Dünyada Suskunluk Sarmalı Kırıldı mı?

02.02.2011 00:24
Dünyada Suskunluk Sarmalı Kırıldı mı?
Sonuçta sular mecrasında akıyor. Despotluklar yıkılıyor. Halkla birlikte iktidara gelenler elbette kimi sorunlarla boğuşarak belli bir vadede o programları da oluşturacaklar. M. Naci Bostancı’nın yorumu:

Suskunluk sarmalı kırıldı mı? / M.Naci BOSTANCI

Elisabeth Neumann, 1984 yılında "suskunluk sarmalı" isminde bir teori kurdu. Buna göre, insanlar alana egemen olan görüşe açıktan karşı çıkmak istemiyorlar, muhalefetlerini gizliyorlardı.

Ancak bir şekilde bu muhalefet hareketlenir, kendini ortaya koyarsa ona destek veriyorlardı. Sosyal psikolojide de bu teoriyi destekleyecek bol miktarda örnek vardır. Bu deneylerde insanların egemen olan görüşün aleyhine bile olsalar ona karşı itiraz etmekte, açıktan muhalefetlerini ortaya koymakta isteksiz davrandıkları, genele uydukları test edilmiştir. Bu durum, iktidar ilişkilerinin karanlık dünyası bakımından tuhaf ve beklenmedik bir eğilim sayılmaz. Hatta kitlelere önderlik edecek ve egemene başkaldıracak olan elitler bile yeteri ölçüde teşvik edici bir havanın kokusunu almaları, başarı ihtimalini görmeleri halinde bu riskli eyleme kalkışmaktadırlar. Çünkü her halükarda müesses yapıya direniş zorlu bir süreci gerektirir ve insanlar bu mücadelede neler kaybedeceklerini, ne tür acılar yaşayacaklarını kestiremezler. Ancak dayanılmaz bir baskı ortamı, bunun tetiklediği teşvik edici bir direniş rüzgârı, ödenecek bedele değer bir gelecek umudu zorluklara katlanmayı, riskleri göze almayı kolaylaştırabilir.

Tunus ve Mısır, daha önce Cezayir örneğinde de görüldüğü gibi, huzursuz ülkelerdi. Yirminci yüzyılda kolonyal yapıya başkaldıran, bağımsızlık mücadelesi veren, bu mücadelede dini bir gayretin, kardeşlik ahdinin, ahlaki bir düzenin rüyasını gören kitleler, kurulan yeni rejimler karşısında derin bir hayal kırıklığına uğradılar. Beyaz efendiler gitmiş, fakat içerde benzer kafada yetiştirdikleri yeni efendiler iktidara gelmişlerdi. Halktan gibiydiler ama halkla ilgileri yoktu. İlk Tunus Cumhurbaşkanı Habib Bourguiba 1957'de cumhurbaşkanı seçildiğinde, Sorbonne'da hukuk ve siyaset bilimi okumuş bu kişinin, ülkesine bilimi taşıyacak bir elit değil, gittiği dünya tarafından teslim alınmış bir öncü olduğu anlaşıldı. Bourguiba, sırtını kazanılan zafere dayamış bir otoriter rejim kurdu. O dönemin atmosferini Bourguiba'nın "aydınları"ndan birisi olan Fethi Benslama, "İslam'ın Psikanalizi" isimli kitabının hemen girişinde şöyle anlatır: "Ne benim ne de kuşağımın programında İslam'la ilgilenmek vardı. İslam bizimle ilgilenmeye başladığı için onunla ilgilenmeye karar verdim. Sömürgeciliğin sona ermesi ve ulusal devletin inşasıyla birlikte gözlerini açan bu kuşak, o dönemde, dinin işinin bittiğini, sitenin örgütlenmesinde bir daha asla söz konusu edilmeyeceğini düşünüyordu. İşgalcilere karşı ayaklanmada bir seferberlik öğesi olsa da, bize göre din, dünyamızın yüzyıllar boyunca içine sürüklendiği ve işgalci Avrupa ordularının gürültü patırtısıyla uyandığımız karanlığın sorumlusuydu... Altmışlı yılların başında Bourguiba göreve başladı: Bin üç yüz yıllık büyük ilahiyat üniversitesi Zituna'yı kapattı, oradaki öğretmenleri dağıttı ve onları korkunç bir aşağılanmaya maruz bırakarak ortaöğretime nakletti... Ramazan ayında televizyon kameralarının karşısına geçip halkın sağlığına içki içti..." (Metis, 2005, İstanbul, s. 19-20).

Benslama aslında bütün hikâyeyi birkaç cümlede özetliyor. Bir yanda İslam'ın seferberlik ruhuyla kazanılmış bir zafer, diğer yanda Ramazan ayında televizyon ekranlarından kadeh kaldıran yönetici. Bu, inancın en sert noktasına tekabül eden meydan okumanın paralelinde İslam'a karşı yöneltilen sistematik aşağılama ve yine paralel bir şekilde "geri, yoksul, çünkü Müslüman halkı" modernleştirmek iddiası. Despotizm niçin gerekli? Çünkü bu halkı adam etmek için "onlar aydınlanıp reşit olana kadar" göz yumulması gereken bir geçiş dönemi. Şiddet ve güç kullanımını meşrulaştıran "modernleştirme" iddiası. Ancak her despot yönetimin kaderi, geniş yığınların muhalefetine karşı sağlam durabilmek için iktidar etrafında imtiyazlı bir zümre oluşturmaktır. Onlar, zenginlikleri, ellerindeki güçleri ve elbette çıkarlarıyla rejimi ayakta tutmanın dayanakları olurlar. Fakat bu formül, halktan alıp bu kesime kaynak aktarma şeklinde işlediği için, her defasında despot rejimi içten içe oyan, çürüten kurt işlevini görür. Sadece moral değerleri, inançları bakımından değil aynı zamanda çıkarları açısından da rejim ve yandaşlarıyla arasındaki mesafe büyüyen yığınlar, diş bilemeye, bir fırsatını bulduklarında bu "yabancı rejimi" tepeleme düşü görmeye başlarlar. Nihayet rejimin zikrettiğimiz çelişkileri halkla yöneticiler arasındaki gerilimi bir noktada patlatır, kitleler ayaklanır ve baştakiler iktidara veda ederler. Tunus'ta olan, Mısır'da beklenen, her nerede olursa olsun benzer karaktere sahip rejimler için de gelecekte kaçınılmaz görülen durum budur.

Sosyal Medya Siyasal Dil Oluşturabilir Mi?

Çok temel bir toplumsal kural, niceliksel değişimlerin nihayet, niteliksel bir sıçrama doğuracağıdır. Tunus'ta ve Mısır'da kitlelerin sistematik bir şekilde yoksullaş(tırıl)ması, niceliksel bir değişimdir. Bir başkası ise İslam ve onun ima ettiği her tür yaklaşımla çelişen uygulamaların doğurduğu birikimdir. Buna Mısır için Filistin meselesinde takındığı politik tutum da dâhildir. Üçüncü niceliksel değişim ise hemen yazının girişinde ifade ettiğimiz "suskunluk sarmalı" ile ilgilidir. Benzer fikirler ve mutlaka bundan çok daha güçlü duygular ile rejime muhalif olan çevreler, kendi güçlerinin ne ölçüde bulunduğu ve rejimi değiştirmek bakımından gerekli kitlesel desteğin varlığı konularında somut verilerle desteklenmiş bir kanaate sahip değildiler. Çünkü despot rejimlerde kamusal müzakerenin çok sınırlı oluşu muhalefet potansiyeli hakkındaki bilgiyi örttüğü gibi, bu yöndeki örgütlenmeler de sıkı takibat dolayısı ile sınırlıdır. Herkes kendi yalnız dünyasında sessiz ama yalıtılmış bir öfke ile yaşamaya mecbur bırakılır. İşte tam da böyle bir ortamda, sosyal medya, iktidarların denetleyemediği bu mecra, muhalif güçlerin kendi cesameti ve iktidarı dönüştürme kapasitesi hakkında onlara güçlü bir esin verdi. Düşündüklerinden, sandıklarından çok daha kalabalıktılar. Keza sosyal medya, hızla örgütlenme ve sokağa çıkma bakımından eşsiz bir ağ oluşturucuydu. Twitter, Facebook, mail grupları, cep telefonu sms'leri, Batı ülkelerindeki işlevlerinden çok farklı bir amaca yönelik olarak kullanıldılar. Onlar devrimci güçlerin suretlerini ve eylemlerini seyrettikleri bir aynaya dönüşmüştü. Suskunluk sarmalı kırılmıştı. Mısır yönetiminin olayları bastırmak için hemen internete yasak getirmesi, cep telefonu şebekelerini kapatması, sosyal medyayı kontrol etmeye çalışması dikkat çekicidir. Fakat bir kez ok yaydan çıktığı, kitleler kendi güçlerini ve karşı tarafın güçsüzlüğünü, klişe ifadesiyle "kâğıttan kaplan olduğunu" gördükleri için bu saatten sonra alınacak tedbirlerin pek fazla işe yarayacağı düşünülemez.

Elbette bu yeni bir durum. Beraberinde getirdiği bazı problemler de var. Birincisi hızla bir halk hareketi olarak başlayan kalkışma, güçlü bir önderliğe, yönlendiriciliğe ve karşı olmanın ötesinde bir siyasal programa sahip görünmüyor. Farklı grupların işbirliğiyle diktatörlüğe karşı mücadele etmek anlaşılabilir bir durum, fakat iş yerine ne kurulacağı meselesine geldiğinde sorunlar başlayacaktır. İkincisi ise sosyal medyanın sözel kapasitesinin klişelere, sloganlara, parolalara ancak tekabül edeceği, bunun ötesinde siyasal program geliştirme ve paylaşma bakımından güçlükler taşıdığı hususudur. Sms'lerle kitleler hareketlendirilebilir fakat siyasal dil oluşturulamaz. Tarihte Asyalı göçebelerin askerî dili hakkında, tek heceli komutlardan ibaret bir dil. Savaşta çok işe yarayan ancak felsefe bakımından manasız, denilirdi. Dijital çağın muhalefet örgütleyici karakteri ile Asya steplerinin savaşçı çocukları arasındaki akrabalık yarın nereye ulaşacak?

Sonuçta sular mecrasında akıyor. Despotluklar yıkılıyor. Halkla birlikte iktidara gelenler elbette kimi sorunlarla boğuşarak belli bir vadede o programları da oluşturacaklar. Yeter ki dijital çağın sabırsızlığı saliselere bağlı hale getiren dünyası ile siyasal program oluşturmanın geniş zamanları arasında bir denge kurabilsinler. n.bostanci@zaman.com.tr

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim