Dünle birlikte gitti cancağızım

03.08.2012 14:56

Melih Altınok

Tehlikeli sularda kulaç attığım farkındayım. Açık’tan, iki yazıdır ele aldığım mevzua devam ediyorum bugün de.

Bazı kesimlerde “Son on yılda Türkiye’nin felakete sürüklendiğine” dair yaygın bir söylem var.

Bu kaygıyı ifade eden, dünün cehennemini asrısaadet devri gibi sunan, iyileşmeleri örtüleyen, gelecekten korkutan cümle ise şu: “Türkiye’nin geleceğinden hiç bu kadar kaygılanmamıştım!”

Ne yazık ki bu söylem, muhalefetinden medet umduğumuz demokrat, liberal sol çevrelerde de kabul görmeye başlıyor.

Geçmişle kıyasın ortaya çıkartacağı tablonun siyasal iktidara yaracağı fobisinin motivasyonu öyle güçlü ki. “2003’te muhtıra konuşuldu” diyen Özkök’ün itirafları bile “Darbe davalarına işaret eder, bu da AK Parti’ye yarar” diye önemsenmiyor.

Ondan sonra “Bir kaç yıl önceki Genelkurmay Başkanı’nın muhtıra itirafı üzerinde tepinmeyen muhalefet aslında o ülkenin ‘gerçek’ iktidarıdır” deyince alınıyorlar.

Ancak makarnanın kıvamını AK Parti’den bağımsız değerlendiremeyen muhalefetin “sefaletinde” güncel parametreler dışında “varoluşsal” etkenler de olduğu aşikâr.

Geçen salı Stephan Davies’in bir makalesine atıfta bulunup, Herbert Spencer’ın adıyla anılan “kanundan” bahsedeceğimi söylemiştim.

Spencer 1891 tarihli “Özgürlükten köleliğe” isimli makalesinde özetle şöyle diyor:

“Sorunlar ne kadar çok iyileşme sürecine girerse, onların fenalıkları hakkındaki feryatlar da o kadar çok gürültülü olmaya başlar.”

Spencer’ın tezini desteklemek için verdiği örneklerden bazıları ise şunlar:

19. yüzyılın başında Britanya’da alkol tüketimi ve buna bağlı hastalıklar, suçlar tavan yapmıştı. 1880’lerde alkol tüketimi keskin bir şekilde düştü. Ancak her nasılsa Britanya’da içki kullanımına karşı kampanyalarda bir artış yaşandı. ABD’de de içki yasağına ilişkin “soylu deneme” ve Britanya’daki kısıtlayıcı lisans kanunları bu iyileşme döneminde çıktı.

Yoksulluk. İstatistikler, gelir ortalaması, yaşam maliyeti, hayat koşulları, yoksullara yapılan yardım miktarı gibi ekonomik göstergeler bakımından 1870’de Britanya’daki çalışanların koşullarının 1840 yılına göre çok daha iyi olduğunu ortaya koyuyordu. Ancak 1870’lerde Rowntree ve Booth’un çalışmalarıyla yoksulluk keşfedilmiş oldu. Zihinsel ve politik akımlardaki büyümenin etkisiyle Britanya toplumunda refah devleti anlayışı gelişti.

Eğitim. Okuma yazma oranın süründüğü 18. yüzyılda kılını kıpırdatmayan Britanya toplumu ve devleti, 1860’lara gelindiğinde nüfusunun büyük çoğunluğu okuryazar olunca hareketlendi. 19. yüzyılda zorunlu ilk ve orta eğitim kurumlarının kurulmasıyla sonuçlanan “kamu cahilliğine karşı kampanyalar” başlatıldı.

Yüzyılın başında “ayıp” bile sayılmayan çevreye karşı fütursuzluğun yasal olarak suç olduğu günümüzde, çevreci hareketler 50 yıl öncesiyle bile kıyaslanmayacak şekilde güçlü ve yaygınlar, değil mi?

Feminizm, çocuk ve hayvan hakları gibi alanlardaki kıyası ise size bırakıyorum.

Tamam, Davies’in dediği gibi, “İç karartıcı bir karamsarlık iç açıcı bir iyimserlikte bulunmayan cazibeye sahiptir”.

Anlaşılmaz değil, sesini daha çok çıkartmak zorunda olan muhalefet de bunu elbette ki kullanır. Zira,“Durum çok kötü, acil bir şeyler yapılması gerekiyor” ifadesinin yarattığı etki “durum iyileşiyor, biraz daha gayret edilmeli” ifadesindeki kadar heyecan uyandırmaz.

Çünkü devrim esas oğlan, evrim sünepenin tekidir.

“İyileşme sürecindeki tüm sorunların bir plan ve kolektif faaliyet olmadan düzeldiği”tesbiti, tüm kurucu rasyonalistlerin, Türkçe söylersek “toplum mühendisliğini fetişleştiren tüm kolektivizm türevlerinin” de korkulu rüyası.

İyi de sözkonusu pragmatist yaklaşımın pratik başarılarının bu kadar istisnai olduğu ortadayken ısrarın anlamı ne?

Geçenlerde Murat Belge’nin cami tartışmaları üzerinden yaptığı “saf” muhafazakârlık tanımı aklıma geliyor bu noktada.

Belge yazısında bir arkadaşının, Mimar Sinan’ın eserlerinin olabilecek en güzel form olduğunu, dolayısıyla ondan uzaklaşmamak gerektiğini şeklindeki sözlerini aktardı.

Tamam, muhafazakârlık ve devrimcilik tartışmalarını içki kültürü vs. gibi gündelik yaşam patrikleri üzerinden yapmaya alıştık belki. Ama “Muhafazakârlık bu işte!” diyen Belge’nin tanımı bize bir yol haritası çizebilir.

Siyaset yapma, en kötüsünü yaşadığımız ve daha berbatına sürükleneceğimiz umacısı, örgütlülük patrikleri, sınıf çelişkisinin tartışılmazlığı gibi “olabilecek en güzel formlarda” ısrar, siyaseten muhafazakârlığın bir yansıması değil mi sizce?

Yarını kurmanın yegâne devrimci formülü, geçmişi aklayıp bugünü kötülemek ve gelecek korkusu pompalamak mı?

Bu mu “gerici muhafazakâr” iktidara “ilerici devrimci” muhalefet?

İnsanlığa zoru, savaş koşullarında sıkıntıyı, kısacası yoksulluğu ve süreli mücadeleyi vadeden solun, varoluşu daha katlanılır hâle getiren ve ahaliye “dönüşümün” güvenli kollarını işaret eden “kendiliğindenci” yaklaşımlar karşısındaki makûs talihini değiştirmesinin yolu belki de bu ezber bozumundan geçiyor.

Evet, beni gelecek değil, geçmiş korkutuyor.

melihaltinok@gmail.com

TARAF

 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim