Dosta Mektuplar -4

05.03.2010 13:40

Mustafa Atav

Uzun yıllardır yazılarını okuduğum âlim, aydın namıyla meşhur insanlarla yaşıyorlarsa şayet tanışıp yüzyüze konuşmayı murad etmişimdir hep. Öyle de yaptım zaten mümkün olduğunca ve hatırla sen de eşlik etmiştin bir kaçında. İstisnaları vardı elbette ve hala gönül bağım sürüyor öyleleriyle ama ne yazık ki bir çoğu hayal kırıklığına uğrattı beni ve paylaştıklarımızdan yola çıkarsak seni de.. Kusur aramak için yola koyulmadık elbette, maksat bağcı dövmek değil, üzüm yemekti, tanışmak, yazılıp çizilenlerin dışında bilgiyi paylaşmak ve tabii ki birebir muhabbeti geliştirmekti, inandığımız Din bunu tavsiye ediyordu çünkü bize..

Bu hatırlatmadan sonra birinden bahsedeceğim sana dostum, muhabbetine, haberin olsun diye ve paylaş sen de başkalarıyla hayrına sevabına ve bil ki ihtiyacımız var kardeşim dostluklara, dostlukların muhkem kılınmasına, akil dostların tecrübeyle ikmal edilmiş, bilgi ve düşüncelerine, tabii ki ihtiyaç hissedene!

Tenezzülen yazıp çizdiğini söyleyenler kadar değilse de yazılmış bir marşa yaslanarak haydin “toparlanın” komutuyla bir gidiyoruz bir gitmiyoruz dediğinde peşinden merakla koşturan yığınlara henüz sahip olamasa da; gündem oluşturma adına ve insanları ayrıştırma pahasına muhataplarının merakını celbedecek, bazılarının da gönüllerini incitecek bir dolu gizemli, spesifik laflar edemese de; aslında ne idüğü belli bir kavramı sahiplenip kerameti kendinden menkul yöntemlerle temizlediğini varsayarak ümmetin kavram ve anlam dünyasına dayatma amacıyla marjinalliğe soyunamasa da; “oyuna getirildim, televizyon bu işler içindir zaten” bahanesine yaslanıp sair inanç ve ideoloji sahiplerine nevzuhur kabullerine sığınarak bir dolu tahkir edici sözlerden sonra nasıl çark edilir gösteremese de; yıllardır yazıp çiziktirmesine, o konferans, bu seminer koşturup durmasına rağmen cebini şişirecek telif ücreti alamasa da ve bu sebeple koruma, sekretarya ordusu istihdam edebilecek külliyelere sahip olamasa da en mütevazı şekliyle hem şair, hem de yazar olan M.Önal Mengüşoğlu’nu dinledim bu ara, hem de en seviyeli cinsinden.

Umarım mübalağa ettiğimi düşünmüyorsundur aziz kardeşim. Dediklerim şimdiye dair durum tespiti sadece, yarını bilemem..

Kendince inandığı değerler uğruna hayatını vakfetmiş, yılların yorgunluğuna rağmen hala koşturan hoş sohbet birinden yaşama dair tecrübelerini, sublimeyi lügatinden silip biteviye “ben, ben” demeden sahip olduğu bilgiyle harmanlayarak paylaşmasına şahit olmak, akabinde onunla en olması gereken bir şekilde teati yapmak ve o tür ortamlardan iyi intibalarla ayrılmak her insanın nasipleneceği bir durum olmasa gerek, başta da şöyle bir dokundurdum ya, örnekleri çok az çünkü..

Düşünme eyleminin farz olduğundan, niye 32 farz veya 54 farza dahil edilmediğinden niye hal ilmi kitaplarında onunla ilgili bahis açılmadığından dem vuran birinden farklı bir refleks görseydik herhalde şaşırırdık değil mi dostum?

Sair düşüncelerden ve bana göre Müslüman camianın iç dinamikliklerini, sistemi sorgulayan düşünce sahiplerinden konu açıldığında, arada bir dokundursa da ipin ucunu hafiften kaçırsa da “onlar bizim gözbebeğimizdir, niçin, nasıl sorularını sorup durmaktalar; yanılıyorlar ama bu mukadderdir, düşünen insan yanılır da aynı zamanda, düşe kalka öğrenecekler, öğreneceğiz beraberce ve birçoğunun üzerimde hakkı vardır” diyerek sınırı muhafaza eden ve özellikle şahıslar bazında kul hukuku korumaya özen gösterip polemiğe sebep olmaktan imtina eden bir üslup sergilemesi, dinleseydin herhalde seninde hoşuna giderdi değil mi dostum?

Ki “ahlaksızlık” ifadesinin kullanılmasının yanıltıcı olduğunu, asıl kullanım şeklinin iyi veya kötü ahlak olması gerektiğine işaret etmesi kendisini bağlayan bir kabulü sunmasından başka bir şey değil mi zaten?

Hazır kalabalıkları yakalamışken benzer sorulara muhatap olan bazılarının durumdan vazife çıkarıp, tebliğine soyunduğu Dinin kendisine yüklediği ahlaki sorumlulukları kendi “ben”ine feda ederek başkaları hakkında bülbül gibi şakımalarına şahit olduğum çoktur. Kendilerine şahıs merkezli soru tevcih edilenler tuzak sorulara muhatap olduklarını ve başka problemlere yol açabileceklerini de düşünmeliler aslında, koyuvermemeliler kendilerini. Sence de öyle değil mi güzel kardeşim?

Fikir,düşünce tartışılmalı elbette ama sahiplerinin insan olma, kul olma hukukunu koruyarak.. Gıybet, iftira, suizan ve tabii ki tefrika,ayrışma ve tabii ki güvensizlik ve tabii ki insanı tahkir ve tabii ki güç kaybı.. Yok efendim yok, yakışmaz bize bu işler ama dil bu boş durmaz ki; ”ben” bu yüceltmeden olmaz ki!

Ne demiş üstad düşünmek farzdır, hani derler ya “ben bu işin kitabını yazdım” diye, Kur’an’dan mülhem yazmış gerçekten, hemen önümde, nasıl düşünülmesi gerektiğini işlemiş bablar halinde, hakkını teslim edeyim, hakkını vermiş kendince, bence de..

Ne kadar da ihmal ettiğimiz bir eylem bu, bilirim sen de sorgularsın biteviye, az tartışmadık çünkü seninle, hani bahsetmiştim ya, ilk mektupta!

Çoğumuzun tatile gönderdiği veya başkalarına havale ettiği ve insanı insan yapan asli unsurlardan biri olan bu meleke için onlarca ayetten mülhem doğru şeyler söyledi üstad, inanmayan okusun Kur’an’ı, ilgili ayetleri, sonra baksın aynaya, varsa cesareti sorsun kendine, ”Sahi ben düşünen biri miyim?” diye..

Eylem denilince nedense hep bedensel refleksler, dışarısı, sokaklar, caddeler, meydanlar geliyor akla, öyle öğretmişler bize düşünmeyi sadece kendisine hasredenler, densizce!

Oysa herkese özgü kalbi ve akli bir eylemdir düşünmek.. Tefekkür, tefakkuh, tezekkür, teakkul, tefehhüm, firaset, basiret ve daha bir dolu kavramlar onunla anlam bulur..

Ve varlık bilincine ulaşmak, bu bilinci ilahi ölçeklerle biçimlendirmek için inzal olunan vahyi gerçekliğe vakıf olmak, vahyedilen değerleri en özgün bir şekilde sahiplenip anlamaya çalışmak ve tabii ki bu doğrultuda sosyal bilinç oluşturma gayretini sarfetmek onun hakkını vermekle alakalı..

Şimdi sorayım hazır aklıma gelmişken; gücümüz yoksa şayet, parçalanmışsak eğer, böyle görüyorsak kendimizi sözlükleri raflardan indirmek, kelimeleri sözlükten bir bir alıp sahiplenmek ve anlamlarıyla hayata anlam katmak gerekmiyor mu aziz dostum, sahi böyle yapmak zamanı çoktan gelip geçmedi mi?

Keza ahlak!

Düşünmekten bağımsız ele alınabileceğini sanmıyorum.. Ama o da yeterinde hakkı verilmiş bir kavram olma şansını çoktaan kaybetmiş ve genel kabule göre belden aşağısı anlaşılıyor ne hikmetse! Böylesi daha kolay çünkü, sair tarafları işimize gelmiyor olmasın sakın?

Vahiyden yola çıkarak bireysel ve sosyal münasebetleri geliştirmek için, bir anlamda inanılan değerlerin neşvü nema bulması için dostluk, arkadaşlık, uhuvvet, muhabbet, paylaşım, sevgi ve saygı, hoşgörü, tahammül gösterme, fedakârlık, kardeşlik hukukunu hakkınca savunmak ve daha bir dolu hasletlere usvetül hasene bağlamında hayat vermektir iyi ahlaklı olmak.

Tersi malum, ayniyle vaki uygulanır durumda her dem.. Seçkinciler, elit takılanlar, para pul, zenginlik, makam mansıp, kariyer, statü, iş, meslek, grup yani güya cemaat dayanışması içinde olanlar, kurumları önceleyip bireyi hiç sayanlar; beşeri zaaflarla malul bilgi ve düşüncelerini kutsayıp ”ben” merkezli tavır sergileyenler, kibir ve gururdan yanlarına varılmayanlar, hal hatır bilmeyenler ve bütün bunları yaşanılan çağın gerekliliğine verenler, reel politik yakıştırmasıyla da meşrulaştırmaya çalışanlar dolu etrafımızda..

Yok deme sakın, sen de söylüyorsun bütün bunları, şikayetçisin her dem..

Ne demiştim ben; ”Çık ortaya söyle gerçekleri, haykır olabildiğince!” hatırla bir ve “Kime ne söylüyoruz ki, kim dinler bizi?” dedirtme bana ve bekliyorum hala “dosta mektuplar”a “dosttan cevaplar”ı..

Evet, aziz ve dahi kadim dostum; keşke tarifi yapılan iyi ahlakı sahiplenerek kötü ahlak yansımalarını hayatımızdan uzaklaştırabilsek ama olmuyor işte!

Nasıl olsun ki; kelimeler ve anlamları sözlüklerde, sözlükler de raflarda saklı, onların hepsini kuşatan Kur’an seçkinlerin dünyasında tutuklu, okumaya ve anlamaya çalışanlar ve anladıklarını paylaşmaya kalkanlar ise her daim mahkûm, her daim suçlu!

İşte o suçlulardan biriydi üstad ve inadına okumaktan, düşünmekten, düşünmeye dinamizm kazandıran tartışmaktan, adaleti, kul hukukunu merkeze almaktan, zandan uzak durarak eleştirinin hakkını vermekten ve tabii ki iyi ahlak sahibi olmaktan, kendisine doğru yolu tarif edenlere dair kadir kıymet bilmekten bahsederek müstefid kıldı bizi.

Ne demişler eskiler, söz sahibini bağlarmış, bağladı kendini ve bizi gitti!

Hem de baki kalan bu kubbede bir hoş seda bırakarak..

Hep türkü söyleyecek değiliz dostum..

Yok ki sazım, tezeneyi vurayım şöyle bir tellerine..

Kal selametle..

“Güller, laleler, karanfiller bütün çiçekler solar..
Çelik ve demir kırılır Ama gerçek dostluk ne solar, ne kırılır
Nietzsche”

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
m.atav
09 Mart 2010 Salı 18:52
Bir tuhaflık var ama!
Garip ve ilginç!Yazı aslında M.Ö.Mengüşoğlu’nun kendi çapında İslam düşüncesine dair yürüttüğü çalışmaların ve bu bağlamda sergilemeye çalıştığı örnekliğin takdirine yönelikti ki ithamdan Allah’a sığınırız.Gerçekten ilginç!
hilmi kaya
09 Mart 2010 Salı 15:00
hilmi
mustafa bey in sayın m önal mengüşoglu hakkındaki ithamlarını anlamsız buldum .anlamlandırmasını istiram ediyorum.
Yazarın Diğer Yazıları
DÜŞÜNCE PLATFORMU
PANO
İKTİBASLAR
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 524 10 28 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim