1. YAZARLAR

  2. Nuray Kayacan

  3. Dünyanın Dibi Tazmanya
Nuray Kayacan

Nuray Kayacan

Yazarın Tüm Yazıları >

Dünyanın Dibi Tazmanya

A+A-

Tazmanya’ya üç uçak aktarması, bir gemi ve araba da dahil olmak üzere yaklaşık 16.000 km ve 36 saat yol katederek ulaşıyoruz. Ne zorumuz mu var? İş olsun, artı merak...

Melbourne’den bindiğimiz gemi Titanik tadında. Yataklı ve koltuklu bölümleri, restoranı, gazinosu, barı, kafeleri, terası ile yüzen bir otel. Biz koltuklu bölümü tercih ediyoruz. Ucuz olduğundan diyeceksiniz, evet aynen öyle.

Oturduğumuz koltukları eğip büküp, ayak koyma basamağına gerekli ayarlamayı yaptıktan, kitap okuma lambasına şekil verme kombinasyonlarını tamamlayıp, battaniyeleri poşetlerinden çıkarıp, yastıkları kılıflarına tıkıştırdıktan,  yani ortamın keşfini bitirip, gemide bize ayrılan bölümü talan ettikten sonra gemi turuna çıkıyoruz.

Eğlence için yaşayan insanlar...

Restoran dolusu insan atıştırmakta; bir yanda oluk oluk içkiler gırla. Bu insanlar su niyetine alkol tüketiyor. Üst katlarda kafe tarzı, sohbetin dibine vurabileceğiniz, manzaralı, reklam araları okyanus havasını ciğerlerinize stok edebilmeniz için önü boylu boyunca teraslı mekânlar mevcut. Buralarda in-cin top oynuyor, biz de onlara eşlik ediyoruz. Azığımızı çıkarıyor ve başlıyoruz akşam yemeği formatına zorla sokulmuş, aperatif standartındaki öğünümüzü tüketmeye. Yemek ve sohbete doyup, göz kapaklarımız sinyal verdiğinde kamaramıza dönüyoruz. Herkes kendi bölümüne elindeki kartları okutarak girebiliyor.  Çıkarken üzerinde ‘push’ yazan butona basmanız gerekiyor. Kapıda bekliyoruz, kafası güzel turist abimiz butonu görmediğinden kapıda bakınıp duruyor. Yardımcı olmak, en önemlisi de artık uyuyabilmek hevesiyle adama “push, push” diyorum. Adam sevinçle dönüp bana teşekkür ediyor. Bu sözü kendi ülkemde bir adama desem böyle minnettar olur muydu, beni sağ bırakır mıydı acaba?

Uyku zamanı...

Üzerimize battaniyeler örtüp,  yastıkları kulak arkası ve baş altı edip yolculuğun ilerleyen saatleri kendimizi okyanus şırıltısı ve maalesef diğer yolcuların hırıltı ve horultusuna kaptırıp; gemi batar, köpekbalıklarına yem oluruz korkusu, vardık diyelim neler neler göreceğiz heyecanı eşliğinde dalıyoruz hülya, kabus karışımı, bol molalı, kesik kesik uykumuza. Sahi, insan evinden gayrı bir yerde kaldığında neden hemen uyuyamaz, sık uyanır, yerini yadırgar? Neden rahat dahi batar insana?

Kara göründü!

Sabahın ilk ışıklarıyla varıyoruz Tazmanya’ya. Burası Avustralya’nın güneydoğusunda bulunan bir ada. Ada çok çeşitli ekoloji barındırdığından, yaklaşık dörtte biri UNESCO doğa mirası koruması altına alınmış. Adanın yaklaşık % 40'ı milli parklardan oluşuyor. En etkileyici olan doğal varlığı Cradle Dağı ve el değmemiş, ulaşımı bile zor olan güneybatı kısmı.

Tazmanya, adını 1642'de bu topraklara ayak basan ilk Avrupalı olan Hollandalı denizci Abel Tasman'dan almış ve anakara Avustralya gibi burası da önce azılı mahkumlar için cezaevi olarak kullanılmış. Bass geçidiyle ayrıldığı Avustralya'dan 200 kilometre uzakta olan, 500 bin nüfuslu Tazmanya, 70 bin kilometrekarelik yüzölçümünün neredeyse yarısına yakını koruma altında olan doğal bir cennet. Güneyinde Antarktika'ya kadar, batısında da Afrika'ya kadar hiçbir kara parçası olmadığından iklimi aniden değişebiliyor. Bizdeki gibi Sibirya'dan değil ama güneyden dondurucu soğuk gelebiliyor, bazen de okyanusun ta öteki tarafından sıcak Afrika esintisi!

Cennet böyle bir yer olmalı...

Yer gök mavi, aralara itina ile yerleştirilmiş yeşillikler mükemmel tabloyu tamamlıyor. İnsan düşünüyor: Cennet böyle bir yer olmalı. “Gezin görün dünyayı nasıl yarattım” ayeti burada tecelli ediyor adeta. İnsan az, yapı, yerleşim az. Bol kepçe doğa ve özgürce gezinen canlılar. İnekler, koyunlar, kuşlar v.s. Gezmek de yemek-içmek, giyinmek gibi şahsa münhasır. Zevk alınan yerler, seyahat anlayışı her birey için farklılık gösterir. Benim gibi doğası bol, insan ve onun üretimi yapılanma yok denecek kadar az olsun diyorsanız, Tazmanya tam size göre.

Misyonerlik mirası kiliseler...

Korunmuş tarihi eserler o döneme yolculuk etmiş hissi uyandırıyor. Bu eserlerin çoğu kiliseler. Etrafta yerleşim olmadığı halde bu kadar kilise olması tamamiyle sosyolojik bir vaka. Bölgeyi ele geçiren Avrupalıların misyonerlik çabaları. Peki, çok mu dindarlar, neden yardım, ya da sömürme amaçlı gittikleri yerlerde dinlerini yayma çalışmaları yapmaktalar? Cevap bana göre gayet açık: Vicdanlarını rahatlatma çabaları. Amaç dini görünür, kendileri de bu fikre inanırlarsa şayet, içleri rahat edecek; rızkını, ırzını, memleketini, özgürlüğünü, kültürünü, dilini ve dinini ele geçirdikleri insanlara karşı elle tutulur bir savunmaları, mahşer günü yanmayacaklarını kendilerine ikna için de sarılacakları bahaneleri olacak.

Yeldeğirmenleri, su kenarları, çiçek tarlaları derken, iki ileri bir geri mehter takımı süratinde kalacağımız yer, başkent Hobart’a varmamız uzun zaman alıyor. Şehrin merkezine geliyoruz; medeniyete kavuştuk ama buranın dahi dokusu bozulmamış, gözümüzü tırmalamayan yerleşkeye raslamıyoruz. Merkezde bulunan büyük bir parka giriyoruz. Her yerde envai çeşit çiçekler... Yüzyıllarca önce ölenlerin mezartaşlarını duvarlara yerleştirmişler. Ecdada saygı hat safhada! Tarihi bir şemsiyeciye giriyoruz. Burada yüzyıllarca öncesine ait şemsiyeleri satın alabiliyorsunuz. Bunları kimler kullanmış, nelere tanıklık etmiş bu materyaller, eşyanın dili size neler anlatıyor; kulak verirseniz eğer, etkisi bir süre geçmiyor, uyarayım.

Kalacağımız otele varıyoruz...

Burası şehrin dokusuna uygun tarihi bir butik otel. Buralarda inşaat sektörü diye bir fenomen yok sanırım. Yeni bir bina, bir inşaat görsem İstanbul’u anımsayacağım. Otele dönelim: İki katlı evler bahçeye açılıyor, odalar geniş ve otantik. Yemek size ait, ancak mutfaklarında su ısıtıcısı ve ızgaradan başka malzeme yok. Klasik Avrupa yemek kültürü; suyu ısıt, kahveni iç, ızgara da sosisini pişir, oldu, bitti, tamamdır. Otel buram buram sosis kokuyor. Yolda bir marketten aldığımız makarna da elimizde kalıyor; peynir ekmek çaya talim, buna da şükür ne diyelim.

Ömrümü yedin sürat teknesi...

Sürat teknesiyle bir geziye çıkıyoruz. Geziden önce bize kırmızı bir tulum giydiriyorlar, NASA’ya giriyoruz sanki. Arkadaş zoruyla gideceğim bu gezi zor anlar yaşamama neden oluyor. Tur rehberi bize uzun uzun malumatnamesini aktarıyor, hemen akabinde yardımcısı bulantı haplarını dağıtmaya başlıyor. Kaç tane istersiniz diyor, benim midem bulanmaz desem de ne olur ne olmaz bir tane alıyorum. Başıma gelecekleri bilsem üçer-beşer içmez miyim? Tekne okyanusun hırçın sularında şaha kalkıp, iniş yaptıkça cüssenizden gayrı mideniz de kalkıyor ayağa. Midesi bulananlar el kaldırıyor, emniyet kemerini çözüyor ve geçiyor arka tarafa. Gezinin özeti: Milyonlarca yıllık kayalıklar, kayalıklardan oluk oluk akan şelale suları, fok balıkları, kuşlar ve yunusların danslarına, soğuktan titreyen dişlerinizin tıkırtısı, bulandıkça bulanan midenizin isyanı eşlik ediyor. Ortaya karışık üç saatlik bir deneyim. Üşürken ve bulanırken mideniz, yunusu, foku, okyanusu neylersiniz?

Dünyanın dibi Tazmanya... Güney kutbuna doğru ondan öte memleket yok!

Tekneden İniyoruz...

Memlekete dönmesem de yerleri öpebilirdim Allah’ım. Kara göründü, toprağa bastım ve artık donmuyorum; midem de yemek borumdan aşağı genelde bulunduğu bölgeye indi, daha ne isterim? Kendime gelince gözüm açılıyor. Otobüsün yanına varmadan bir patika yoldan yürütüyorlar bizi. İnsan kendini burada ıssız bir adaya düşmüş gibi hissediyor. Müthiş kareler, bir filmi izler gibi izliyor, kendinizi bu karenin içinde göremiyorsunuz. Bu güzelliğin içinde sırıttığını düşünüyor insan; kaşıklandığında görüntüsü bozulacak diye yemeye kıyamadığınız, lezzetinden ziyade sunumuyla göz doyuran yemek gibi, müthiş bir yer burası.

Görülecek Mekanlar...

Danimarka veliahtının eşi prenses Mary'nin de memleketi olan Tazmanya'nın başkenti Hobart; Avustralya'da Sydney'den sonra en eski ikinci şehir. Noel zamanı yapılan ve çok çetin şartlarda gerçekleşen Sydney-Hobart yat yarışlarıyla gündemde olan Hobart, Derwent Nehri kıyılarında, Wellington ve Nelson Dağları eteklerinde hoş bir yerleşime sahip. Tarihi binaları, renkli ufak dükkanları ve lokantalarıyla Salamanca Market şehirde hoş vakit geçirilebilecek yerlerden biri. Avustralya'daki en eski köprü olan Richmond, kanguruların, koalaların, Tazmanya canavarlarının bir arada bulunduğu Bonorong vahşi doğa parkı, Richmond hapishanesi, en eski Katolik kilisesi St. John's, Hobart’da bulunan Wellington Dağı görülebilecek mekanlar.

Bu Kadar Da Olmaz Ama!

Yok, yok büyük konuşmamak gerek!

Her daim alsam da bu dersi, yine ikmale kaldım... Burası cennet derken daha da güzeli, orayı yere göğe koyamazken kuytuda kalmış, sanki keşfedilmeyi bekleyen, sanki benim sırrım, bana sır... Yeni yeni güzellikler, gözünüze inandıramadığınız üç boyutlu bir resim... Yanılmak ilk kez bu kadar keyif verdi.

Launceston’daki Cataract Gorge’a giriyoruz: Yeşillikler, çiçek bahçeleri, ağaçlarla bezeli tepeleri, ortasından akan nehri, kuşları ile cennetlerinden hoşnut diğer hayvanları... Parkın üzerinden  kuşbakışı manzarayı görebileceğimiz teleferiğe biniyoruz. Teleferikten manzarayı fotoğraflamaktan anı kaçırıyorum, ne yazık! Bana göre Tazmanya’nın en güzel ve görülmeye değer yerlerinden biri burası. Bu parkta uçsuz bucaksız patika yollar var. Doğa yürüyüşüne çıkıyoruz. Doğa yürüyüşü dediğinde böyle olmalı. Dünyanın en kaliteli oksijeniniyle ciğerlerimiz neye uğradığını şaşırıyor; bir iki öksürmenin, derin nefes alış verişlerin akabinde o da rahatına bakıyor, başlıyor kaliteli mamülü stoklamaya.

Teleferikten karşıya vardığımızda bir süre burada kalıp, doğal ortamlarında yaşayan kanguruları izliyoruz. Tavus kuşlarının adedi insanlardan fazla, dolayısıyla her yer rengarenk. Aleksandra Köprüsü’ne çıkıyoruz. Buradan bakıldığında objeler ufalıyor, lakin daha fazla manzara giriyor kadraja; elbet keyfi de birbaşka...

Dönüş yolu, her yer koyun.

Çoban yok, hadi hırsız tenezzül etmiyor, kurdu da mı yok bu memleketin? Yem parası olmayıp hayvanlar doğal yeşillikle otlayınca, haliyle etin kilosu 5-6 lira oluyor. Burada sebze pahalı, et ucuz. Yolda bir mezarlık görüyoruz, insan ölecekse burada ölmeli be kardeşim dedirten cinsten. Sonra bir değirmen, etrafında ne bir insan ne bir ev. Yalnızca bir dere, derenin kenarında, eskiliği heybetinden müsemma bir ağaç, ağacın  yanında ahşap piknik bankı. İnsandan izole bu diyar, terkedilmiş sanki. İnsan böyle güzel bir sevgiliyi ne hakla ve hangi akılla terkeder havsalam almıyor. Uğraşıyorum olmuyor, anlayamıyorum.

Tazmanya Canavarı!

Tazmanya canavarını göreceğimiz parka geldik sonunda. Burası her çeşit hayvanın olduğu bir hayvanat bahçesi. Tabi başrolde ‘tazmanya canavarı’ var. İnsanlar Tazmanya'yı da, canavarını da hayal ürünü zannediyorlar. Oysa ikisi de gerçek, en kötüsü ise çizgi filmlerin o meşhur canavarının çok sevimsiz oluşu. Domuzun ufağı, garip sesler çıkaran, stres altında kötü bir koku yayan, kemikleri çatır çutur parçalayan, simsiyah bir yaratık... Tazmanya canavarı (Sarcophilus harrisii) adaya özgü çokça rastlanan bir hayvan. Kürkü siyah, yüksekliği 25 cm. Boyuna oranla çok büyük bir kafası, güçlü çenesi ve korkutucu dişleri var. İsmini, çok hırçın ve ısırgan ayrıca çok aç gözlü olmasından almış. Avrupalıların gelmesinden önce, keseli hayvanları, yavru hayvanları avlar ya da keseli kurdun artıklarıyla beslenirken, bugün ağırlıklı olarak tavuk ya da ev hayvanlarını yakalıyor veya çöplerde yiyecek bir şeyler arıyor. Yiyeyecek ayrımı fazla yapmaz. Akrep bile yediklerinde en fazla hıçkırık tutar. Tasmanya canavarına yaklaşmak tehlikeli ama yasak değil. Ben denemedim ama isteyen hatıra fotoğrafı çektirebilir.

Wellington Dağı...

Wellington Dağı’na tırmanışa geçiyoruz. Bol virajlı, dar, kenarı yüzlerce yıllık devasa ağaçlarla bezeli, döne döne başımızı döndüren yolculuğun finalinde insanda olabilecek yükseklik korkusunu perçinleyecek yoksa da doğuracak bir zirve, fevkaladenin fevkinde bir manzara ve insanın yüzüne felç getirebilecek kapasitede dondurucu soğuk bizi bekliyor.

Zirveden Tazmanya tek kelimeyle nefes kesiyor. Bu nefes kesilmesinin baş musebbibi dondurucu soğuk, orası ayrı. Karların içinde donarken, ani bir dejavu ile sürat motorundaki gibi hissediyorum kendimi. Şöyle bir seyir noktasından seyr-i alem edip, koşar adım kaloriferi harıl harıl yanan arabamıza biniyoruz. İniş yolunda Allah akıl versin cinsinden bir hareketle dağdan gürül gürül akan sulardan içme çabam neticesinde, üç yudun su karşılığı sırılsıklam oluyorum. Soğuk, ıslak giysiler eşliğinde zatürre sonucunu doğurmuyorsa, bu dünyanın en temiz oksijeni kabul edilen bölgesinde olmanızdan değilde nedendir?

Yemek Molası...

Çiçek tarlaları, otlayan büyük ve küçükbaşlar ve deniz... Saatlerce ve saatlerce görebileceğiniz malzeme bu. Açlık hissimiz ayyuka çıktığında durduğumuz bir sahilde piknik türevi yemek molası veriyor, soğuktan zıplarken içimizi ısıtma amacıyla termosa saldırıyoruz. Peynir ekmek ziyafeti tekerüründen sonra sahilde bir yüyüşe çıkıyorum. Normalde sahilde yürümek sevilen, ancak kumlara batıp çıkma işkencesi neticesinde çok keyif vermeyen bir aktivitedir. Lakin bu kumsal yumuşacık ve ıslak dokunuşuyla insanın saatlerce üzerinde yürüyesi geliyor. Kutuplardan gelen buz gibi bir esinti ürpertiyor beni. Akabinde Afrika’dan gelen sıcacık yel, güneşle bir olup kanımı ısıtıyor. Kumsalda denize girenleri, çıplak koşuşturan çocukları görünce şok geçiriyorum. Bu insanların vücut ısıları kaç derece, neyle ısınıyorlar, yüzmelerine, çocuklarını anadan uryan gezdirmelerine şaşıyor, tüylerimin ürpermesiyle daha bir üşüyorum sanki.

Namaz Dinin Direği...

Namazları eda için gittiğimiz Tazmanya’nın tek camisi: Çok ferah, içerisinde çay, kahve edevatı, hatta yemek yapabileceğiniz mutfak dahi var. Kıldığım en keyifli namazın ardından ‘yolcudur abbas, bağlasan durmaz’ modunda bindiğim gemiye, yani dönüşe, yani bu sayfayı bitirişe, ezcümle yola devam ediyorum. Yollar çiçek tarlalarıyla bezeli, kartpostalda mıyız Allah’ım! İnsanın manzarayı çevirip, iyi dilekleri eşliğinde sevdiklerine postalayası geliyor. Çok sevdim ben Tazmanya’yı; keşke farklı kürelerin misafiri olmasaydık ve keşke bir daha gidebilme dileklerimle bitirebilseydim bu yazıyı.

 

YAZIYA YORUM KAT