1. YAZARLAR

  2. Markar Esayan

  3. DTP, PKK ve olan bitenin özeti
Markar Esayan

Markar Esayan

Yazarın Tüm Yazıları >

DTP, PKK ve olan bitenin özeti

A+A-

İki gün evvelki hertaraf yorum sayfasında “Kuzey İrlanda barışı Kürt sorununa bir model olabilir mi” başlıklı yazısında Maya Arakon, İrlanda sorununun 1167 yılındaki İngiliz işgaliyle başladığını, sorunun yüzyıllarca bir türlü hallolmamasıyla, önce 1905’te milliyetçi İrlanda partisi Sinn Fein’in kurulduğu, sonra da 1916 yılında faaliyete geçen IRA’nın ilk kanlı eylemini yaptığını yazıyordu. Aynı yazıda soruna siyasal bir çözüm bulma yönündeki ilk adımların ise ancak 1969 yılında atıldığı, ancak muhafazakâr kesimlerin “teröristlerle masaya oturmama” itirazı yüzünden 1980’lere kadar anlamlı bir yol alınamadığı da kaydediliyordu.

Tabii bu arada hem İngiliz ordusu, hem de IRA can almaya devam etmekteydiler.

İngiliz siyasetindeki bu kör inatla, 1998’deki Belfast Antlaşması’na değin anlamlı bir adım atılamadı. 1997 yılında başbakan seçilen Tony Blair ise, çok cesur bir adım atarak IRA’nın siyasi kanadı olan Sinn Fein’in lideri Gerry Adams’la Başbakanlık Köşkü’nde görüştü. Bu sayede IRA militanları devlete güvenerek yavaş yavaş silahlarını bıraktı ve sivil siyasete soyunmaya başladı.

Görüldüğü gibi, barış bazen bin yıl süren zorlu bir maratonla bitiş çizgisine varıyor. Bizim Kürt meselemizin, yarı bağımsız Kürtlerin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı bürokrasisinin kontrolüne girmesiyle filiz verdiği düşünülürse, hatta asıl sorunun, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kürtlere vaat edilen ortaklık vaadinin boş çıkması ve taleplerin şiddetle bastırılmasıyla başladığını söylemek çok da yanlış olmaz.

AKP’nin hepimizi heyecana gark eden açılımı ise, “paketin içinde acep ne var”, “paketin içi dolu mu, boş mu” tartışmalarıyla sınırını çizen bir muğlaklık içerdi. Hatta, düşünün, paket neredeyse Taraf’ın “20 Kolay Adım” manşetiyle biraz ete kemiğe büründü. Bunlar, PKK ile barış yapmayı değil, zaten özrü olmayan, utanç verici insan hakları ihlallerini kaldırmayı işaret ediyordu. Kürt meselesinde devletin bulunduğu iptidai noktaya rağmen, atılması gerekli agresif adımlar, Kürtçe yayın yapan bir devlet kanalının açılması, sonradan Kürtçenin eğitim dili olmasından, “Yaşayan Dillere” kadar irtifa kaybeden mahcup adımlarla sınırlı kaldı. Başbakan Erdoğan’ın 2007 yılında verdiği yeni ve sivil bir anayasa vaadi ise bir türlü yerine gelmedi. AKP, kendisi bir kapatma davası mağduru olmasına rağmen, Venedik Kriterleri’nde açıkça eleştirilen başsavcının iki dudağına bakan parti kapatmaların demokratik bir çıpaya bağlanması tavsiyelerine de ilgisiz kaldı.

Ama bence asıl kırılma, Türkiye tarafından KDP’nin devreye sokulmasıyla Apo’nun aksine muhafazakâr siyaset çizgisinde duran Osman Öcalan’ın devreye sokulması girişimleriyle başladı. Osman Öcalan’ın Türkiye’ye siyaset yapmak üzere gelmek istediği ve kendisiyle Türk yetkililerin görüştüğü haberleri, Abdullah Öcalan’ın, dağdan inişlerin önünü kestiği sert açıklamasını beraberinde getirdi. Abdullah Öcalan, iplerin kimin elinde olduğunu göstermek için de, ülkeye giriş yapan PKK’lıların gelişlerini durdurdu, ardından da hücre bahanesiyle sokak gösterileri başladı.

Derken, Tokat Reşadiye’de yedi gencimizin öldürüldüğü saldırı yaşandı. Bu cinayetlerden sonra Abdullah Öcalan yaptığı ilk açıklamada, PKK’nın eylemi üstlenirken de belirttiği –ki bunun taktik olduğunu öngörebiliriz- inisiyatif alarak hareket eden örgütün otonom parçalarını kontrol etme kabiliyetine sadece kendisinin muktedir olduğunu ifade etti.

Şimdi ise, DTP’nin kapatıldığı, ümitlerin zayıfladığı bir evreye girdik. Şu süreçte aslında dövülmeyi değil, gözünün içine bakılmayı hak eden bir parti, en ılımlı isimleri Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’la birlikte tasfiye edildi. Böylelikle PKK’yı DTP’leştirmek, savaşı siyasete tahvil etmek yerine, PKK’nın hâkimiyetindeki Kürt siyaseti de, belki de bir fetret dönemine mahkûm edilmiş oldu. Savaşın otuz yıllık son evresinde, Meclis raporlarına girmiş 17500 kişilik faili meçhuller, yakılan köyler, parçalanan Ceylanlar, bir milyon Kürdün tehcire çıkarılmasıyla güvenilmez-samimiyetsiz olduğunu ispat eden bir devlet sicilinde, PKK’nın Kürtler için ifade ettiği hayati anlamı ıskalamak, ancak iktidarsızlık ve barışa hazır olmamakla izah edilebilir. Savaşı bitirmek için de, Kürtlere zaten özür dilenerek hemen gerçekleştirilmesi gereken demokratik-ekonomik adımları gerek ve yeter görmek, daha uzun süreleri ve kayıpları göze almak demek.

Çağırdığımız şey, ölüm ve gözyaşı. Umarım darılmışlardır ve gelmezler. Belki çağımızın değişen şartları, dünya konjonktürü ile mümkün, emsalsiz, başka bir yol vardır ve bu yeni yolda devlet ışık hızıyla demokratlaşır, Kürtlerine güven verir, Kürt siyaseti silahın gölgesinden özgürleşerek kendi güçlü, renkli siyasetine kavuşur ve silahlar susar. Herri Batasuna’yı DTP ile mukayese etmek ne kadar abesle iştigal ise, DTP’yi kapatmanın, PKK’yı yok saymanın Kürtlerde AKP benzeri bir siyasi harekete yol açacağı tesbiti de, bir o kadar kozmetik ve tepeden bir okuma.

Şimdilik benim penceremden olan bitenin kısa özeti de bu.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT