DTP kararının eli kulağında, ancak...

29.09.2008 04:16

Kürşat Bumin

Milletçe dikkatimizi "düello" üzerinde yoğunlaştığımız şu günlerde Anayasa Mahkemesi de önemli bir karar almak üzere. DTP'nin kapatılması talebiyle açılan davadan söz ediyorum tabii ki...

Ayhan Bilgen'in geçenlerde (Taraf) yayımlanan yazısının başlığını hatırlayınca, "Sahi ya, gerçekten de böyle" demeden edemedim. Söz konusu başlık şöyleydi: "DTP davası karşısında sessizlik düşündürücü".

Nasıl düşündürücü olmaz; daha iki gün önce iktidar partisi canını zor kurtarmamış mıydı? Daha iki gün önce "Venedik Kriterleri" ile yatıp kalkmıyor muyduk? İktidar partisinin ve dolayısıyla ülkede "siyaset yapma"nın ipe gitmesine çok yaklaşılmışken dillerden düşmeyen –ve ne hikmet ise neredeyse yirmi yıldır akla gelmeyen- bu "kriterler"in taşıyıcısı olduğu ilkeler sadece "faydacı" açıdan mı önem arz ediyordu?

Yoksa bazı kalemlerin yazdığı gibi "O iş başka bu iş başka" mıydı?

Son günlerde DTP adının geçtiği haber/yorumlar neredeyse sadece şu soru çerçevesinde önümüze geliyor: "Diyarbakır'ı AK Parti mi, yoksa DTP mi alacak?"

Bu soruya verilen cevapların ekseriyeti de şu kanaati taşıyor: "Belediyeyi AK Parti alacak ve bu iş de böylece bitecek"

Ne kadar yanlış bir öngörü: "Gaflet" dersek fazla mı olur?

Diyarbakır Askeri Cezaevi'nin hatıralarının "belediyecilik"le silinebileceğini sanmaktan daha ufuksuz bir gelecek tasavvuru olabilir mi? Maruz kalınan "şiddet"in yol açtığı kişisel ve toplumsal travmanın park-bahçe, su-kanalizasyon, yol-köprü, aşevi-çocuk yuvası ile aşılabileceğini sanmak ne büyük bir gaflet...

Bu "belediye yarışı"yla şunları da düşünüyorum:

Diyarbakır Belediyesi'ni elinde tutmak eğer DTP (o zamana kadar yaşarsa tabii ki) için birinci dereceden önemli ise (ki önemli), yani bu mesele nerede ise bir "gurur meselesi" yapılmış ise, AK Parti'nin sırf bu yüzden bu işe asılmaması gerekir. Ya da eğer mümkün ise, bu şehrin belediyesini "gurur-gönül kırmayacak", neredeyse "yarı-bağımsız" nitelikte bir adayla kazanmanın yolu aranmalıdır. Böyle olmalıdır ki, şehrin üzerine çökmüş dünya kadar sorunun üzerine bir de "seçim yenilgisi"nin beraberinde getireceği "travma" binmesin, eklenmesin.

"Siyaset"e yönelik, onun umut taşıyıcı bir pratik olması yönünde yaptığımız övgüler de zaten bunu gerektirmez mi? "Siyaset" tabii ki "seçim zaferi" ya da "seçim yenilgisi"ne odaklanmaktan ibaret değildir. "Siyaset" bu çerçevede, toplumu seçimle de olsa "fethetmeyi" değil, "kazanmayı" emretmiyor mu?

DTP'nin kapatılma davası tartışmasının bu partinin PKK ile ilişkisinden kalkarak sürdürülmesine doyamadık bir türlü. Dolayısıyla tartışma bu zeminde kaldığı müddetçe, bir adım ileri gitmek imkansız görülüyor. DTP ve PKK tabanının büyük ölçüde "ortak" olduğu kimin bilgisi dahilinde değil bu ülkede. Eğer öyle olmasaydı, hiç değilse, çekinmeden "federasyonu" açıkça dile getiren açık sözlü partiler bugüne kadar "baş aktör" konumuna gelmez miydi zaten? Demek ki "ortak taban" bir "realite"dir.

O zaman ne yapılacak? Her aklı başında –ya da otoriter-totaliter olmayan- siyaset gibi "realite"yi tanıyan bir yol mu izlenecek, yoksa "realiteye öfkelenip" yeni bir realite mi icat edilmeye çalışılacak?

"Ortak taban"ın son günlerde köpürtülen "Öcalan Ergenekon üyesidir" gibi ortak taban dışındakileri de gülümseten iddialarla ikna edilmeye çalışılması ise hepten boşa kürek çekmektir. Bu kadar olur yani... Sihirli anahtar Ergenekon, sonunda Kürt sorununun kapısını da açacak. "Ortak taban"ın da nihayet, "Vay biz ne akılsız bir kitleymişiz ki bizi dağlara düşürenin Ergenekon olduğunu bugüne kadar anlamamışız" diyerek kendilerine yeni bir "realite" icat etmeleri mi isteniyor nedir.

Mehmet Gündem'in gazetemizde yayımladığı Ahmet Türk röportajını okumuşsunuzdur muhakkak. Nüfus memuru marifetiyle "Türk" yapılan Ahmet Türk, "12 Eylül sonrası Diyarbakır Cezaevi'ne girdim. Her gün Tanrı'ya 'Canımı al da beni bu işkenceden kurtar' diye yalvarıyordum. Ölüm bile elimize geçmiyordu" diyordu.

Bu Ahmet Türk bugün DTP Başkanı. Bu Türk'ün eli –açıkça- sıkılmıyor. Bu Türk'ün partisi kapandı kapanacak...

Bana sorarsanız, Mehmet Gündem'e yukarıdaki "hatıralarını" anlatan Türk'ün elini sıkmaktan kaçınmak değil, tam tersine kendisinden "devletçe" özür dillenmesi gerekiyor. Bu "hatıraları", "Kim nereden geliyor" sorusuna cevap araması gereken Mahkeme'nin de atlamaması gerekmez mi?

Yeni Şafak gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim