1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. Dönülmez sürecin ufkunda
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

Dönülmez sürecin ufkunda

A+A-

Çok değil, daha bir ay önce Kürt sorununu, PKK'yı ve Öcalan'ı da içerecek, hatta Türkiye'nin genel kamuoyunun da hüsnü kabulünü içerecek kapsamlı bir çözümün ufkundaydık. Sözün bütün imkânlarının sonuna kadar kullanılabileceği istikametinde bir iyimserlik galip görünüyordu. Bu iyimser atmosfer PKK'nın eylemsizlik tutumunu büyük bir fedakârlıkla ihsan ettiği bir lütuf gibi sunması ve ikide bir bu eylemsizliği bitirmeyi dile getirdiği tehdit söylemleri dolayısıyla bir yandan da sinir bozmuyor değildi. Kürt sorunu neredeyse hallolmuş, Öcalan'ın bırakınız muhatap alınmasını ev hapsinin bile değerlendirilebildiği bir ortamdan bir ay içinde sözün hiçbir hükmünün kalmamış olduğu bir ortama savrulduk.

Doğrusu bu iyimser ortam PKK'nın artık kapris halini almış aşırı nazlı tutumları dolayısıyla çok kırılgan seyrediyordu.

Bu arada BDP giderek PKK'nın eylem yapma ihtimalini topluma, devlete, hükümete bir tehdit unsuru olarak kullanmaktan çekinmemeye başladı. Kendisiyle PKK arasında bir mesafe koymasından geçtik, giderek normal bir şey yapıyormuş gibi PKK'nın açık sözcülüğüne soyundu. Hükümete imkânsız taleplerinin hemen karşılanması için imkânsız süreler tanıdı.

Bu siyaset tarzının karşısında toplumun durumu gerilim filmlerindekini andırmaya başladı. Hani herkes elinde rehine tutan veya bir yere yerleştirilmiş saatli bombaları patlatmakla tehdit eden kötü adamın imkânsız taleplerini gerçekleştirmeye çalışır ya. Aslında Türkiye'de hem hükümetin hem toplumun giderek bu tehdit söylemlerini bile sineye çeken bir hali vardı. Toplum giderek kaprise dönüşen Kürt siyasetçilerinin tahammül sınırlarını zorlayan tavırlarını bile neredeyse anlayışla karşılamaya hazır hale geldi. Yeter ki eski günlere dönülmesin, tekrar savaş başlamasın, kan dökülmesindi.

BDP'li bir kadın milletvekilinin intihar bombacısı olarak yaptığı eylemle 8 askeri şehit etmiş bir kadın militanı Kürt halkının özgürlük kahramanı olarak yansıtması bile duymazdan gelindi. Hatip Dicle'nin milletvekili olamayacağı biline biline aday yapılarak önceden hazırlanmış bir gerilime Türkiye'nin taammüden sürüklenmesi çabası bile sonunda BDP'nin anlaşılmasını istediği gibi, masum bir temsil mağduriyeti olarak kabullenildi. Dicle'nin mahkûmiyetine yol açan ve PKK'nın cinayetlerini "meşru müdafaa hakkı olarak" kutsayan sözleri masum bir ifade özgürlüğü olarak kabullenildi. Dicle'nin sözleri ile geçmişte başbakan Erdoğan'ın mahkûmiyetine gerekçe olarak kullanılmış olan sözler aynı kefeye konuldu. Bu denkleştirmeye kapris idare eder gibi fazla itiraz edilmedi, baştan sona haksız bir karşılaştırma olduğu halde...

Sonuçta toplumda barışa tanınan yüksek kredi giderek çözümün ufkunu açmaya başlıyordu. PKK'nın bütün kaprisleriyle birlikte eylem sürecini tekrar başlatması için hiçbir bahanesi kalmamıştı. Devlet kendi iç eleştirisini yapmış bu eleştiri doğrultusunda Kürt sorununu da şiddet sorununu da doğuran yapısını revize etmiştir. Asimilasyon, imha ve inkâr politikaları itiraf edilmiş, bunun özeleştirisi yapılmış ve her şeyin düzeltileceği vaat edilmiş. Yeni, sivil ve bütün bu sorunların görüldüğü bir anayasa çalışması zaten toplumun birincil konusu olarak gündemde.

Silahlısıyla silahsızıyla Kürt siyaseti bu gündeme katkıda bulunmak yerine kaprisleriyle bu süreci sabote etmekle meşguller. Ama özellikle Silvan'da başlayıp Çukurca'da devam eden son saldırılarıyla PKK'nın halka bir bahane olarak da olsa anlatabileceği bir hikâyesi yok. Bu eylemleriyle devletin kendisine yönelik şiddetini olabilecek en meşru ve haklı konumuna yükseltmiştir.

PKK'nın savaşa bu kadar heveskar olması ile ilgili çok farklı değerlendirmeler yapılabilir. Türkiye iç siyaseti açısından yani PKK ve devlet veya hükümetin ilişkileri açısından bakıldığında PKK'nın şiddete tekrar sapmasını anlamlandırmak, akıl ölçülerinde kolay değil. O yüzden uluslar arası ilişkilerle ilgili değerlendirmeler makul olmayanı bir akla sığdırmak üzere cazip gelebilir. Oysa PKK'nın bir örgüt olarak kendi varlığını koruma refleksleri ve gelecek endişesi ortaya oldukça tamahkar, yanlış hesaplara dayalı da olsa anlaşılabilir bir irade koyuyor.

Öncelikle artık anlamamız gereken konu, PKK'nın Kürt sorunuyla ilgisinin kalmamış olduğu gerçeğidir. Kürt sorununun gerçekten siyaset zemininde çözüm yoluna girmiş olması PKK'yı gerçek anlamda bir ontoloji sorunuyla baş başa bırakmış durumdadır. PKK Kürt sorununun çözülmüş olduğu bir siyasal vasatta örgütün ne olacağı sorununa odaklanmış durumda. Demokratik özerklik tartışmaları o yüzden Kürtlerin özerkliği değil sadece PKK'nın örgütsel varlığının bekası ve tabii ki ödüllendirilmesi sorunuyla ilgilidir. O yüzden Kürt sorununun çözümünün aynı zamanda PKK'nın tahliyesi ve tasfiyesini gerektiriyor olması gerçeğini kabullenemiyor ve bu gerçeğe karşı biraz zorlu, zahmetli ve hatta imkânsız bir yola girişiyor. Bu yol onun için belki imkânsız görünmüyor olabilir. Doğrusu basitçe hükümetin konuya yaklaşımı dolayısıyla epeydir ara verilmiş devlet şiddetinin tamamen satın alınmış olduğu yönünde yanlış bir algıya dayanıyor hesabı. Şiddetin dilinin kendisine şimdiye kadar çok şey kazandırdığını biliyor, yeni bir raund daha istiyor. Bu arada devletin değişmiş olduğunun hala farkında değil ve şimdiye kadar kendisine yönelen toleransı belli ki yanlış yorumluyor. Onun bu yanlış yorumununsa faturasını ne yazık ki hepimiz beraber ödeyeceğiz.

YENİ ŞAFAK 

YAZIYA YORUM KAT