(Dünyanın en güvenilir kurumu olan TSK)’daki ayak kokusu!.

24.01.2011 00:51

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Basit bir ticarî reklam, ekranlarda aylardır..

Ayak kokusunu gidermek için çare bulunduğunu söyleyen bir ticarî kuruluşun reklamı.. Misafirliğe gittiğinizde, camide, vs.. ayağınız mı kokuyor, işte çare..

Bu argümanlara bir şey diyemezsiniz.. Ayağı kokan birileri için, denemeye değer de bulunabilir.. Çünkü, ayak kokusundan rahatsız olmayanımız hemen hemen yoktur. Ya ayağımız koktuğu için sıkıntı ve hattâ utanç duyuyoruzdur, ya da yanımızda ayağı kokan birisi vardır.  Bu kokudan rahatsızlığımızı gizlemeye çalışsak bile, bunu başaramayız.. Suratımız nefret duygularıyla buruşup ekşir ve oradan uzaklaşmaya çalışırız.. Bunun için çare,  ayaklarınızı ayakkabılardan çıkaracağınız yerlerde, girişte, hemen çoraplarınızı çıkarıp, ayaklarınızı yıkamak ve içeri çıplak ayaklı veya yeni bir çorapla girmektir..

Böyle bir duruma çare bulunduysa, ne âlâ..

Ama, bu reklamlar yapılırken...

Aaaaa..

Bir de ne görüyorsunuz..

Ekrandaki kişi, birden ayrı bir konuya geçiyor, çok önemli bir havaya giriyor ve bütün ciddiyetiyle, müthiş bir gerçeği ifşa ediyor: ‘Dünyanın en güvenilir kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri de....’

Demek ki, ‘ülkedeki en güvenilir kurum’ iddiası artık yetmiyor ve çoğu kimse o iddiayı yemiyor olmalı ki; ‘dünyanın en güvenilir kurumu’na yükseltiliyor TSK..

Eeee, n’olmuş, bu, ‘dünyanın en güvenilir kurumu’nda?

Efendim, çok büyük bir hadise meydana gelmiş, meğer..

Küçümsemeyelim...

Çünkü, bu ayak kokusu ilacını Türk Silahlı Kuvetleri de denemiş ve başarılı sonuçlar almış..

Bu iddia doğru da olabilir.. Ve, ayak kokusundan rahatsız olmayan yoktur ve kurtulmak hemen herkesin arzusudur..

Çünkü, insanın burnunun direğini sızlatan bir kokudur, o..

Ancak, mes’ele, yapılan bu reklamda TSK’ ile ilgili olarak söylenen sözlerdir..

‘Böyle bir reklam nasıl yapılabilir?’ demiyor galiba, kimse..

Eğer, o kurumda gerçekten iddia edildiği gibi bir ciddiyet varsa, derhal o reklamdaki o iddialar, o madrabazlık ve yalakalık kokan o cümleler söyletilmez, kendi kurumlarının ticarî menfaatler için hele de böyle acaib laflarla âlet edilemiyeceğini belirtirlerdi..

Ama, durum tam tersi galiba..

Sanki, bu gibi ticarî reklamların bile arkasına sığınıp, ‘reklamın kötüsü olmaz..’ mantığıyla, dünyanın en güvenilir kurumu olduğunu söyleten irade de bizzat o kurumun psikolojik harekât birimlerinin ürünü gibi..

‘Dünyanın en güvenilir kurumu..’ diye ilan olunan bir ordunun da bu ilacı denemiş olduğu değildir, asıl mes’ele.. Asıl mes’ele, ‘dünyanın en güvenilir kurumu’ denilen TSK’nın  bir ticarî reklamda çare umulacak hale gelinmesi...

O lafları söyleyenler /söyletenler, ayak kokusunu gidermek için bulunan çareyi bahane ederek, asıl korkunç ayak kokusunu gizlemeye çalışıyor olmayalar..

Evet, bu reklamın tedaisi, çağrışımı, TSK’ya ârız olan asıl ufûnetin, tefessüh etmişliğin, kokuşmuşluğun ağır ve dayanılmaz kokular olmakta..

Gösterişli merasim üniformalarının arkasına sığınan bir takım küçük beyinlerin yaptığı/ yaptırdığı, yapılmasına seyirci kaldığı anlaşılan bu reklam, her konuda hattâ üzerine düşmeyen durumlardan bile kendisine vazife çıkaran bu kurumdan kimseyi rahatsız etmiyor mu ki, aylardır kimsenin itirazı olmuyor?

Bu gibi reklamlardan meded umularak mı, ‘dünyanın en güvenilir kurumu’ olunacak? 

Yoksa, siz bu reklam metninin o ticarî kuruluş tarafından, kendi inisiyatifleriyle hazırlandığını mı düşünüyorsunuz? Eğer öyle ise, ve TSK buna ses çıkarmıyorsa, bu, daha da bir tuhaftır.. Çünkü, öyle bir durumda, TSK’nın, o reklamı yapanlara, Dur bakalım, böyle komik iddialarla beni nasıl kullanmaya kalkışırsın?’ demesi gerekmez miydi?

Ama, mes’elemiz, sadece bir ayak kokusu için bulunduğu ileri sürülen çare üzerinde konuşmak değildir.. Çünkü, TSK’dan bütün ülkeye yayılan ve tahammül edilmez bir ‘ayak kokusu’nun bütün ülkeyi daha bir rahatsız ettiği bir koridordan geçiliyor..

*

Evet, asıl acı gerçek budur, her halde..

Çünkü, ‘dünyanın en güvenilir kurumu’  gibi yaldızlı iddialarla gizlenemiyecek, giderilemiyecek kadar ağır bir koku ile karşı karşıyadır, ülkemiz ve halkımız...  

TSK’nın ayağı bütün ülkeyi bunaltacak derecede, bir kez daha kokmuş ve bu kez, daha bir dayanılmaz hale gelmiştir..

TSK’daki geçmiş ayak kokularının ve o kokuları misk’u amber kokusu gibi göstermek için yapılan medya şaklabanlıklarının ve de kendilerini ‘aydın’ olarak niteleyen çevrelerin yalakalıklarının o yaldızlama ve o cilâlamalarının ve de son yarım yüzyılda, neredeyse her 10 yılda bir yapılan askerî darbelerin ülkeye neye mal olduğu hâlâ anlaşılmadı mı?

Ve, yıllardır, ‘Ergenekon’ ve son aylarda da ‘Balyozve emsali darbe iddialarıyla ortaya çıkan ayak kokusu ve hattâ lâğım kokusu’na karşı da sözünü ettiğimiz o ticarî reklamın bir çaresi var mıdır acaba?

*

Asıl temizlenmesi gereken ayaklar ve önlenmesi gereken ayak kokuları, başka..

Başka bir kurum veya örgüt tarafından yapılmış olsaydı, ‘Ergenekon’ veya ‘Kafes, Yakamoz, Sarıkız, Ayığışı, Çarşaf, Oraj, Suga’ ve ‘Balyoz’ gibi yığınla dosyalarda yer alan korkunç belgeler ve iddialar karşısında, medyanın feryadı herhalde ayyuka çıkardı.. Hatırlayalım, sadece şu son 15 yıl içinde, toplumu aylarca ve hattâ yıllarca meşgul etmiş olan nice hadiseleri..

Nice terör eylemlerini tezgahladığı anlaşılan ve ‘Derin Devlet, Mafia ve Aşiret’ işbirliğini yansıtan Susurluk kazâsını..

Sonra, ‘Cesed Tarlaları’  olarak, zihinlerde dehşet salan silsile cinayetleri.. Sonra, ‘Karakol Baskınları’nı, ‘Gaffar Okkan Suikasdi’ni, Hrant Dink ve Malatya’daki Zirve Yayınevi cinayetini.. Bunların herbirisi toplumu derinden sarsmış ve medya, bu organize işlerin veya cinayetlerin üzerine haklı olarak aylarca gitmişti..

Ama, şimdi..

Milletin ordusu/ savunma gücü’  olması için, milletin parasıyla silahlandırılmış bir kurumun bir kısım komutanlarının dehşetli senaryoları ve herbirisi uzuuun çalışmaları gerektiren gizli ihtilal çalışmalarını yansıtan binlerce sahifelik belgeler, bulgular ve bunları anlatan, yine binlerce sahifelik iddianâmeler karşısında, bir kısım medya ve daha önemlisi, bir kısım yargının takındığı inkar, önemsizleştirme, çarpıtma veya engelleme çabaları hâlâ uyanmak istemeyenleri uyandırıcı mahiyettedir..

Açıklanan ve iddianâmelerde yer alan darbe planlarının ön hazırlıkları, darbe sonrasında, nelerin, nasıl yapılacağına dair etraflı çalışmaların en çarpıcı bilgi ve belgeleri ortaya döküldüğü halde, bazı çevrelerde hâlâ bir umursamazlık ve sulandırma gayretleri görülmesi düşündürücüdür.. Ki, böyleleri geçmiş darbe dönemlerinde görülmüş ve onlardan niceleri, yıllar sonra günah çıkarmışlardı..

Ama, bu günah çıkarmalar, milletin ve ülkenin uğradığı ağır zulümlere ve yediği darbelere bir şifa mı olmuştu?

Şu Balyoz Darbe Planı’  ile ortaya dökülenleri kabataslak bir hatırlayalım..

 

*İçerde, karışıklıklar çıkarıp, Hükûmet’in ülkeyi idare edemediği havası oluşturmak ve halk kitlelerini umutsuzlaştırıp, ‘Asker nerede yahu, niye müdahale etmiyor?’  dedirtme entrikaları.. 12 Eylûl Darbesi öncesinde de yaşanmamış mıydı, aynısı.. (Sahneye kurtarıcı olarak başka nasıl çıkılabilir ki..)  

*İstanbul’daki büyük camilerin bombalanması planları, tam güven duyulmayan komutanların tutuklanması planları..

*İşlenecek birçok cinayetleri, yerine göre PKK ve yerine göre de  İslamcı denilen grupların üzerine atma taktikleri..

*Gayrimuslim vatandaşlara, özellikle ermeni ve rûm önde gelenlerine saldırılar yaparak, hükûmeti, dünya kamuoyu önünde güç duruma düşürme planları...

*Ve keza, kamuoyunca tanınan bir kısım laik kişilere veya bir kısım mezheblerin seçkin isimlerine saldırılar/ suikasdler yapılması planları..

*Ele geçen yığınla cephaneler, Poyrazköy ve diğer yerlerde toprağa ve bazı yerlerde deniz ve barajlara, nehir diplerine gömülen veya elde yakalanmaması için gece karanlığında sağa sola terkedilen yığınla silahlar..

Ve son olarak da, Gölcük Donanma Komutanlığı’nda, kapakları ancak özel  ve karmaşık şifrelerle açılabilen mahzende ele geçirilen belgeler..

*

Sanki, bu TSK, son 50 yılda 5 kez darbe yaparak iktidarları devirmemiş gibi..

Ama, asıl dikkat çekici olan, bu planlar hakkında mahkemeler hüküm vermeden, ele geçirilen belgelerin şüpheli olduğu gibi iddialarla,  kamuoyunda, ‘bunların bir tertib olduğu’  iddiasını yaygınlaştıracak şekilde medya yorumları..

Sanki, bu ordu, son 50 yılda beş kez askerî darbe yapmamış gibi, geçmişteki darbeleri yapanların da aynı gizleme taktiklerinden istifade etmedikleri bilinmiyormuş gibi, şimdi yapılanların çok basit ve akılsızca yapıldığı gibi iddialar ise, bir ahmaklaştırma operasyonunun parçası gibi...

Bu iddiaların mutlaka doğru olduğu elbette iddia edilemez.. Ancak, mevcud kanun düzeninin mantığı içinde hukuken sorgulanmayı gerektiren bu korkunç iddiaların hükme bağlanmasını istemekte bir anormallik görülmemeli.. Anormal olan,  bu iddiaların üzerinin örtülmeye çalışılması ve geçmiş bütün ihtilallerde başvurulan o mâsum, bir askerî eğitim metodu ve ‘harboyunu’ gerekçesine tutunulması taktiğine sarılma uyanıklığı..

Evet, bütün geçmişteki bütün darbe çalışmalarında da, ‘yakalanırsak, bunlar bir harboyunu diyeceğiz..’ şeklindeki savunma cümleleri, önceden zihinlere kazınmamış mıydı?  

Şu uyanıklığa bakınız ki, bu darbe çalışmalarının malî  kaynakları da, cömertçe harcanan ve konusu itibariyle sorgulaması fazla yapılamıyan ‘terörle mücadele bütçesinden karşılanıyormuş..

Lise öğrencilerine ve câmi cemaatine varıncaya kadar, yüzbinlerce insanın  fişlenmesi ise, bir ayrı konu.. Hele de, bir ‘uzatmalı çavuşun bile kendisini devlet zannettiği taşrada, hangi raporları nasıl düzenleyerek, ne gibi entrikalara âlet olduğunu düşünmeliyiz..

Bir ordu, kendisini ülkenin savunmasına değil de, iktidarı ele geçirmeye veya bir ‘resmî ideoloji ikonu’nun korunmasına adamışsa,  sergilediği bu tavır şaşırtıcı görülmemelidir.

1930 yılında Menemen’de tezgahlanan ve Mustafa Kubilay isimli bir teğmenin kellesinin koparılmasının, sırf, devrim kanunları denilen yüksek hemoglobinli jakoben/ kemalist uygulamalara karşı çıkması ihtimali bulunan halk kitlelerinin sindirilmesi için özel olarak planlanmadığını kim iddia edebilir? Üzerinden 80 yıl geçtiği halde, TSK, her yıl, o cinayetin yıldönümünde kitlelere, süngüucu ve dârağacı göstermiyor mu?

Aynı şekilde,  27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’  ve sonrasındaki her darbede, iktidara ellerindeki silah gücüyle el koyanların kitleleri dehşete düşürecek ne büyük ve korkunç yalanları nasıl da utanmazca tezgahlayıp başarıya ulaştıkları ve kitleleri sindirmenin ötesinde, halka kendilerini bir de ‘kurtarıcı’ gibi gösterdiklerinin yığınla örneklerini saymaya kalkışmak, yine de uyanmıyacaklar açısından, zaman israfından başka bir şey değildir..

Unutulmamalıdır ki, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin çalışmaları 1957’de ihbar edilmiş ve yakalanan ‘9 Subay’,  (1966’da Cemal Gürsel’in yerine Devlet Başkanlığı’na getirilen Gen. Cevdet Sunay’dan boşalan Genelkurmay Başkanlığı’na bile gelecek olan) General Cemal Tural başkanlığındaki bir askerî mahkeme tarafından beraet ettirilmiş ve amma, bu ihbarı yapan Binb. Samed Kuşçu,TSK içinde fitneye sebeb olan ve bu TSK’nın yıpranmasına yol açan iddialarda bulunduğu’ gerekçesiyle hapse mahkûm ve ordudan tardolunmuştu..

Suçsuz oldukları’  gerekçesiyle beraet ettirilen o subaylar ise, 27 Mayıs’tan sonra, o ihtilal çalışmalarının içinden çıkmışlar ve kahramanlık gösterileri yapmışlar ve TSK’nın bünyesi içindeki daha nice darbe gruplaşmalarının içinde de yer almışlardı, yıllar boyu..

Bu anlatılanlara bakarak, bu ihtilalci subayların hepsi aynı görüştedir; sanılmaya..

Onlar da ideolojilerine, mengfaatlerine, rütbelerine veya bağlı oldukları ordu içi gruplaşmalara ve darbe sonrasında almayı planladıkları makamlara göre birbirlerine karşı devamlı tetikte bulunan kimseler.. Onlar da, her an, en güvendikleri kimseler aracılığıyla ihbar edilip, yakılabileceklerinin korkusu içindeler.. Nitekim, 9 Mart 1971 tarihinde Gen. Celil Gürkan liderliğinde bir marksist/ kemalist darbe yapmak üzere bütün çalışmalarını tamamlamış olan bir cunta çalışmasının içinde, zamanın KKK.  Org. Faruk Gürler ve Hv.K.K. Org. Muhsin Batur da yer almışken, bu iki isim, son anda saf değiştirip Gen. Kur. Başk. Memduh Tağmaç’la birlikte hareket etmişler ve üç gün sonra gerçekleştirilen ‘12 Mart 1971 Muhtırası’nı veren komuta heyeti içinde yer alarak Demirel Hükûmeti’ni iktidardan kenara itmişlerdi.. Ve Demirel de, çekilip gidişini, ‘Benim tankım-topum mu var ki,  ne yapabilirdim?’ diye  kendisini mâzur göstermişti..

Bu anlatılanlar,  zâten bilinen şeyler de; hâlâ, bu son entrikaların içindeki ayak kokusunu ve hattâ lağım kokusunu algılayamıyacak kadar bu kokulara alışmış gözükenlerin, bugün içinde bulundukları tuhaf durumun hatırlanması için tekrarlamakta fayda olsa gerek..

Ama, 27 Nisan 2007 gecesi de bir başka muhtıra yayınlanınca, Tayyîb Erdoğan çekip gitmemiş, silahları kendisine doğrultanlara karşı dimdik durmasını bilmişti.. (Geçenlerde, Prof. Yâsin Aktay bey, yakından tanıdığı nice AK Parti m. vekilleri ve  akademisyen arkadaşlarının o muhtıranın yayınlanmasından hemen sonra, gecenin o saatlerinde, kendisine telefon edip, ‘İşte geliyorlar.. Şu şu hatalar yapılmamalıydı..’ diye, yan çizmeye başladıklarını ve amma; Erdoğan, Gül ve Arınç’ın o gece, ölümü göze alarak, her ne pahasına olursa olsun, dik durmak için kesin karar aldıklarını ve bu karara göre yayınlanan Hükûmet Bildirisi’nin okunmasından sonra, muhtıra yayınlayanların etkisiz hâle geldiklerinin görülmesi üzerine, evet, nihayet o zaman, ‘Tayyîb Bey’in büyük lider olduğu’nu telaffuz etmeye başladıklarını anlatmıştı, bir özel sohbetitimizde..)  

O haysiyetli dik duruşun bundan sonra yeni bir tavır olarak gelenek haline dönüştürülmesi umulur.. 

*

Lübnan’da Erdoğan ve Davudoğlu, başarısız mı oldular?

Lübnan’daki hükûmet buhranını basit bir konu zannedip, onu gazete yorumlarıyla yönlendirmeye kalkışmak kolaycılığından kaçınmak gerekiyor..

Lübnan’da, Sa’d Harirî, Hükûmeti’nin çökmesi kaçınılmazdı..

Çünkü, Harirî, uluslararası baskı odaklarının oyunlarına karşı duramadı ve babası, Lübnan eski başbakanlarından ve de kapitalist dünyanın Ortadoğu’daki en büyük mutemed kasalarından / bankerlerinden ve ‘içsavaş’ta harab olan Lübnan’ın yeniden imarında kullanılmak üzerine, hesabında 100 milyar dolardan fazla emanet para bulunduğu bildirilen Refik Harirî’nin bir bombalı suikasdle öldürülmesi sonrasında, bu cinayeti, suikasdi soruşturmak üzere oluşturulan BM. Soruşturma Raporu’nda  Hizbullah’ın aslî fail olarak suçlandığını zımnen kabul ederek, bile bile lades dedi..

Sa’d Harirî’nin o kabulüyle, hükûmet’i içinde ortak olan Hizbullah’ın çekileceğini öngörmediği düşünülemez.. Çünkü, o kabule rağmen, Hizbullah’ın başka türlü davranması, kendi ayağına kurşun sıkmak olurdu.. Ama, Harirî,  uluslararası / emperyalist odakların oyununun daha etkili olacağını sanmış olmalı.. Bu taktik ile, belki Hizbullah’dan kurtulabileceğini sanmış olmalı.. Çünkü, Hizbullah’ın sadece Güney Lübnan ve Beyrut’ta değil, giderek bütün Lübnan’da en etkili güç olarak yükselmekte olduğunu görmekten dolayı, en azından emperyalist odaklar kadar rahatsızdı..

Hizbullah’ın Hükûmet’ten çekilmesi kararının açıklandığı saatlerde, evet, tam da o  sırada, Sa’d Harirî , Washington’da USA Başkanı Obama’yla görüşme yapıyordu ve tam o sırada Başbakan sıfatı kaybettirildi..

Ve Sa’d Harirî hemen Türkiye’ye gelip, Başbakan Erdoğan ve Dışişl. Bak. Davudoğlu’yla görüştü. Arkasından da, Erdoğan Şam’a giderek konuya çözüm aradı.. Davudoğlu da, Hizbullah Lideri Seyyid Hasan Nasrullah da dahil, öteki taraflarla günlerce görüşmeler yaptı..

Ama, ilk anda, bir çözüme ulaşılamadığı anlaşılıyor..

Esasen, bu iş o kadar kolay değildi.. Tayyîb Erdoğan’ın bu konuya bu kadar yüksek ilgi göstermesi de, konunun çetinliği ve bütün bölgeyi ateşe verecek bir istidadının olması yüzündendi.. Ortaya çıkabilecek tehlike, böyle bir teşebbüsün başarısızlığının getireceği riskle kıyaslanmıyacak derecede büyük idi..

Gerçi, henüz savaş baltaları topraktan çıkarılmadı, ama, 1974’de başlayıp çeyrek yüzyıl devam eden ve Lübnan’ın maddî açıdan baştan başa tahrib olması bir yana, bütün sosyal içdengelerini de alt-üst eden iç-savaş’ın yeniden başlayabileceği korkusu, çok basite alınacak bir durum sayılmamalı....

Bunun içindir ki, böylesine karmaşık bir problemi halletmek üzere devreye girmesi bile, Erdoğan’ın Batı medyasında şaşkınlıkla izlenmesine yol açtı; bazıları alaya aldı, bazıları övdü, bazıları hayranlığını dile getirdi..

Ama, buhran henüz yerli yerinde.. Bir korku zembereğinin boşalması ihtimali hâlâ duruyor..

Hele, Hizbullah’ın, son anda, Sa’d Harirî’nin  BM Soruşturma Komisyonu’na ‘Babamı Suriye öldürttü..’ şeklindeki beyanını kendi sesinden  yayınlaması, işin tuzu -biberi oldu..

Böylece, Hizbullah kendisini kurtarmak isterken, en başta da, Lübnan- Suriye ve Suriye -İran münasebetlerini de oldukça kaygan bir zemine kaydırdı; boğulmakta olan veya boğulmak istenen kimsenin, yanında başkalarına da sımsıkı sarılarak, beraberinde onları da boğulmaya sürüklemesi misali..

Bu, aslında Hizbullah’ın son anda, Suriye’yi Harirî Cinayeti’nde yeniden ateşe atması  manâsını da taşır.. Ama, Suriye, İran’la iyi lişkiler içindedir ve Hizbullah ise, Lübnan’da, ‘Akdeniz sahilindeki İran’ demektir..

Lübnan’ın iç denge unsurlarından birisi olan Dürzi lider Velid Canbolat da, Refik Harirî’nin katli’nden dolayı, geçmişte açıkça Suriye’yi suçlayanların yanında yer almışken; son buhran gelişirken, kendisine yeni bir sığınacak liman aramak ihtiyacını duydu ve tv. ekranlarında alenen, ‘Benim o açıklamalarım hiç bir cidd3i belge ve bilgiye dayanmıyordu, hata ettim, Suriye’den özür diliyorum..’ demek noktasına geldi..

Ve Canbolat, açıkça Hizbullah tarafında yer almış bulunuyor şimdi..

Yani, Lübnan’daki iç dengelerin yeniden kurulması, bir satranç oyunundan daha çetrefillidir..

Şimdi... İran, Lübnan’daki konumunu korumaya çalışırken, öncelikle Hizbullah’ın zaafa uğramamasına dikkat gösteriyor elbette.. Amma, tabiatiyle, Suriye’yle dostluk ve müttefikliğini de korumaya çalışıyor.. Ama, bu son derece zor..

Suûdîler ve devreye giren öteki arab rejimlerinin Sa’d Harirî’yi tuttuğu da ortada.. Türkiye’ye gelince.. Nisbeten açık bir taraf tutmadan, buhranı çözmekte elinden geleni yapma gayretinde, ama, bunu yaparken, İran’la karşı karşıya gelmemek ve kezâ,  Suriye ve Suûd rejimleriyle de ters düşmemeye dikkat gösteriyor..

Anlaşılıyor ki, Sa’d Harirî’nin yeniden Hükûmet kurması neredeyse imkansız..

Hizbullah çevrelerinde, siyasetten çekilmiş olan eski başbakanlardan Ömer Keramî ismi telaffuz ediliyor.. Lübnan anayasası’na göre, başbakan’ın mutlaka sünnî müslümanlardan olması gerektiğinden,  (babası Râşîd Keramî de yıllarca başbakanlık yapan ve köklü bir siyasî geçmişi bulunan) Ömer Keramî’nin, arab rejimlerince, son tahlilde kabul edilmesi ihtimali çok zayıf sayılamaz..

Görüldüğü gibi, Ortadoğu’nun kilidi konumunda olan Lübnan, bir ‘çok bilinmeyenli denklem’ konumunda..

Böyleyken, Erdoğan ve Davudoğlu’nun teşebbüslerinden başarı elde edemedikleri gibi -sözde- ‘diplomatik’ yorumlar yapanlar,  sadece kendilerini tatmin ediyorlar..

Şu anda  Lübnan konusunda kim, nasıl bir tavır takınacaktır; bunu kimse bilmiyor..

Ve konuya çözüm sunmakta en yüksek şans da yine ‘Erdoğan- Davudoğlu ikilisi’ olarak görülüyor..

Çünkü, bu ‘ikili’,  Lübnan’daki bütün taraflara eşit mesafede davranmaya âzamî dikkat gösteriyor;  tıpkı Irak’daki hükûmet buhranının çözüm merhalesinde bütün taraflara eşit davrandığı gibi..

Bunun elbette mahzurlarıda olabilir.. Nitekim, Celâl Talebânî de, ‘Benim yeniden Irak C. Başkanı seçilmemem için Türkiye çok uğraştı, ama, başarılı olamadı..’ gibi bir sözü medya mensublarına söylemişken, daha sonra, o sözden dolayı Abdullah Gül’den özür dilemek zorunda kaldı..

*

Bu vesileyle, şunu da belirtelim ki, emperyalist ve laik odaklarca ‘eksen kayması’na uğradığı suçlamalarına muhatab olan T.C.’deki mevcud hükûmet, kendi gücünü de bilerek, dünyadaki ve hele de müslüman coğrafyasındaki bir çok konulara, geçmişte olmayan şekilde ilgi gösterip, hele de son 100 yıldır uğradığı ‘eksen kaymasını gidermeye, telâfi etmeye ve mes’elelere çözümler bulmaya çalışıyor.. 

Nitekim, etkili İran gazetelerinden Cumhûrî-i İslamî‘de 23 Ocak günü yayınlanan bir özel haberde belirtildiğine göre,  Senegal Hükûmeti, ‘Türkiye’nin yaptığı arabuluculuğu sonunda,  Senegal C. Başkanı Abdullah Vad’ın, İran ile diplomatik irtibat seviyesini eski duruma döndürdüğünü’ resmî bir bildiri yayınlayarak dünyaya açıklamış bulunuyor..

Hatırlanacağı üzere, Senegal, geçtiğimiz Kasım ayında, Nijerya limanlarından birinde, ‘Senegal’e gitmekte olan silah yüklü bir İran gemisinin belirlendiği’ iddiasıyla, İran’daki elçisini geri çağırmıştı..

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim