Duble Yolların Varlığı, İbrahimlerin Eksikliği!..

19.06.2011 16:37

Hamza Türkmen

“Demokrasi”, yönetimle ilgili toplumsal tercih ve eğilimleri kutsama iddiasında olan Batılı paradigmaya ait sistem içi araçsal bir statüdür. Ve yine bu paradigma tarafından kuşatıldığımız yerel ve küresel egemen sistemin işleyişi ile ilgili kontrol altındaki hukuk ve özgürlük alanını ifade etmektedir. Bu alan Müslümanlar açısından son 12 Eylül ve 12 Haziran seçimlerinde de görüldüğü gibi tamamen içselleştirilen veya reddedilen ya da  fıkıh usulü açısından “kötü” veya “daha az kötü” bağlamındaki tercihler açısından tartışılan bir konu olarak ele alınmaktadır.

Hâkim sistemin faşist ve totaliter eğilimi karşısında daha az kötü olan statünün Yusuf Peygamber (a) örneğinde olduğu gibi ilkeli olarak kullanıp kullanılamayacağı konusu, fıkhi tartışma ve müzakerelere gündem olmuştur. Ancak cahili sistemin araçlarının ve bazı alanlarının kullanılıp kullanılmayacağı konusunun müzakeresi için ciddi bir yeterlilik düzeyi gerekmektedir. Bunun için de ciddi bir tarih, toplum ve sistem analizi ve İslam’ı anlamada usuli tutarlılık kadar, mü'minler arasında istişare ve tavsiyeleşme şartlarına elverecek bir üslup ve âdap birikimi söz konusu olmalıdır.

Müzakere veya istişareye yeterlilik şartları açısından konuya yaklaştığımızda, sistemi ve sistem içi araçların kullanıp kullanılmayacağını tartışmak ikincil, bu tartışma için sahip olunması gereken vahyi ölçüler ve hikmet ise asli-birincil konumdadır.

İslam’ın evrensel-muhkem değerleri açısından birincil olanı elde edemeyenlerin veya İslami şahsiyet ve istişare ehliyeti konusunda yeterli olamayanların ikincil konuları tartışırken zaaflardan kurtulamadıklarını hep birlikte müşahede etmekteyiz. Birincil olanı elde edemeyenlerin, ikincil konuları nasıl da “asıl” haline getirdiklerini, acelecilikleriyle karşılıklı olarak nasıl da dedikodu, husumet ve tefrikacılık ürettiklerini gözlemliyoruz. Hayat yolu ve algımızda asıl-birincil olanın bilgi ve hikmetine ve bu kazanımların tevazu ve dirayetine ulaşamayanların, uzlaşmacılık ve savrulma ile tekfircilik ve tıkanma süreçlerine kaydıklarını, Kur’an ayetlerini yorumlarken bile bağlamlarından kopartarak ifrat ve tefrit kutuplarını güçlendirdiklerini izlemekteyiz.

Birincil-asıl konularda yakınlaşamayanların İslami ve insani duyarlılığın ikmali, tevhid ve adaletin açık şahitliği, Kur'an toplumunu yeniden inşa stratejisi, akaid ve amelde yeniden ıslah projesi bağlamında ortaya konulan görüş ve ameller hakkında yaptıkları spekülasyonlar, yakın dönemde oldukça kırıcı olmuştur. Dinin asılları ve hedefleri konusunda yeterli bir mutabakat sağlanmadan yapılan söz konusu tartışmalar; karalamaya dönük yorumlarla oluşturulan hak ihlallerine, metodik konulardaki farklı içtihadi yaklaşımlara tahammülsüzlüğe ve hatta koğuculuğa kadar sürüklenmektedir. Asılları halletmeden Müslümanlar arasında nükseden ikincil konulara dizayn verme hareketi, birbirine yakınlaştırmak istediğimiz bağlarımızı güçlendirici değil çözücü bir hal almaktadır. Hatta bu zaaf ve inhiraf maalesef ki internet yorumlarından kitleye açık programlardaki vaaz ve konuşmalara kadar çözücü, çürütücü ve yabancılaştırıcı olabilmektedir.

Demokrasi konusunda da, sistem içi araçların nasıl kullanılacağı konusunda da yapılan değerlendirmeler, “ulu’l emr” anlayışına dayanan istişari bir dayanışma ve işleyiş örnekliğini oluşturamayan Müslümanların dilinde çoğu kez çözümleyici değil, geçiştirici ya da birbirlerini itham edici bir hale dönüşmektedir. Nasihat ve ıslah dili unutulmaktadır. Çünkü Türkiye sınırları içindeki “tevhidi uyanış süreci” çevresinde yer alan kişi ve sosyal öbeklerin önemli bir kısmı henüz Kur'an bütünlüğü ve vakıa gerçeği arasındaki tertil fıkhı bağlamında beyan edilecek görüşleri, medeni bir diyalog ve hikmetli bir müzakere ortamında paylaşma olgunluğuna ulaşabilmiş değillerdir. Bu nedenle de camiamızda bilgi ve tecrübe hikmeti, tertil ve adap fıkhı açısından bir olgunluk ve nezâket diline oldukça ihtiyacımız bulunmaktadır.

Müslümanların ikincil konular üzerinden kutuplaşmaları, birincil konulardaki kutuplaşmalarını hatırlatmaktadır. İslam algısı konusunda taklitçiliğe, mezhepçiliğe veya bâtiniliğe dayanan gelenekçi tutum, vahiy dışı çağdaş değer ve yapılarla uzlaşmaya yönelen modernist tutum ile, yaşanan ifsad ve inhiraflar karşısında yeniden vahiy ve fıtratla buluşmak isteyen ıslahatçı tutum arasındaki kutuplaşma; kuşatıldığımız yerel ve küresel sistem ve metod çözümlemelerinde de yaşanmaktadır.

Bu konuda vakıanın gerçekliğine uymayan romantik tutum ve hedefler de, karşıtına sığınan uzlaşmacı ilişki ve tavırlar da, “sünnetullah”a uygun değildir. Oysa mutedil veya vasat tutum vahyin siyaseti ile kurulmalıdır. Bu konuda “vahyin siyaseti”, verili sosyal ve siyasi statüyle ilgili gelişmeleri, ideal ve hedeflerimizle iç içe geçirmeden nesnel olarak okuyabilmek; kuşatıldığımız cahili yapı içinde tebliğ ve mücadele için imkânlı alanları istişare ederek ve ilkelerimizle birlikte sınayarak elde edebilmektir.

Verili cahili yapıyı İslami ilkelerini geri çekerek elde etmeye çalışanlar da, bu yapının uygun imkânlarını -çoğu kere kullandığı halde- yok sayarak ilkeli kalacağını vehmedenler de uzlaşmacı veya romantik tutumları oluşturmaktadırlar. Oysa ıslah çizgisi, vakıayı yakın ve uzak tehlike bağlamında nesnel olarak okuyup ayrıştırarak, kendi ıslah ve inşa faaliyetine özgürlük alanları oluşturmaya çalışır. Köklü değişimi -inkılabı- hedefleyen tutarlı gelecek tasavvurlarımız, ıslah hareketlerinin vakıa gerçekliğini nasıl gözettiğini de, birikimlerini de mutlaka dikkate almalıdır.

Sistem ve metod çözümlemelerinde bu üç tutum veya eğilimin yanında, heva ve heveslere musallat olanlarla dalıp giden ve sıfatı Müslüman olan kalabalıklar da söz konusudur. Ayrıca asıllar konusunda cahil ve sapkın çoğunlukları da unutmamak gerekir. Bir de gelenekçi, modernist ve ıslahçı tutum arasında “üç arada bir derede” kalan kararsız veya şaşkın Müslümanlar var ki, bunların en önemli sorunları Kitab temelli bir kimlik inşasından, perspektifinden veya kararlılığından mahrum halde bulunmalarıdır.

Bu bağlamda 12 Haziran Seçimleri’ne de hem nesnel hem ilkesel olarak bakmak zorundayız. Türkiye’de AK Parti deneyimi, kendini İslami kimlikle ifade eden elbise ve gömleklerden soyunmuş ve İslam’a aidiyeti dar ilmihal düzeyine indirgemiş; ama sistemin Kemalist totaliter gücünü zayıflatırken halk için de TC tarihinin en yaygın hizmetlerini üretmiş bir tecrübedir. Sistem içinde “daha az kötü”yü ifade eden bu tecrübenin olumluluğu İslam’la ilgili değil, cahili sistem içinde sağlanan imkânlar ve özgürlük alanlarıyla ilgilidir.

Islah ve yeniden inşa hedefini önceleyenlere düşen ise, vakıa gerçekliğini ve meşru imkânlarını gözeterek vahyi eğitim, tebliğ, tanıklık ve yapılanma ibadetlerimizi çoğaltabilmektir. Türkiye’deki duble yollarla, iletişim-ulaşım araçlarıyla sağladığımız irtibatlar önemli bir imkândır. Bize düşen bu yolları ve imkânları değerlendirebilecek İbrahimler ve Muhammediler olabilmek; en az bu imkânlardan liberallerin, ulusalcıların ve sosyalistlerin yararlandığı oranda, ölçülülüğümüz içinde yararlanabilmektir. Ayrıca yerel ve küresel cahiliye karşısında kendi gemimizi inşa etme gayretinde de ve İslami mücadele yükümlülüklerimizde de israftan kaçınmaktır.

  • Yorumlar 15
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim