1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Dünya siyaseti, Ortadoğu’da yeniden şekillenirken... Yaşadığı çağı ve ân
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Dünya siyaseti, Ortadoğu’da yeniden şekillenirken... Yaşadığı çağı ve ân

A+A-

secakirgil@yahoo.com

 

Günlük mes’elelerin içinde, ’asl’ı, temel ölçüleri kaybedebiliriz..

Bu doğru..

Ama, yaşadığımız sosyal çevremizde ve bütün dünyada olup bitenleri nasıl yorumlayacağımızı bilmez ve hatta yorumlamak ihtiyacı hissetmezsek, kendimizi, yön belirlemesi bile yapılamıyacak balta girmemiş ormanlara dalmış kimse durumunda  bulabiliriz..

Tamam, yakın çevremizde ve dünyada olup bitenlere bakarken, teferruat bilgileri içinde kaybolmamalı, dal ve yaprakları inceleyelim derken, ormanının bütününü görememek gibi bir tuhaf duruma düşmemeliyiz, ama, ormana uzaktan bakıp, ormanı bütünüyle kavradığını zannedenler de, o ormanın içinde neler ve ne gibi canavarlar olduğundan, orada nasıl bir hayatın ve ne gibi fayda veya tehlikelerin bulunduğundan da habersiz kalabilir..

Onun için, geliniz, kısa kısa bir çok iç ve dış mes’eleye değinmeye çalışalım..

*

Bu yargı ve bu adâlet anlayışı, mülkün temeline bombadır!

 

M. Balbay ve T. Özkan gibi isimlerin ideolojik dünyalarına yüzde yüze yakın denilecek kadar karşı olduğumu tekrarlamaya bile gerek yok..

Ama, ’Bir kişi veya topluluğa olan nefretiniz, sizi onlar hakkında adâletsizliğe sevketmesin..’ diye emreden bir dinin mensublarıyız biz..

Sözkonusu isimler iki yıla yakın bir zamandır Ergenekon Yargılaması dolayısiyle, içerde  bulunuyorlar.. Balbay, sadece (müteveffâ) İlhan Selçuk’un gazetesinde çalışan birisi değil; darbe yapmaya çalışan generaller arasındaki bağlantıyı kuran bir kişi durumunda âdetâ... Bilgisayarından çıkan ve düzenli şekilde tutulmuş ve zamanın C. Başkanı A. Necdet Sezer’le ve diğerleriyle son derece hassas darbe konularını yansıtan görüşmelere dair dünya kadar notlar da, bunu gösteriyor..

 

T. Özkan’ın dışardayken, ’Alın beni de.. Niye almıyorsunuz?’  diye attığı çiğ çığlıklar da hâlâ kulaklarda..

Bu kişilerden ele geçen belge ve bulgular son derece ciddî olabilir.. Buna rağmen, bu kişilerin suçlandığı dosyadaki onlarca emekli ve muvazzaf subay dışardayken, bu kişilerin iki yıla yakın zamandır tutuklu bulundurulmaları, anlaşılacak şey değildir..

Bu bakımdan, onların, ’Yahu, bir darbe yapmak sözkonusu ise, bu darbeyi biz mi yapacaktık, bu generaller mi? Onlar niçin dışarda iken, biz niçin içerdeyiz?’  diye feryad edişlerine hak vermemek mümkün mü?

Evet, onların belki de içerde kalmaları gerekiyor, bunun hukukî gerekçeleri söylenebilir.. Ama, bir askerî darbenin içinde yer aldıklarına dair yığınla belge ve bulguların iddianâmelerde yeraldığı emekli veya muvazzaf generaller- yüksek rütbeli subaylar, birkaç gün tutuklu kaldıktan sonra veya GATA ve diğer tıbbî merkezlerden verilen tuhaf raporlara binaen serbest durumdalar.. (Hele, Prof. M. Haberal’la ilgili olarak, iki seneye yakın zamandır, ’yerinden oynatılamaz, hayatî tehlike vardır..’ gibi doktor raporlarıyla, âdetâ bir doktor/ yargıç rekabeti ve de bir meslekî dayanışma ve gövde gösterisi sergilenmesi..)

Bu arada, Ergenekon ve Balyoz Dosyası yargılamalarını, Yassıada Yargılamaları’na benzeten Husameddin Cindoruk’un bu tesbitleri karşısında insan şaşırmaktan kendisini alamıyor. 27 Mayıs Darbesi sonrasında Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı adıyle kurulan düzmece mahkemede genç bir avukat olarak bulunmuş olan Cindoruk’un, o düzmece yargılamalardaki korkunç baskılar ile, bu yargılamalar arasında şimdi bir benzerlik kurabilmesi, akl-ı selîm sahibi bir kimsenin kabul edebileceği bir durum olmasa gerek..

*

TC.’de tutukluluğun bir cezalandırma mekanizması halinde çalıştığı, yeni bir şey değil..

2004 yılında, bir düzenleme yapılmış.. ’Bu kadar uzun süreli tutukluluk olmaz!  diye..

Ve bu düzenleme, temel mantığı açısından doğrudur..

*

Tutukluluk için getirilen kanunî sınırlamalara Yargıtay’ca, 5 sene ve 10 senelik tutuklama sürelerinin getirildiği şeklinde bir yorum geliştirilmiş..

Ve korkunç cinayetler işledikleri ileri sürülen ve bidayet / başlangıç mahkemeleri tarafından ağır cezalara hükmedilmiş olan kimseler hakkındaki kararlarYargıtay’ca sonuçlandırılmadığı için, 10 yıllık süreyi tutuklu olarak geçirdikleri kabul edilerek, tahliye edilmişler..

 

Hakklarında hiç bir karar verilmeksizin, 5 veya 10 yıldır içerde kalanların serbest kalması anlaşılabilir.. Ama, bidayet mahkemesinde aleyhinde hüküm tesis edilmiş olanların, dosyalarının Yargıtay’dan dönmesine kadar bu düzenlemeden faydalanamıyacakları gibi bir düzenleme getirilemez miydi?

O kanun hazırlanırken, Meclis’teki o kadar hukukçu m. vekili, iktidarıyla, muhalefetiyle bu durumu önceden tahmin edememişler!

Ama, anlaşılıyor ki, Yargı, yıllardır kendisine karşı gizli bir savaş yürüttüğü Hükûmet’i güç duruma düşürmek için, bu dosyaları bile bile bu güne kadar saklamış, tedkikini ertelemiş ve Hükûmet de oyuna gelmiş bulunuyor..

Evet, bu işin başsorumlusu, Yargıtay’dır..  On yıllardır siyaset yapmaktan yargı işlerine bakamamışlar, demek ki.. Halbuki, Erzincan Başsavcısı Cihaner’in tutukluluk halini sona erdirmek için, binlerce dosya arasından onu çekip çıkarmakta nasıl da becerikliydiler.. Kezâ, Prof. Mehmet Haberal’ın tutukluluk kararı dolayısiyle, onun can güvenliğini tehlikeye attıkları gerekçesiyle, aleyhlerinde dâva açılan bazı Ergenekon yargıçlarının tazminat ödemeye mahkûm edilmeleri gibi durumlar da hemen gerçekleştirilmişti.. Yargıtay, şimdi ise, sorumluluktan kurtulmak için, işlerinin yoğunluğundan yakınıyor..

 

Aynı şekilde, her konuda asıl sorumlu olan Hükûmet de seyirci kalmış, bu duruma..

Bu yeni düzenlemelerin son âna kadar nasıl bir tablo ortaya çıkaracağının farkedilememiş olması, bütünüyle sistemin içindeki herkesin tam bir tökezlemesidir..

Herşey o kadar sessiz gelişti ki, sadece bir-iki hafta önce, böyle bir hukukî boşluğun ortaya çıkabileceği söylentileri medyada yer almaya başladığında bile, derhal duruma müdahele edilip, yeni bir düzenleme yapılabilirdi..

Ve ayrıca, bu hukukî düzenlemeden, kemalist-laiklerin tarafdar olduğu kimseler istifade etseydi, o zaman, bu gibi itirazlar, yerini hukukun üstünlüğü gibi laflara nasıl da bırakır ve alkışlanırdı, bu da ayrı bir konu..

*

İslam adına  cinayet işlemek diye bir yetki var mı?

 

Bu arada, yakın geçmişte, özellikle Güneydoğu’da verilecek mücadelelerde kendileri gibi düşünmeyen başka müslümanları, daha bir öncelikli olarak ve korkunç şekilde katleden ve de 10 yıllık bir zaman geçmesine rağmen, haklarında kesin hüküm tesis edilememiş olmaları dolayısiyle salıverilenler bir anda yeniden gündeme oturdular.. Tabiatiyle, bazı iddialar ve eski acı hâtıralar da gündeme yeniden geldi..

1994’lerde, zamanın MİT Müsteşarı Gen. Teoman Koman’ın, ’Bırakınız onları, onlar PKK’yla savaşan fakir halk çocukları..’ diye himaye ettiği ve PKK’nın karşısına, ’laik rejimin güçleri yerine, mahallî bir güç çıkarmak’  taktiğine âlet olup, korkunç bir oyuna gelen ve de PKK sindirilir gibi olduktan sonra üzerlerine saldırılanlar, geçmişte yaptıklarının İslam adına olduğu iddialarını hâlâ da sürdürmek eğiliminde gözüktüklerine göre, kendilerini bir ’nefs muhasebesi’nden geçirebilecekler midir?

Bu hususta, kendi yandaşlarını inandırmak için,  örgüt içi ’kapalı devre’ olarak yayınladıkları kitabın iddialarını süzgeçten geçirebilseler, o bile kendileri için belki bir kazanç ve uyanma vesilesi olabilir.. Bu konuda, kemalist-laik rejimin en ünlü isimlerinin, Mehmet Ağar, Teoman Koman, İsmet Sezgin ve diğer nice isimlerin bu konuda, birbirinden haberli veya habersiz yaptıkları açıklamalarına bir izah getirip getiremiyecekleri ise, bir ayrı konu..

O gibi kimseler, kendileri hakkındaki iddialara inanılmamasını, Kur’an âyetlerini bağlamından çıkarıp kendilerine tatbik ederek istemekten vazgeçmeli ve kaçırıp da, kendisine zorla, can korkusuyla ’MİT ajanlığı yaptım’  dedirttikleri müslümanları öldürdüklerini  hatırlamalı ve bu konulara, kendi dışlarındaki müslümanların hassasiyetiyle bakabilmeliler..

 

Unutmayalım ki, Hz. Ali’yi katleden Abdurrahman ibn Mulcem ve diğer haricîler de, namaz ve niyazlarında, zâhidlik derecesinde kimseler olarak bilinirlerken, İslam adına yaptıkları yorumlarla ne korkunç cinayetler işlemişlerdi..

*

Bundan daha hafif olmayan bir başka fasıl ise..

’Reiting gülü’ne dönüştüğü ileri sürülen ve izleyicilerini gülmekten yerlere yatıran ve sözleri arasında bazı doğruları da, soytarılıklarına fedâ edecek şekilde kullanmaktan kaçınmayan ’Gömlekli Hoca’  ile, bir ’sosyete fetvâcısı’  arasındaki savaş..

Birisi, kendisi hakkında uydurma video kasetleri çıkarılabileceğini önceden duyuruyor.. Hattâ, bu yönde sadece zinâ sahneleri değil, sapık ilişki sahnelerinde de kendisine yer verileceğine dair daha ağır tehdidleri de önceden duyuruyor ve kendi elinde de birçok belgeler olduğunu iddia ederek meydan okuyor, cesaret ve kahramanlık gösterileri sergiliyor, ekranlardan..

Buna karşı, bu sahada, sanal imkanları iyi kullanmasıyla meşhur olan  ’sosyete fetvacısı’  ise, o ’gömlekli hoca’yla ilgili video görüntülerini izlediğini ve bunların asla montaj olmadığını iddia edebiliyor..

Modern teknoloji yoluyla elde edilen bu ’müthiş bu kazanımlar’  karşısında insanın kanı donuyor..

*

’İnqılabçısıyla, radikaliyle, siviliyle..’ nasıl bir müslüman tipi?

 

Müslümanlar için, aralarında benimsedikleri metod farklılıklarından dolayı, yığınla nitelemeler yapılıyor.. İnkılabçı, radikal, uzlaşmacı, zâhid, münzevî, vs..

Şimdi son olarak da, Mısır’lı düşünce adamı Fehmî Huveydî’nin, Türkiye’deki gelişmeleri değerlendirirken, hele de arab dünyasında yeni bir İslamî umutlanmanın odağı olarak gösterdiği Türkiye’deki İslamî canlanışı, resmî yapılanmalara meydan okuyan bir yeni durum olarak niteleyip, ’sivil İslam’  isimlendirmesi yapmış..

 

 Bu nitelemenin yerinde olup olmadığı ayrı bir konu, ama, hele de bugünlere rastlamış olması düşündürücüdür.. Çünkü, bugünler, İran’da 32 yıl önce Şahlık rejiminin çökertilmesinin yıldönümü..

’İslam İnqılabı’nın 32. yıldönümünde, geride elde kalan nedir?’ diye soranlara, içerde yığınla kırgınlıklar ve ’inkılabçı kadrolar’  arasındaki derin çatlaklar ve birbirleri hakkında ve hele de iktidarda olanların, iç muhalefet durumunda bulunanlara, ’Yezid’  benzetmelerine varıncaya kadar en ağır saldırıları devam ederken.. Ve de İran C. Başkanı Ahmedînejad’ın, 6 yıldır Dışişleri Bakanlığı yapan Menuçehr Muttekî’yi, hem de kendisinin bir resmî mesajını sunması için Batı Afrika ülkelerinden Senegal’e gönderdiği bir sırada, dünya ajanslarına onun azledildiğini açıklaması ve Muttekî’nin diplomatik açıdan ortada sap gibi bırakılıvermesi şeklindeki tuhaf uygulamalar karşısında nasıl bir karşılık verilebilir?

En iyisi, susmak mı?

Evet, işte böyle bir sıkıntı verici tablo karşısında iken..  

 

Mısır’lı düşünce adamı  Fehmî Huveydî,  İstanbul Şehir Üni’nin düzenlediği bir konferansta ilginç görüşler dile getirmiş.. Türkiye'nin Doğu ile Batı arasında artık sadece bir köprü değil, karar verici bir merkez haline geldiğini’  vurgulayan Huveydî’nin tesbitleri, üzerinde durulmayı gerektirici nitelikte.. 

 ‘…Batı'nın politik İslam'a karşı olan tavrını hepimiz biliyoruz. Türkiye farklı bir model oluşturdu. Ben buna ‘Sivil İslam’ diyorum. (…) Sivil İslam kürsülerden, meydanlardan insanlara siyasî ve ideolojik vaazlar ve mesajlar veren ve insanlara baskı uygulayan ve yönlendiren bir yaklaşım değil; insanlara yol, eğitim, sağlık hizmeti, iş ve refah götürmeye çalışan bir yaklaşım…’ diyor, Huveydî..

Üzerinde durulması gereken bir yöntem değil mi, bu?

Huveydî’nin bu görüşlerinin medyaya yansıdığı gün, 7 Ocak 2011 günü, etkili Amerikan gazetelerinden New York Times (NYT) de, ’Türkiye'nin Osmanlı'nın parlak dönemlerine benzeyen gelişme gösterdiğini’ yazıyordu..  

(NYT)’de yer alan yazıda, Türkiye'nin yükselişinin, geçmişe göre daha iddialı ve bağımsız dış politikasının en büyük başarısı olabileceği’ vurgulanırken, ’Türkiye'nin Kuzey Irak ve Irak'ın diğer bölgelerindeki etkisinin, İran'ın Irak'ın geri kalan bölgelerindeki etkisinden daha derin olmasa da daha büyük olduğu ve ’Türkiye'nin, küreselleşme sürecinin ve Ortadoğu pazarlarına yönelmesinin bölgede sadece Amerikan gücünün kalıcı olduğu yönündeki varsayımları geçersiz kıldığı’ ve  ’Türkiye'nin Bağdad'daki nüfuzunun da son derece yaygın olduğu’  da vurgulanıyordu..

*

Türkiye’nin, müttefik durumundan aktörlüğe geçiş riski mi?

Uzunca bir süredir Avrupa Birliği için, ’Avrupa-İslam’ konusunu araştıran bir projenin başında bulunan sosyolog  Nilfüfer Göle’nin Hasan Cemal’e verdiği  ve 1 ve 2 Ocak günlerinde yayınlanan röportaj da bu konuya paralel bir anlayışa kapı açıyordu denilebilir.. Göle’nin, derinlemesine düşünülmeyi gerektirecek çaptaki görüşleri özetle şöyle:

’Türkiye’den bakınca Avrupa idealize edilir. (…) Ama, O. Pamuk’un deyimiyle, Avrupa “pembeleştirildi” Şimdi ben de Avrupa’dan Türkiye’ye bakınca varolan resmin hatalarını, zaaflarını gözden kaçırıyor, resmi idealize ediyor olabilirim, Avrupa’ya ise daha eleştirel ve acımasız bakıyor olabilirim.
Ancak bu kişisel bir bakış sapması ötesinde Türkiye ile Avrupa arasında sessiz bir altüst oluşun, hatta yer değiştirmenin yaşandığı yeni bir döneme girildiğini düşünüyorum.
Avrupa kendi kimliğini tartışıyor, Türkiye ise Kürt açılımını.. Avrupa ideallerinden vazgeçen, Türkiye ideallerinin peşine düşen bir garip ikili yaratıyor.
Avrupa ülkelerinde içe kapanma, milli sınırlarına çekilme, Avrupa Birliği Projesi’ne karşı şüphecilik ve sırtını dönme eğilimleri baş gösteriyor.
Türkiye ise artık Batı’nın  pasif bir müttefiki olmaktan çıkıp, kendi çıkarlarının farklı olabileceğini hatırlatıyor, yöresel ve küresel aktör olmaya heves ediyor.
Avrupa’da yeni popülist sağ hareketler ve İslamofobi söylemleri yükseliyor, siyasi yelpazenin kenarında köşesinde kalmış hareketler ve siyasi figürler kamuoyunun ilgi odağı oluyor, siyasetin merkezini belirleme riski taşıyor. (…)
Kısacası bugün Türkiye’ye Avrupa’dan bakmak demek, ister istemez Avrupa’ya da Türkiye’den bakabilmeyi gerektiriyor.
Biz hep kendimize pembe Avrupa’nın aynasında baktık, geri kalmışlık, ilerleme ve benzeşme söylemleriyle geleceğimize şekil vermek istedik.
Bugünkü resimde ise, Türkiye ile Avrupa yüz yüze geldiler.
Birbirlerine sırtlarını mı dönecekler yoksa yan yana mı yürüyecekler, göreceğiz. Ama, sanki bir sandalye kapma oyununa oturuldu, hangi ülke Avrupa’nın boş kalan sandalyesine oturabilecek? (…)  Türkiye ideallerinin peşine düşüyor dedim. Ki, bu idealler nedir sorusu herkesi ilgilendirdiği, kimilerini endişelendirdiği kadar tüm dünya kamuoyunun gündemini de meşgul ediyor.
Yani Türkiye sırtını Batı’ya mı döndü, İslamileşen bir Cumhuriyet’e doğru mu yol alıyor? Yoksa Avrupa tarihiyle özdeşleştirdiğimiz özgürlük ve eşitlik ideallerini yaşatan ve diğer ülkelere taşıma potansiyeli mi var?
Bu soruların bugünden belki cevabı yok; ama, sorulmaya başlaması bile Türkiye’nin bugün kendi sınırlarını aşan bir tarih yapımıyla yüz yüze kaldığını ifade ediyor.
Türkiye “zayıf tarihsellikten”, çıkıp hızlanan tarih yapımının bir parçası oluyor. Bu süreç ister istemez yeni sorunları beraberinde getiriyor; soğuk savaş siyasetinden çıkmak, dondurulmuş tarihten sıcak tarihsel akışkanlığa geçmek, savrulmalara, eksen kaymalarına yol açabilir. (…) Türkiye’nin Batı ile Doğu arasındaki sabit yerinin oynamaya başlamasının ilk işareti bence Türkiye’nin Irak Savaşı’na ilişkin ABD’ye vermesi beklenen desteğin, yani tezkerenin az bir farkla Parlamento’dan geçmemesidir.
Ama bu karar neticesinde birçok insan, haklı da olarak, Türkiye’nin ABD desteği olmaksızın korumasız ve yalnız kalacağından korktular, ekonomik istikrarını kaybedeceğini düşündüler. ABD, Türkiye’nin ittifakı bozduğunu düşündü, bu nedenle savaşta kayıplara uğradığını ileri sürdü.
Arap ülkelerinde ise, Türkiye ilgiyle izlenmeye başladı. Sadece “Arap sokağı” nezdinde değil, aydın, seçkin kesimlerde de, Türkiye’nin Arap emirliklerinden farklı olarak sırtını demokrasiye dayadığını ve bu nedenle güçlenebileceğini gördüler, itibar ettiler.
Bu tarihten itibaren Türkiye’nin dış politikası üzerine düşünmek zorunda kaldığını, yakın ve uzak komşularıyla ilişkilerini pekiştirdiğini, unutulmuş Osmanlı mirasını gözden geçirdiğini, Davutoğlu’nun mimarlığında yeni bir vizyonu, hatta “sıfır sorun” politikalarını sahiplendiğini öne sürebiliriz.
Ancak, öte yandan Mavi Marmara, İsrail ile anlaşmazlıklar ve dokuz Türk vatandaşının ölümüyle biten saldırı, Türkiye’nin tehlikeli sularda dolaştığına dair bir işaret oldu. Aktör olmak, müttefik olmaktan daha riskli... (…) Kimileri için bu gelişmeler Türkiye’nin Batı’ya göre bağımsızlaşmasının bir ifadesi, kimilerine göre İslamileşmesinin bir işareti olabilir. Ama bence daha önemlisi Türkiye, Batı’nın öncülüğünde düşünme ve karar verme konforunu kaybetti. (…)

Soru: Senin deyişinle ‘Avrupacılık-sonrası’ bir süreç mi yaşanıyor Türkiye’de?
N. Göle: Türkiye’nin Batılılaşma tarihinde bir dönüşüm olduğunu düşünüyorum. (…)
AB’nin tam üyelik müzakerelerini başlattığı 3 Ekim 2005 tarihine kadar Türkiye AB üyeliğini arzulamış ve bunu sadece siyasi seçkinler değil, farklı sivil toplum örgütleri, dernekler, medya, aydınlar da dile getirmişti.
Hattâ bu arzu Avrupa kamuoyunda şüpheyle karşılanmış, “Nereden çıktı bu Avrupa isteği?”, “Türkiye Truva Atı misali Avrupa’yı kandırarak İslam’ı sokmak  istiyor” gibi görüşler yaygınlık kazanmıştı.
Ne var ki, bugün Türkiye’nin kendisi “arzu nesnesi” olarak ortaya çıkmakta. Sanat, bilim, eğlence, sanayi, finans dünyası için Türkiye yeni bir çekim merkezi olmakta, fırsat alanları sunmakta. 
Özellikle İstanbul, Batı metropollerinde yaşayan birçok kesim için yeni bir hayat sunuyor. Yeni bir kültürel kozmopolitizm ortaya çıkıyor. (…) Kozmopolitizm deyince, Osmanlı’daki farklı milletlerin bir arada yaşaması ve özellikle de gayrimuslimler gelirdi.
Bunun yitirilmesi de geçmişe yönelik, nostaljik bir kozmopolitizm duyarlılığını besledi.
Ancak bugün İstanbul yeni bir kozmopolitizmin eşiğinde. Bu sadece Batı’yla özdeş değil, Doğu’dan da beslenen bir çoğulculuk ve kültürel aşılanma.
İstanbul yaratıcılık için mümbit bir kent haline geliyor. (…)
Kültürel kozmopolitizm dediğim Avrupacılık-sonrası, Doğu’nun Doğu’yla buluşabildiği, ama Avrupa’yı da dışlamayan yeni bir aşılanma, iç içe geçişler sürecine, doğurganlığına işaret ediyor.
İstanbul böylesine bir ‘kültürel tahayyül’ün mekânı olabilir mi? (…)
Misafirperverlik kozmopolitizmin ilk şartı diyebilirim. (…)
Bugünkü küresel dünyada, sadece üst sınıf sınır tanımaksızın seyahat etmiyor. Tersine birçok kişi iç savaştan, açlıktan, etnik temizlikten, baskıcı politikalardan kaçarak dünya kentlerine geliyor, zorunlu ya da istekli mülteci oluyor.
İstanbul bugün Türkiye’nin doğusundaki baskı ve savaştan kaçan Kürt vatandaşlarla değil, aynı zamanda İran’dan, Afganistan’dan, Afrika’dan gelen mültecilere de ev sahipliği yapmak durumunda. Bu da ister istemez İstanbul’un çehresini değiştiriyor. (…)
Giderek sadece Avrupa’da yükselen ırkçılığa, İslamofobi’ye karşı değil, kendi içimizdeki ırkçılığa, ayrımcılığa karşı da duyarlılık göstermek ve politikalar üretmek zorunda kalacağız.’
*

Evet; bu görüşler, eğriliği-doğruluğu bir yana, tarihi ve geleceği etkileyecek yeni bir sosyal oluşumdan bir takım yankılanmalar sunuyor, bize..

*

’Mâbedlerin dokunulmazlığı’  keyfî bir arzu değil; Kur’an emri..

 

75-80 milyon nüfuslu Mısır’da onda bir kadar nisbetinde, yani 8 milyon kadar bir hristiyan nüfus vardır.. Bu hristiyanlara genel olarak, ’Qıbtî’ denilir.. (15 yıl öncelerde BM. Genel Sekreterliği’ne seçilen Budrus Galî de, Mısır’ın köklü Qıbtî ailelerinden gelmekteydi ve bu aile ve çevresindeki güç, Osmanlı zamanından beri hep problem olagelmiştir..) Ortodoks hristiyanların bir bölümünü teşkil eder, qıbtî hristiyanlar.. (Mısır’ın uluslararası ismi olan -ve Qıbtî’lerin ülkesi mânasına geldiği bildirilen- ’Egypt’ de buradan gelmektedir..

Ortodoks hristiyanlar Hz. Îsâ Mesîh aleyhisselâm’ın veladet yıldönümü, katolikler gibi 24/25 Aralık’ta değil, iki hafta sonra 6/7 Ocak’ta kutlarlar.. Bu kadar fark olur mu, demiyelim.. Sünnî müslümanlar Resul-i Ekrem (S)’in veladetini 12 Rebî’-ul’evvel; şiî müslümanlar ise, 17 Rebî’-ul’evvel olarak kabul edip ona göre anma merasimleri tertib eylerler..)

 

Qıbtî hristiyanlar geçtiğimiz günlerde, Hz. Îsâ’nın veladet yıldönümü münasebetiyle tertibledikleri âyinler cümlesinden, İskenderiye’de bir katedralde bir âyin yaparken bir bombanın patlaması ile 21 kişi parçalanıp öldü, onlarca insan da ağır şekilde yaralandı..

Ortaya çıkan tablo, tabiatiyle dehşet vericiydi..  Nitekim, onbinlerce qıbtî hristiyan Mısır sokaklarına dökülüp hışımlı gösteriler yaptılar.. Bu durum henüz de devam ediyor..

Bu bombanın kim tarafından konulduğu kesin olarak bilinmiyor.. Müslümanlarla hrıstiyanların arasını bozmak, Mısır rejimini güç duruma düşürmek için bir takım çevrelerce de konulmuş olabilir.. Ama, İslam adına ve cihad yaptığını sanarak bu gibi cinayetleri işleyebilecek kimseler de yok değildir ve bu gibi kimseler de yapmış olabilirler bu saldırıyı.. Nitekim, o yönde de bazı açıklamalar mevcud..

Ama,  Mısır’ın müslüman halkı da, bu saldırılara karşı nefretlerini dile getirdiler, hristiyanların acılarını paylaştılar, bu saldırının Kur’an hükümlerine aykırı olduğunu belirttiler..

Çünkü, gerçekten de, Kur’an hükümleri bu konuda da açıktır..

 

Hacc sûresinde, ’…Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile def’edip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi..’  meâlindeki  40. âyeti hatırlamak gerekir..

 

Hatırlayalım ki, bu âyetler, nâzil olduğu dönemdeki kiliselerin, manastırların ve sinagogların, mâbedlerin dokunulmazlığını dile getiriyor..

Bu saldırı üzerine, ibadet edenlere karşı girişilen bu saldırı üzerine, yazık ki, müslüman dünyanın kamuoyunda yeteri kadar tepki meydana gelmedi..

Aklımıza gelen, hemen mütekabiliyet / misilleme/ misliyle mukabele düşüncesi oluyor, genellikle.. Nitekim, El’Ezher Şeyhi bile, Papa’nın hristiyanlara sahib çıkması ve bu saldırıyı suçlaması üzerine, Papa 16. Benedicktus’u, ’Irak ve Afganistan’da yüzbinlerce- milyonlarca sivil müslüman insanın öldürülmesi karşısında sesini hiç çıkarmazken, şimdi sesini yükseltmesi’ dolayısiyle ’Mısır’ın içişlerine karışmak’la suçlaması, nicelerimizin mantığına doğru gibi geldi..

Halbuki, yanlış da burada..

Eğer sadece müslümanlara yapılan saldırılara itirazlar yükseltir, müslüman olmayan sivil-savunmasız insanlara yapılan saldırılara ilgisiz kalırsak, herkesin acısı kendisinedir anlayışına teslim olmuş olmaz mıyız?

Üstelik bu durum, geçmiş dönemlerde de genel olarak hep böyle oldu..

Kuzey İrlanda’da kanlı çatışmalar olurken, bunu İngiliz emperyalizminin zaafı olarak  sevinçle karşılayanlar bile oldu.. Halbuki, can verenler, silahlı çatışmalara girişen taraflar değil, sivil-savunmasız kitleler olursa..

’Bir insanın haksız yere öldürülmesini bütün bir insanlığın öldürülmesi’ olarak niteleyen de bizim ’Kitab’ımızdır; ’Kitabullah’dır..

*

Bu bakımdan, nerede bir insan haksız yere öldürülmüşse, bunu bütün bir insanlığa karşı girişilmiş bir suikasd olarak anlamak ve karşı çıkmak gerekir..

*

YAZIYA YORUM KAT

22 Yorum