Dünden Bugüne Filistin Sorunu

19.11.2012 00:11
Dünden Bugüne Filistin Sorunu
“Yaşamla Ölüm Arasında Gazze” Noam Chomsky ile İsrailli muhalif tarihçi Ilan Pappé’yi bir araya getiriyor.

Asım Öz, “Filistin-İsrail sorunu”nu farklı bir perspektiften dikkat çekici bir şekilde analiz eden isimlerden ikisini, Noam Chomsky ile İsrailli muhalif tarihçi Ilan Pappé’yi bir araya getiren Frank Barat’ın “Yaşamla Ölüm Arasında Gazze” adlı kitabını değerlendirdi.

Dünden Bugüne Filistin Sorunu

Asım Öz / Dünya Bülteni / Kültür Servisi

Son günlerde İsrail'in Filistin'e dönük saldırıları bir kez daha Filistin'i öne çıkardı. Böylelikle neredeyse doğrudan tanığı olduğumuz bir süreç içinde hep aynı durumları yaşamakta olduğumuz bir kere daha fark edildi. İsrail, 1948'de Filistin'in neredeyse yüzde seksenini işgal etmiş ve Yahudi halkı bölgeye yerleştirirken yerli Filistin halka "etnik temizlik"le belirginlik kazanan zulümler uygulamıştı. Bugün İsrail'de şu yada bu biçimde "geniş" halk desteğine sahip bir hükümet var ve en iyi yöntem olarak hâlâ "etnik temizlik" siyasetini uyguluyor. Dolayısıyla böyle bir atmosferde Nakba her daim güncel oluyor.

Geçtiğimiz yıllarda İsrail'in Gazze'ye uyguladığı insanlık dışı ablukanın ardından Mavi Marmara'ya yapılan korsanlık eylemiyle Filistin Türkiye gündeminin ilk sırasına yerleşmişti. Bu yıllarda İsraillilerin olayı algılaması ise bir tür seçilmişlik duygusunun oluşturduğu pişkinliğin ötesine geçmedi. Onlar tıpkı 1970'kerdeki apartheid uygulayıcısı Güney Afrikalı yöneticiler gibi uyguladıkları yöntemin en iyisi olduğunu savunuyorlar/dı. Gazze şeridinin ablukaya alınmasından önce, 2008-2009 kışında İsrail Gazze'ye saldırdı, yerleşim yerlerini yerle bir etti ve tahminen 1.400 Filistinlinin ölümüne neden oldu. ABD-İsrail'in gözünde Gazze halkının suçu belliydi: Noam Chomsky'nin deyişiyle, seçimlerde "yanlış tarafa", yani dayatılmak istenen sömürgeleştirme ve mülksüzleştirmeye siyasi muhalefetini sürdüren Hamas'a oy vermişlerdi.

Editör Frank Barat Yaşamla Ölüm Arasında Gazze adıyla çevrilen kitapta, Filistin-İsrail sorununu en iyi analiz eden isimlerden ikisini, Noam Chomsky ile İsrailli muhalif tarihçi Ilan Pappé'yi bir araya getiriyor. Bilindiği üzere Pappé kişisel düzeyde İsrail'de Nakba'nın inkâr edilmesine karşı mücadele yürüttü ve başkalarıyla birlikte Nakba'yı İsrail halkının gündemine taşımak için çaba sarf etti. Özellikle İsrail'in ilk yıllarındaki kritik kararlarını ele alan Pappé, bu kararların değişmeden günümüze kadar uygulandığını düşünüyor. Şimdiye kadar onun yürüttüğü mücadele sonucunda İsrail'de Nakba meselesini çerçeveleyen inkâr ve baskı duvarlarında ciddi çatlaklar meydana geldi. Bu çatlaklar aynı zamanda İsrail'de "yeni tarihçiler "etrafında sürdürülen tartışmaların ve İsrail'deki Filistinlilerin yeni siyasi gündeminin sonucunda oluştu.

Tarihin sonradan kendisine yön verdiği ve önemli olduğu düşünülen olayları üreten ayrı ayrı süreçlerin patlama etkisi yaratacak şekilde birbiriyle kaynaşması ile oluştuğunu fark ettiren söyleşi ve makaleler, İsrail'in Gazze'ye saldırısının ardındaki cezalandırıcı mantığı ortaya koyarken Filistin-İsrail sorunuyla ilgili bütünlüklü ama aynı zamanda alternatif bir çerçevede sunuyor. Siyonizm'in Filistin halkına uygulanan bitmemiş bir zulüm olduğunu hatırda tutarak okunduğunda kitabın adında Gazzeye vurgu yapılmış olsa da Filistin meselesinin mümkün mertebe bütün boyutlarının ele alındığı görülecektir. Zaten kitabın çift adlı olması da bunun bir ifadesi.

ABD VE İSRAİL İLİŞKİLERİ

Noam Chomsky, 1967'den bu yana Filistin sorununun dönüm noktalarını, İsrail devlet politikasının ana hatlarını ve ABD'nin İsrail'e sunduğu desteğin boyutlarını ele alıyor. Ilan Pappé ise Filistinlilerin 1948'de topraklarından sürülmesini merkeze aldığı alternatif tarih anlatısıyla ülkesindeki resmi tarihi ters yüz ediyor. İsrail'in kendi zulümlerini meşrulaştırmak için sürekli gündeme taşıdığı Yahudi soykırımı dâhil olmak üzere her türlü aracı ve ittifakı kullanan sömürgeci bir devlet olduğunu hatırlatarak Siyonizm'in Filistin halkına uygulanan bitmemiş bir zulüm olduğu şeklindeki önemli tanımını yineliyor.

Ona göre zulmün bitmemiş olmasının sebebi ise Filistinlilerin azmi ve direnişi. Pappé Filistin'de yaşanan durumu tanımladıktan sonra yaşanan ihtilafa ilişkin olarak şunları söylüyor: " Filistin'i sömürgecilikten kurtaramadığınız ve bu bölgenin tarihinde sömürgecilik sonrası bir aşamaya geçemediğiniz sürece, sömürgeci bir gücün planını tamamlamaya çalışması ve yerli halkın da buna karşı direnmesi haliyle bir ihtilafa yol açıyor." Kitap, barış hareketinin perspektifi, tek devletli veya iki devletli çözüm stratejileri ve İsrail'e dönük kapsamlı boykot önerisi, hafıza, barış maskaralığı, Nakba gibi tartışmaları da içeriyor.

Amerikan hükümetleri, ister Cumhuriyetçiler olsun isterse Demokratlar olsun Siyonizm'i ve İsrail'i göz ardı eden bir politikanın uygulayıcı olamazlar. Finans dünyası başta olmak üzere kültür ve akademi dünyasının zirvesiyle bütünleşen Amerikalı Yahudiler Hannah Arendt'nin deyimiyle "toplumun dışında" yaşamıyorlar. Var olan toplum ve devletle bütünleşmenin meyvelerini İsrail için sonuna kadar kullanmaktan geri kalmayan Amerikalı Siyonist Yahudilerin bu davranışlarının temeli İsrail'in kurulduğu yıllara kadar uzanıyor.  Cahaim Wizmann'ın 1949 yılında Siyonizm için yeteri kadar çaba sarf etmeyen zengin Yahudiler hakkındaki öfke dolu yazısından bu yana Amerikan Yahudi cemaati sermayesinin büyük bir kısmını Amerikan politikasını İsrail yanlısı çizgide tutmak için kullanıyor.

Amerikan politikasını formüle eden karmaşık gerçekliğin içinde inişli, çıkışlı, çarpık ve kıvrımlı süreçler de yaşandı. Fakat temel tercih asla değişmedi. ABD ile İsrail arasındaki ilişkide AIPAC [Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi ] önemli bir rol üstleniyor. Bu yüzden ABD başkanlık seçimlerinde her aday kendini İsrail'in en iyi dostu olarak ortaya koyma çabası içine girmek zorunda hissediyor. Mesela Barack Obama başkan seçildiği seçimlerden sonraki ilk teşekkür konuşmasını AIPAC'ye yapmıştı. Bu yapının gücü ve amaçları hakkında yanlış anlaşılmanın olduğunun altını çizen Ilan Pappé, AIPAC'nin Amerikan yöneticilerinden İsrailli/Siyonist konsensüsten sapmama yönündeki talepleri dillendirdiğini belirtiyor. Yoksa Netanyahu'nun ya da bir başka İsrailli yöneticinin emirlerine uyulmasını değil. Elbette tek başına bu yapı belirleyici değil bunun yanında askeri endüstriyel yapı, Hıristiyan Siyonistler ve yeni muhafazakârlık gibi başka etkenler de var. AIPAC'nin buradaki rolü farklı olan bu etkenleri kaynaştırarak İsrail'in lehine etkili bir biçimde yönlendirme sürecinde ortaya çıkar. Bu yüzden ABD'de Siyonist lobinin etkisinin azaldığını görebilmek için, Amerikan yönetiminin İsrailli Siyonist konsensüsün temelinde yatan meselelerle yüzleşmeye ve bunları karşısına almaya hazır olduğuna tanık olunmasının gerekli olduğu üzerinde özellikle durmak gerekmektedir. Beyaz Saray'a ikinci kez seçilen yeni başkan şu ana kadar Amerikan politikasında herhangi bir değişiklik meydana getirmedi. İsrail'deki siyasi tabloda hemen hiç değişmedi.

Chomsky, son yıllarda ABD kampüslerinde ve kamuoyunda ufak tefek de olsa bariz bir değişim gözlendiğinin inkâr edilemeyeceğini ifade ederken şu noktalara değiniyor: Eskiden İsrail politikalarının eleştirildiği toplantıların tipik özelliği olan polis korumasının vazgeçilmez olduğu günler geride kalırken İsrail şiddetini mazur gösterme siyaseti artık eskiden olduğu kadar kibirli ve küstah değil. Daha savunmacı ve çaresiz davranma eğilimindeler. Fakat yine de İsrail'in politikaları eleştirilmiyor ve gerçekler sistematik olarak gizleniyor, çarpıtılıyor.

Dünyadaki güç dengelerinin değişiminin ve İsrail'in uzlaşmazlıktaki tavrının Filistin meselesi üzerindeki muhtemel etkileri konusunda şunları söylüyor Pappé: " Amerikan politikalarında veya Amerika'nın bölge siyaseti üzerindeki hegemonik rolünde bir değişim olması halinde, İsrail'in süregiden katı tavrı uluslar arası toplumu İsrail'e karşı daha eleştirel bir konum benimsemeye, işgale ve Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine son vermesi için Yahudi devleti üzerinde baskı uygulamaya yönlendirebilir." İsrail'in Amerika için her zamanki kadar önemli olduğunu Obama'nın son saldırılara ilişkin yapmış olduğu açıklamada bir kere daha görmüş olduk.

ARAP DEVRİMLERİNİ ANLAMLANDIRMAK

Herkesin demokrat olduğu bir dünyada her tür eleştiriden muaf olan demokrasi, kendini kusuruyla yani hiçbir zaman tamamlanmamış oluşuyla meşrulaştırırken bazı örneklerden de yararlanıyor. Genelleşmiş demokrasi yandaşlığı içinde İsrail demokrasisi öne çıkarılır.  Gilles Dauvé- Karl Nesic ikilisinin kaleme aldıkları Demokrasinin Ötesinde adını taşıyan kitapları bu bakımdan dikkate değer bilgiler sunuyor. Yazarlara göre, Filistinlileri yurttaşlıktan dışlayan ve İsrailli Arapları ikinci sınıf vatandaş derekesine düşüren İsrail içinde özgürlük alabildiğine geniştir ve İsrailli Yahudiler bundan daha fazla yararlanır. Bu yüzden Sabra ve Şatilla katliamları karşısında en büyük gösterilerin yapıldığı İsrail allanıp pullanır. Oysa, gizil olarak militarist ve baskıcı ülkenin temellerini tehdit etmeyen bu en keskin gösteriler politik olarak herhangi bir anlam ifade etmez.

İsrail'i pazarlayan medya elitlerinin sıklıkla övdükleri İsrail'in demokratik bir devlet olmadığını ifade eden İlan Pappé Arap devrimlerinin İsrail ABD ilişkilerine olası etkilerinin ne olacağını söylemek için zamanın erken olduğunu belirtse de, muhtemel bir etkinin kendisini Amerikan politikasında göstermesinin zaman alacağını belirtiyor. Arap dünyasında yaşanların sömürgecilik sonrasının ikinci evresi olduğunu düşünen Pappé bir tarihçi olarak kendine hep şunu hatırlattığını ifade ediyor: "Geri dönüşü olmayan bir andan geçmemiz, olmasını istediğimiz daha iyi şeylere hemen kavuşacağımız anlamına gelmez. Bu anın heba olup gitmesi için var gücüyle çalışacak İsrail dâhil pek çok gücün ve aktörün devreye gireceğini düşünerek uyanık olmak anlamına gelir. Dolayısıyla Arap dünyasındaki süreç karşısında atıl kalamazsınız, bu devrimlerin gerçekleştirilmesine yardımcı olmak için herkesin kendi yöntemiyle aktif olması gerekir.(...) Şimdi çarpıcı ve olağanüstü bir anla karşı karşıyayız ve ben bu sürecin uzun vadede Filistin'i çok pozitif bir yönde etkileyeceğini düşünüyorum."

Arap devrimlerinin başlamasının ardından birkaç defa İsrail'e gittiğini belirten Pappé Amerika gibi İsrail'in de panik içinde olduğunu, alışılan güç ve diplomasi donanımlarının işe yaramadığını anlamış olmanın getirdiği panikleme durumuna özellikle vurgu yapıyor. Çünkü Pappé, Arap devrimlerinin ardından ortaya çıkacak olan tablonun İsrail'in Ortadoğu'nun biricik demokrasisi olduğu yönündeki küresel pazarlamacılığın artık işe yaramayacağını ve İsrail'in bir dikta rejimi olarak tanımlanmasını da beraberinde getireceğini düşünüyor. Elbette o da temelde pek çok entelektüel gibi demokrasi ilkesi tekilliğini aşamıyor  Chomsky ise İsrail konusunda Amerika'nın tavrının belirleyici olduğunu ve İsrail'in Amerika'nın desteklemeyeceği hiçbir şeyi yapmayacağını belirtiyor. İsrail'e ABD desteği ortadan kalkacak olursa, İsrail'in saldırganlık dâhil her şeyden vazgeçeceğine özellikle vurgu yapıyor.

Arap dünyasındaki devrimlerin toplumu tanımlarken, onu aktif ve gerçekliği değiştirebilen aktörler ile pasif, edilgen ve gerçekliği değiştiremeyecek alıcılar şeklinde ayrım yapan elitlerin şematik yöntemini dağıttığını belirten Pappé ortaya çıkan durumu şöyle açıklıyor: "İstediğiniz kadar ekonomik, siyasi ve askeri gücünüz olsun, kontrol edemeyeceğiniz süreçler vardır. (...) Bu gerçek bize, dünyanın Batılı seçkinlerin gözünde temsil ediliş biçiminin ciddi bir darbe aldığını öğretiyor ve bu iyi bir gelişme."

Noam Chomsky ise Arap dünyasında yaşananları devrim olarak anmanın doğru olmayacağını ılımlı bir reform çağrısı olduğunu belirtiyor John Berger'in sorusuna cevap verirken. Berger'in ona sorduğu soru çok önemli: Siyasi pratiği tanımlarken kullanılan sözcüklerden demokrasiye değinerek sık sık ihanete uğrayan sözcükleri meydana gelmekte olan olayları açıklama sürecinde kullanmanın sakıncalarına değinen bir soru bu. Chomsky ise Berger'in terminoloji hakkındaki gözlemine katılmakla birlikte siyasi tartışmalarda kullanılan bütün sözcükler için aynı tereddütlü durumun geçerli olduğunu belirterek şu tavsiyeyi yapıyor dilbilimci bir siyasal yorumcu olarak: " Her sözcüğün iki anlamı vardır. Bir sözlük anlamı vardır, bir de siyasi açıdan avantaj sağlamak için, ideolojik ve doktriner amaçlarla ona yüklenmiş olan anlamı vardır. Dolayısıyla ya hiç konuşmamanız ya da sözcükleri daha hassas bir şekilde kullanmaya çalışmanız gerekiyor."

FARKLILIKLAR VE MESELELER

Özellikle söyleşilerde yazarların yazılarında ifade edemedikleri veya satır aralarına gizlemeyi tercih ettikleri düşünceleri açık bir biçimde ortaya çıkıyor. Sözgelimi Noam Chomsky'nin siyasal İslam ve Filistin'deki silahlı direniş konusundaki eleştirileri yazılarından ziyade söyleşilerde daha belirgin bir biçimde fark ediliyor. Chomsky'nin İsrailli ve Amerikalı şahinlerin Kassam roketlerini bahane ederek Filistinlilerin öldürülmesi fikrini fütursuz bir biçimde uyguladıklarını belirttiği cevabı atlanmaması gereken önemli bir örnek. Filistin'de şiddet içermeyen bir mücadelenin başarı şansının olduğunu belirten Chomsky bu noktadaki düşüncelerini Edward Said ve İqbal Ahmet gibi isimlere de dayandırarak tek başarı umudunun da bu olduğunu savunuyor. Ilan Pappé ise olaya daha farklı bir noktadan bakıyor. İsrail'in, siyasi ve askeri bir kuvvet olarak Hamas'ı bertaraf etmek istemesinin esas sebebinin, Hamas'ın, İsraillilerin Filistinlilere dayatmaya çalıştığı türden bir barışa karşı siyasi muhalefeti olduğuna dikkat çekiyor. Hamas'ın muhalefet ettiği bu barış Filistinlilere Gazze Şeridi'nde ve Batı Şeria'da sınırlı ve kontrollü bir egemenlik tanımanın ötesinde bir anlama sahip değil. Buna karşın her iki ismin temel konularda Hamas'ı da eleştirdikleri dikkatlerden kaçmıyor. Chomsky, Hamas'ın tüzüğünde bulunan bazı maddeleri kaldırması gerektiğini ifade ederken Pappé ise, Hizbullah ve Hamas'a silahlı direniş yerine boykot, mahrumiyet ve şiddet içermeyen baskı biçimlerini tavsiye ediyor. Bu bakımdan her iki isim bazı konularda hiç tahmin edemeyeceğimiz kişilerle aynı noktada buluşabiliyor.  Dolayısıyla, yazarların din, İslam, silahlı direniş gibi bir sözcük sarf ettiğinde kendimizi kandırılmaya ya da daha kötü şeylere hazırlamamız lazım. Chomsky'nin, filmlerini sevdiğim Ken Loach'un solda sekterliğin üstesinden nasıl gelineceği konusundaki sorusuna cevap verirken Mısır'da dini sekterliğin geliştiğine değinmiş olması bunun ufak bir örneği.

Siyonizm'den önce kendine özgü bir tarihi olmayan, siyasi ve idari açıdan hep Filistin'in geri kalanına bağlı olan Gazze Filistin'in yüzde ikisinden biraz daha büyük bir yer. Bu bölge 1948 ile 1967 arasında bir taraftan İsrail'in diğer taraftan Mısır'ın politikalarıyla ciddi kısıtlamalarla yüz yüze kalan devasa bir mülteci kampına dönüştü. Her iki ülke de Filistinlilerin bu bölgeden dışarı çıkmasına izin vermedi. İsrail'in Filistinlileri mülksüzleştirme siyasetinin kurbanlarının da Gazze Şeridi'ne gelişiyle nüfusu iki kat arttan bölge 1967'ye uzanan yirmi yıl içinde dünyanın nüfus yoğunluğunun en çok olduğu yerlerden biri haline gelmişti. Nüfusu birden artan bu bölgenin yeni duruma ayak uyduracak altyapıdan yoksun olması sorunları daha da arttırdı. On binlerce Filistinli yaşayabilmek amacıyla vasıfsız ve düşük ücretli işçi olarak İsrail'in işgücü piyasasına katılabilmek için her türlü mücadeleden uzak duracaklarına söz vermek zorunda kalıyorlardı. İsrail'in bu talebine uyulmadığında Filistinlilerin hareket serbestîsi derhal engelleniyordu. Yıllardır kuşatılmış bölge olarak varlığını sürdüren Gazze Oslo Anlaşmasıyla birlikte başka bir duruma zorlandı. Bu bölge hem Filistin'in dışında hem de Batı Şeria ile bağlantısı koparılmış bir yer haline getirildi. Her iki bölge Filistin yönetimine bağlıydı ama iki bölge arasındaki geçiş tamamen İsrail'in "iyi niyetine" kalıyordu. Öte yandan İsrail Filistin halkına boyun eğdirmek amacıyla su ve elektrik altyapısının denetimini elinde tutan bir şantaj siyasetini de uyguluyordu. Bütün bunlar göz önünde tutulduğunda Gazze'nin 1948'den bu yana bir savaş esiri olmakla bir mahkum olmak arasında gidip geldiği söylenebilir. Buradaki insanlık dışı yaşam koşulları Filistinlileri, İsrail'in 1967'den bu yana dayattığı hapsetme politikasıyla uzlaşmaktan alıkoydu. Yahudi yerleşimcilerin Gazze'yi boşaltmasının ardından Gazze'yi tamamen dış dünyaya kapatan İsrail burayı dünyanın en tehlikeli tutsaklarıyla dolu olan dev bir hapishane olarak görüyordu. ABD desteğini ardına alan İsrail, Batı Şeria'da Filistinlilerin topraklarına el koymayı sürdürerek onları gözlerden uzak, yaşanması zor kantonlara hapsetti. İsrailli muhaliflerin yeni sömürgecilik olarak andıkları bu programların mimarı Ariel Şaron'du. Kuşkusuz gerçekte olanlar bu kitabın sayfalarında yer alanlardan daha acımasızdır.

Yaşamla Ölüm Arasında Gazze, Filistin'e dair sözcük dağarcığına yeniden sömürgecilik, sömürgecilik karşıtlığı, rejimin değişmesi, etnik temizlik ve geniş anlamda tazminatlardan bahsederek ana akım yaklaşımlardan farklılaşan Ilan Pappé için okunacak bir kitap. Fakat nedense adı söylediklerinin bir adım önünde olan Noam Chomsky'nin analizleri meselenin bam teline dokunamıyor çoğu zaman. Zaten kendisi de ifade ediyor bunu: "Büyük projeler için şu an vaktim yok."

Filistin'in Siyonist oldubittiyi kabul eden Araplarla Yahudiler arasında bölüştürülmesinin istendiği vasatta hepimizin üzerinde düşüneceği esas soru şu olsun: Yirmi birinci yüzyılın başında radikallik, Filistinlilere bırakılmış toprakların dağınıklığı, farazi müstakbel devletlerini her türlü geçerlilikten ve en küçük özerklikten bile mahrum kılarken BM'nin 1947'de önerdiğini istemeye dönüştü? Niçin?

Noam Chomsky- Ilan Pappé,Yaşamla Ölüm Arasında Gazze, Türkçesi: Taylan Doğan, Ali Kerem Saysel, Bgst Yayınları, 2011, 334 sayfa.

 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim