur. O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır, öyleyse O’na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir.” (En’âm, 102)

“Şüphesiz sizin Râbbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip çeviren Allâh’tır. O’nun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Râbbiniz olan Allâh budur, öyleyse O’na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?” (Yunus, 3)

Allâh’tan başka ilâh olmadığına inanmak, Allâh’tan başka yaratıcının bulunmadığını kabul etmek, yalnızca Allâh’a kulluk etmeyi, Allâh’ın dışındaki bütün güçlere kulluğu reddetmeyi gerektirmektedir. Zira, mâdem ki bizi yaratan O’dur, mâdem ki yegâne ilâh Allâh’tır, o halde sadece ve sadece Allâh Tebareke we Teâlâ’ya kulluk edilmesi gerekmektedir. Allâh’ın dışındaki her şey “Allâh tarafından yaratılmış” olduğundan, yani “kul” olduğundan, Allâh’tan gayrisine kulluk etmek “kula kulluk etmek” olacaktır.

“Yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.” (Fatiha, 4)

“Ben insanları ve cinleri yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyât, 56)

“Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır.” (Nûr, 55)

 “Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir; artık yalnızca bana ibadet edin.” (Ankebut, 56)

“De ki: ‘Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda ortak (olan) bir kelimeye (Tewhîd’e) gelin. Allâh’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allâh’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Râbler edinmeyelim.’ Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şâhîd olun, biz gerçekten Müslümanlar’ız.’” (Al-i İmrân, 64)

“Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Size Râbbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını) eşyasını değerinden düşürüp eksiltmeyin ve düzene (ıslaha) konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın. Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız.” (Ârâf, 85)

“Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.” (Ârâf, 59)

“Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ korkup sakınmayacak mısınız?” (Ârâf, 65)

“Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Size Râbbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir.” (Ârâf, 73)

“’Allâh’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım’ (dedi).” (Hûd, 26)

“Göklerin ve yerin ğaybı Allâh’ındır, bütün işler O’na döndürülür; öyleyse O’na kulluk edin ve O’na tevekkül edin. Râbbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Hûd, 123)

“De ki: ‘Ben, yalnızca Allâh’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben ancak O’na davet ederim ve son dönüşüm O’nadır.’” (Râd, 36)

“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, itaat - kulluk da sürekli olarak O’nundur. Böyleyken Allâh’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?” (Nahl, 52)

“Râbbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne - babaya iyilikle davranmayı emretti.” (İsrâ, 123)

“Gerçek şu ki, Allâh benim de Râbbim, sizin de Râbbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.” (Meryem, 36)

“Allâh’a kulluk edin. O’nun dışında sizin başka ilâhınız yoktur. Yine de sakınmayacak mısınız?” (Mü’mînun, 23)

“Allâh’a kulluk edin, âhiret gününü umud edin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık (terör) çıkarmayın.” (Ankebut, 36)

“Bana kulluk edin, doğru yol budur.” (Yâsin, 61)

“De ki: ‘Ey câhiller, bana Allâh’ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?’” (Zümer, 64)

“Hayır, artık (yalnızca) Allâh’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer, 66)

“Şüphesiz Allâh, O benim de Râbbim, sizin de Râbbinizdir; şu halde O’na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.” (Zuhruf, 64)

“Hemen, Allâh’a secde edin ve (yalnızca O’na) kulluk edin.” (Necm, 62)

“Allâh’a kulluk edin, O’ndan korkun ve itaat edin.” (Nûh, 3)

“Şüphesiz mescîdler, (yalnızca) Allâh’a aittir. Öyleyse, Allâh ile beraber başka hiçbir şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin.” (Cin, 18)

Allâh’tan başkasına kulluk etmemek, yalnızca Allâh’ın hükümlerini kabul etmek, Allâh’ın koyduğu emir ve yasaklara uymak, yalnızca Allâh’ın kanunlarına boyun eğmek, Allâh’ın dışındaki bütün kanunları ve yasaları reddetmekle mümkündür. Allâh’ın Şer’iâtı dışındaki bütün beşeri kanunlar ve ideolojiler, insanlara ve toplumlara Allâh’ın nizamının dışında bir nizam biçmeye çalışanlar, Qûr’ân-ı Kerîm’de “tâğut” olarak nitelenmiştir. “Tâğut”, Allâh’ın kanunlarını bırakıp kendi beşerî fikir ve ideolojisine göre yasalar ve ilkeler belirleyen kimseler için kullanılan bir isimdir. Zira Allâh’ın kanunlarını tatbik etmeyip kendisi kanun koyan kimse, Allâh’ın kanunlarına karşı gelip “ilâhlık” taslamış demektir.

 “Beşerden hiç kimsenin, Allâh kendisine Kitâb’ı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra insanlara ‘Allâh’ı bırakıp bana kulluk edin’ deme (hakkı ve yetki)si yoktur.” (Al-i İmrân, 79)

“Hüküm, yalnızca Allâh’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru dîn işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 40)

“Andolsun, biz her ümmete, ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allâh hidayet verdi, kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (Nahl, 36)

“Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allâh’a içten yönelenler ise, onlar için bir müjde vardır. Öyleyse kullarıma müjde ver.” (Zümer, 17)

“Kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” (Mâide, 44)

“Kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.” (Mâide, 45)

“Kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Mâide, 47)

İnsanları ve cinleri yalnızca kendisine kulluk / ibadet etmesi için yaratmış olan (Zariyât, 56) ve kendisini yegâne kanun koyucu (Yusuf, 40) olarak ilân eden Cenâb-ı Allâh, insanlığa bir “anayasa” olarak gönderdiği Qûr’ân hükümlerini tatbik etmeyip, Qûr’ân’daki emir ve yasaklar ile hükmetmeyip kendisi yasalar koyan herkesi “kâfir” (Mâide, 44), “zâlim” (Mâide, 45) ve “fâsık” (Mâide, 47) olarak nitelemektedir.

ADALETİN OLMADIĞI YERDE FİTNE VE TERÖR VARDIR

Adalet, toplumu ve sosyal yapıyı ayakta tutacak en önemli dinamiktir. Zira yasalar önünde herkes eşit olmadığı, farklı kişi veya kesimlere ayrıcalıklı muamele edildiği zaman sosyal denge bozulur ve toplumda fitne ve anarşi baş gösterir. Alemlerin Rabbi olan Allâh, insanlar arasında hüküm verirken adaletle hükmetmemizi, teraziyi dengede tutmamızı emretmektedir.

“Allâh’ın âyetlerini inkâr edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.” (Al-i İmrân, 21)

“Şüphesiz Allâh, emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allâh, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” (Nisa, 58)

“Şüphesiz Allâh, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.” (Nahl, 90)

“Aralarında hükmedecek olursan adaletle hükmet. Şüphesiz Allâh, adaletle hüküm yürütenleri sever.” (Mâide, 42)

“De ki: ‘Rabbim adaletle davranmayı emretti. Her mescîd yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O’na) doğrultun ve dîni yalnız kendisine has kılarak O’na dûâ edin. Başlangıçta sizi yarattığı gibi döneceksiniz.’” (Araf, 29)

 “Her ümmetin bir resûlü vardır. Onlara resûlleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zûlme uğratılmazlar.” (Yunus, 47)

“Şu halde, sen bundan dolayı dâvet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: ‘Allâh’ın indirdiği her kitâba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allâh, bizim de Râbbimiz, sizin de Râbbinizdir. Bizim âmellerimiz bizim, sizin âmelleriniz sizindir. Bizimle aranızda deliller getirerek tartışma (ya, hüccete gerek) yoktur. Allâh bizi bir araya getirip toplayacaktır. Dönüş O’nadır.’” (Şûrâ, 15)

“Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitâbı ve mizanı indirdik.” (Hadîd, 25)

“Allâh adalet yapanları sever.” (Mümtehine, 8)

Bugün adaleti simgeleyen kadın figürünün gözlerinin kapalı olması, insanlar ve toplumlar arasında hüküm verirken, tarafların kimliklerine, kim olduklarına bakılmaksızın, sadece yapılan işe, insanların âmellerine bakarak hüküm vermeyi / verebilmeyi anlatmaktadır. Zira adaletin en başta gelen önkoşulu budur.

Oysa adalet terazisini dengede tutmayı becermede oldukça başarısız olduğunu onbinlerce yıllık tarihinde defaatle kanıtlamış olan insanoğlu, bunu bir türlü gerçekleştirememektedir. Bunun en başta gelen sebebi, elbette ki nefistir ve nefis ise, Şeytan’dandır. İnsan, kendi aile efradını, kendi toplumunu, kendi kavmini / milletini, kendi ülkesini koruma içgüdüsüyle adaleti sürekli ihlâl etmekte, çiğnemektedir.

Örneğin, hiç tanımadığı bir kişinin işlediği hırsızlık, gasp, tecavüz, cinayet, uyuşturucu ticareti gibi ağır suçlarda, o suçu işleyenlere en ağır cezaların verilmesini isteyen ve hatta çoğu kez yasaların / devletin bu kimselere kestiği cezaları zayıf ve gülünç bulan insanlar, aynı suçu kendi çocuğu, anne veya babası ya da yakın çevresinden biri işlediğinde bunu dilememekte, hatta bu tür suçlardan birini işleyerek hapse giren yakınının birkaç yıl yattıktan sonra “af” kararıyla serbest kalması karşısında sevinç yaşamakta, adetâ bayram etmektedir. Oysa insanoğlu şu hakikati neden bir türlü düşünmez, düşünmek istemez? “Ben uyuşturucu ticareti yapan çocuğumun affedilmesine seviniyorum ama benim öz evladım tarafından zehirlenen, dünyaları kararan ve hayatları sönen insanların hakkı ne olacak? Ben cinayet işleyen akrabamın birkaç yıl yattıktan sonra ‘af’ çıkartılarak serbest kalması karşısında bayram ediyorum ama onun yetim bıraktığı yavrularının, dul bıraktığı karısının hakkı ne olacak?”

Oysa Allâh-û Teâlâ, ortaya çıkacak netice, verilecek hüküm aleyhimize de olsa, kendi aile efrâdımızın, yakınlarımızın aleyhine dahi olsa, yine de adaletle hükmetmemizi istemektedir. Âdil bir karar verdiğimizde bu işten biz zararlı çıksak bile yine de âdil olmakla mükellef kılınmışız.

“Ey imân edenler! Kendiniz, anne - babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allâh için şâhîdler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allâh onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allâh, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 135)

Kişisel durumlarda adalet terazisini dengede tutamayan, insanlar arasında hüküm verirken “gözlerini kapatmayan” ve tarafların kimliğine bakarak tavır / tepki ortaya koyan insanoğlu, aynı adaletsiz davranış biçimini toplumsal hadiselerde de sergilemektedir. Bunun sonucu olarak, farklı zaman ve mekânlarda, farklı coğrafyalarda cereyan eden hadiseler karşısında insanlar biribiriyle çelişik tutumlar içine girebilmektedirler. İki ayrı coğrafyada cereyan eden ve fakat mâhiyet olarak aynı olay iki olaya karşı farklı ve biribirini inkâr eden tepkimelerde bulunan insanlar, adalet terazisini dengede tutmamakta, o coğrafyanın ve toplulukların kimliğine, etnik – dînî kökenlerine bakarak yanlı hükümler vermektedirler.

Oysa Allâh Tebareke we Teâlâ’nın bizden istediği, hangi şart ve zamanda olursa olsun, dünyanın neresinde ve hangi hususta olursa olsun, her zaman için âdil olmak, adaletle hüküm vermek değil midir? Eğer bir kavmin / topluluğun inkârı, sindirilmesi, evlatlarının öldürülmesi, ekinlerinin ve birikimlerinin sömürülmesi, konuştukları dilin yasaklanması veya tüzel kimlikten soyutlanması, kurdukları ve yüzyıllarca, binyıllarca, nesiller boyu üzerinde yaşadıkları yerleşim birimlerinin, köylerinin ve kentlerinin isimlerinin zorla değiştirilmesi, o coğrafyanın tarihinin ve edebiyâtının inkâr edilmesi, o kavmin ülkesinin, renklerinin, bayrağının kabul görmemesi bir “zûlüm” ise, bu bakış açısı, dünya üzerindeki bütün coğrafyalar ve halklar için aynı olmalı değil midir? Bu nasıl bir anlayıştır ki, herhangi bir coğrafyadaki bütün hak ve özgürlük taleplerine koşulsuz ve tereddütsüz destek verirken, başka bir coğrafyadaki aynı hak ve taleplerin karşısına da ilk başta biz dikiliyoruz? Bu nasıl bir davranış biçimidir ki, yeryüzündeki bir toprak parçasında en ateşli “özgürlükçü” kimliğe bürünürken, başka bir toprak parçasında en katı “yasakçı” durumuna düşebiliyoruz?

Halbuki Qadir-i Mutlaq olan Allâh-û Ekber, toplumlar ve kavimler arasında hüküm verirken de, tıpkı bireyler arasında hüküm verirken olduğu gibi adaletle hükmetmemizi emretmekte, dilemektedir.

“Ey imân edenler! Âdil şâhidler olarak, Allâh için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allâh’tan korkup sakının. Şüphesiz Allâh, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Mâide, 8)

Hem ilâhî, hem insanî, hem de âdil olan tavır budur. Zira eğer sizin bir şeyde hakkınız varsa, aynı şeyde benim de hakkım vardır; benim yoksa, sizin de olmaması gerekir. Sizin hangi talepleriniz haklı ve fıtrî ise, benim de öyledir. Benim hangi talebim, hangi arzum “ayrımcılık” ve “fitne”ye sebebiyet veriyorsa, sizin de aynı talep ve arzularınız “ayrımcılık” ve “fitne” sebebi olarak görülmelidir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun), bir hâdis-i şerîflerinde Kim ki kendisi için istediği bir şeyi Müslüman kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda imân etmiş sayılmaz“ buyurmaktadır. Peki, Allâh Resûlü “kendisi için istediği şeyi” derken, cennetteki hurileri mi kastetmektedir?

Yine adalet, Allâh’ın verdiği nimetleri insanlar ve toplumlar arasında âdil bir şekilde paylaştırmayı gerekli kılmakta, ölçüde – tartıda hak yememeyi, haksızlık yapmamayı öngörmektedir.

“Ölçüyü ve tartıyı - adaleti gözeterek tam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.” (Hûd, 85)

“Tartıyı adaletle tutup doğrultun ve tartıyı noksan tutmayın.” (Rahmân, 9)

Bugün yeryüzünde 36 ülkede açlık var. Dünyada 852 milyon insan aç. Her yıl 5 milyon çocuk açlıktan ölüyor. Her gün 25 bin kişi açlıktan ölüyor. Her dakika 5 yaşın altında 12 çocuk açlıktan ölüyor. Her 3 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. Her gece 800 milyon insan aç uyuyor. Afrika kıt’âsında her akşam 33 milyon çocuk, karnı aç yatağa giriyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 7 Temmuz 2003’te yaptığı açıklamaya göre, dünya nüfûsunun yarısı, yani 3 milyardan fazla insan günde 2 dolardan daha az, 1, 5 milyar insan da günde 1 dolardan daha az gelirle “yaşıyor”. Buna karşılık dünya nüfûsunun % 10’u, dünya toplam gelirinin % 70’ini alıyor. Yani dünyadaki toplam gelirin %70’ini sadece %10’luk bir “mutlu azınlık” alıyor. Dünya nüfûsunun % 90’ı, geri kalan % 30’luk geliri paylaşıyor. Örgütün basın açıklamasında, dünyanın en zengin % 20’siyle en fâkir % 20’si arasındaki uçurumun, son 40 yılda iki kat daha fazla derinleştiği de vurgulandı.

Afganistan’da bir âilenin günlük ortalama geliri 44 sent, Etiyopya ve Kongo’da ise 27 sent. Yani, anne, baba ve çocuklardan oluşan bir âilenin bütçesine sadece 1 dolar girebilmesi için, Afganistanlı bir âilenin 2,5 gün, Etiyopya ve Kongolu bir âilenin ise 4 gün çalışması gerekiyor. (Dubai Emiri’nin günlük geliri 5 milyon Avro, Formula 1 sporcusu Michael Schumacher’in kazandığı para ayda 1 milyon 300 bin Avro )

Doğu Asya ve Pasifik ülkelerinde yaşayan 267 milyon 100 bin kişi, Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkelerinde yaşayan 17 milyon 600 bin kişi, Latin Amerika ve Karayipler’de yaşayan 60 milyon 700 bin kişi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşayan 6 milyon kişi, Güney Asya’da yaşayan 521 milyon 800 bin kişi, Sahraaltı Afrikası’nda yaşayan 301 milyon 600 bin kişi, günde 1 dolardan daha az gelirle yaşamını sürdürüyor.

Bunun sebebi, Allâh’ın verdiği nimetlerin âdil ve hakkaniyet ölçüsünde paylaşılmaması, yer altı ve yerüstü zenginliklerinin tüm insanlık ailesinin ihtiyacını karşılayacak şekilde pay edilmemesidir. Bu büyük bir haksızlık, büyük bir adaletsizliktir. Oysa rızkın sahibi olan Allâh, bu adaletsizliği kabul etmemekte, mülkün, varlığın, zenginliğin salt bir kesimin elinde tutulmasını istememektedir.

“Mal ve servet, zenginlerin elinde dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” (Haşr, 7)

Dünyada haksızlığı ve yoksulluğu ortadan kaldıracak olan bu adalet anlayışı, bu paylaşımcı rûhtur.

İSLAM BARIŞ DEMEKTİR

Yeri, göğü ve ikisi arasında olanları yaratan Allâh Celle Celaleh’in gönderdiği ve bize seçip beğendiği dîn (yol, yaşam tarzı, hayat modeli) olan âzîz İslam dîni (Mâide, 3), bir “barış dîni”dir. Bu dînin ismi olan “İslam” bile “Barış” anlamına gelmektedir.

“Ey imân edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (Baqara, 208)

“Onlar için Râbleri katında barış yurdu vardır ve O, yapmakta oldukları dolayısıyla onların velîsidir.” (En’âm, 127)

“Allâh barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip iletir.” (Yunus, 25)

“Yalnızca bir söz: ‘Selam, selam.’” (Vaqıâ, 26)

Savaş değil barış istemek, ırkçılık, millîyetçilik / ulusalcılık / kavmiyetçilik, sınıfçılık yapmamak, Müslüman’ın başta gelen özelliklerinden olmalıdır. Hangi dînden ve hangi mezhebden olursa olsun, hangi ırktan, hangi kavimden, hangi etnik kökenden gelirse gelsin ve hangi dili konuşursa konuşsun, hangi coğrafyanın, hangi ülkenin insanı ve hangi sosyal sınıftan, hangi cinsiyetten olursa olsun, barış içinde yaşamak, bizim en başta gelen gayelerimizden biri olmalıdır. Yaşadığımız toplumda / ülkede / coğrafyada karşılıklı hoşgörü, sevgi ve saygı içerisinde olmak, farklı inanç, düşünce ve etnisiteler arasında kardeşliği tesis etmek, kin ve nefret duygularını ortadan kaldırmak, herkesin, hepimizin ortak amacı, müşterek dileği olmalıdır. Herkesin herkesin itikadına, fikrine, yaşam tarzına, toplumbilimsel örgüsüne, gelenek ve göreneklerine, hayat tarzına ve giyim kuşamına saygı göstermesi gerekmektedir.

Barışa savaşla, sevgiye nefretle, birliğe ayrılıkla, ayrışmayla, huzur ve emniyete ise terörle ve anarşiyle yanıt verilmez. İslamî kaygılarla yola çıktıklarını dile getiren ve yalnızca Allâh yolunca cihad etmekle mükellef olan muttaqî, muwahhîd ve mücahîd insanlar, bırakın kendilerine uzatılan barış elini ve dostluk çağrılarını geri çevirmeyi, bu eli bizzat kendileri uzatmak ve böyle bir çağrıyı bizzat kendileri yapmak durumundadırlar. Zira “barış dîni” üzere olan, bu itikada sahip bulananlar, Müslümanlar’ın kendileridir. Gayesi “Allâh rızasını kazanmak” olan muwahhîd ve mücahîd insanların cihadının gayesi, yaşadığı toplumda / coğrafyada ve tüm yeryüzünde barışı, huzuru, güvenliği sağlamaktır. Barış için yapılan cihad, savaşarak yapılan cihaddan daha büyük bir cihaddır.

 “Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (Enfal, 61)

Hangi dînden, mezhebden, etnik kökenden ve sosyal sınıftan olursa olsun herkesin her türlü ibadet özgürlüğüne sahip olduğu, şiddete ve teröre başvurmadığı ve başkalarının inanç ve düşüncesine hakaret etmediği müddetçe herkesin her türlü inanç ve düşünce özgürlüğüne sahip olduğu, herkese eşit eğitim ve çalışma hakkının tanındığı, kanunlar önünde, kamusal ve siyasal alanda herkesin katılımcı ve paylaşımcı bir şekilde temsil edildiği, başkalarını rahatsız ve rencide etmediği müddetçe herkesin giyim kuşamında ve yaşam tarzında serbest olduğu, Allâh’ın verdiği nimetlerin, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin herkese adil bir şekilde pay edildiği bir toplum modelini, böyle bir ülkeyi var etmek, yaşatmak, hem birey olarak, hem de toplum ve dünya olarak kurtuluşumuzun olmazsa olmaz koşuludur ve bu gayeyi dîni, dili, rengi, mesleği, cinsiyeti ve yaşı ne olursa olsun herkes taşımalı, benimsemelidir.

Bunun gerçekleşebilmesi için adalet mekanizmasının muhakkak işletilmesi gerekmektedir. Adaletin olmadığı bir ortamda bunların yeşermesi mümkün değildir. Zira adaletin olmadığı bir toplumda / coğrafyada ancak anarşi olur, fitne ve terör olur.

Öyleyse yaşadığımız toplumda / üzerinde bulunduğumuz topraklarda bütün inanç topluluklarının, etnik kökenlerin, konuşulan bütün dillerin, ülkenin bütün dinsel ve etnik renklerinin “ortak ve adil bir şekilde” temsil edildiği / varlık gösterdiği bir sosyo – siyasal model hayata geçirilmelidir.

Nerede ve nereden, kim ve kimlerden olursa olsun herkes bunun mücadelesini vermelidir. 

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum