1. YAZARLAR

  2. Mustafa Şentop

  3. Doktorlardan hukukçulara organizer işler
Mustafa Şentop

Mustafa Şentop

Yazarın Tüm Yazıları >

Doktorlardan hukukçulara organizer işler

A+A-

Ergenekon soruşturması kapsamında, Sayın Tolon'un tahliyesiyle beraber, orgeneral rütbesinde bir tutuklu kalmamış oldu. Ergenekon soruşturmasının hukuki bir süreç olduğunu kabul edenlerle bunu kabul etmemeyi tercih edenler arasında mahkemelerin vermiş olduğu kararlar hakkında tartışmalar sürmektedir.

Sürece hukukilik perspektifinden bakmaya çalışanlar arasında bulunduğumdan, mahkemelerin vermiş olduğu kararları ana hatlarıyla doğru bulduğumuzu beyan edegeldim. Kanaatim, soruşturma konusuna, soruşturulanlara ve genel olarak illegal siyasi yapılanmalara karşı duruşumuza göre oluşturulmuş değildi; sürecin çeşitli aşamaları hakkında ayrı ayrı yapmış olduğum değerlendirmelere dayanmaktaydı.

Başından beri, Ergenekon soruşturmasının üst düzey asker-sivil bürokratlarla siyasetçiler arasında bir mutabakata dayandığı fikrini doğru bulmuyordum. Prensip olarak, illegal yapılanmalara karşı çıkan, siyasetin ve ülke yönetiminin kendi mecrasında sürdürülmesi gerektiğine inanan kişiler olsa bile, üst düzey asker-sivil bürokratların, Ergenekon benzeri bir soruşturmadan rahatsızlık duyacaklarını, siyasete müdahale etmiş olsalar bile eski komutanların sivil mahkemelerce yargılanmalarına onay veremeyeceklerini düşünmekteydim. Bu durum karşısında, siyasetçilerin de soruşturma yerine askerî bürokrasiyi rahatsız etmemeyi tercih edeceğini, dolayısıyla uzlaşma olacaksa, bunun, soruşturmayı "makul bir seviye"de tutmak üzerine kurulacağı kanaatini taşımaktaydım. Bu sebeple, soruşturma sürecinin tamamen yargının kontrolünde ve mevcut mahkeme kararları karşısında yapabilecek başka bir şey olmamasından kaynaklanan kerhen verilmiş onaylarla yürütüldüğü söylenebilir.

Yaklaşık altı aydır karşılaştığımız olaylar bu düşüncemi doğrulayacak niteliktedir. Önce, tutuklu iki emekli orgeneralin Genelkurmay adına kurumsal olarak üstlenilen bir şekilde cezaevinde ziyaret edilmesi, ardından oluşan psikolojik havanın etkisiyle savcılık tarafından atılacak yeni adımların ertelenmesi, son büyük gözaltı operasyonları sonrasında üst rütbeli komutanlar hakkında tutuklama kararlarının çıkmaması, nihayetinde uzun uğraşlar ve formüller sonucunda ortaya çıkan tahliye kararı Ergenekon soruşturmasının akıbeti konusundaki endişeleri güçlendirmektedir.

Muhtemel soruyu göz ardı etmiyorum; mademki tutuklama da tahliye de bir mahkeme kararı, neden itiraz ediyorsunuz? Baştan, sürecin hukukiliğini organik bir yaklaşıma, yani sadece mahkeme kararı olması sebebine dayandırmadığımı belirtmiştim. Bu yaklaşım bile esas alınsa, on defadan fazla tahliye talebiyle ilgili başvuru yapıldığı halde, farklı mahkeme ve farklı hakimler tarafından tutukluluğun devamı ve gerekliliği öngörülmüşken, bambaşka bir gerekçe ile verilmiş tahliye kararını yadırgamamak mümkün değildir. Bilindiği kadarıyla tahliye kararı, "aramada ele geçirilen belgenin herkesçe bilinen bir belge olduğu, gizlilik niteliğinin bulunmadığı, böyle bir belgenin şüphelide bulunmasının, önceki kararlardan farklı olarak, tek başına suç örgütüne üye olduğuna dair delil niteliğinde bulunmadığı anlaşılmıştır" gibi soruşturmanın çok tali bir unsurunu öne çıkartan ve temel ilişkileri sükutla geçen bir gerekçeye dayanmaktadır. Daha önceki birçok tahliye talebi ve bu talepler üzerine hakimlerce verilen gerekçeli kararlar, hastalık sebebiyle askerî hastanelere sevk talepleriyle tahliyeler arasındaki ilişkiler birlikte değerlendirildiğinde, on adetten fazla tutukluluk kararı verilmiş olması ve bu kararların gerekçeleriyle tahliye kararının gerekçesi karşılaştırıldığında endişenin haklılığı görülecektir.

Yeni ortaya çıkan, daha önce sağlık sebepleriyle tahliye edilmiş Sayın Eruygur'un eşi ile doktoru arasındaki görüşme, ki bayan Eruygur bu görüşmeleri doğruladı, sürecin hukukiliği hakkında bir fikir verecek nitelikte, yeni bir delildir. Mahkeme kararlarına uyma hassasiyeti yerine, mahkemeyi yanıltacak, belli yönde karar vermesini sağlayacak uzman görüşleri oluşturma gayretinin kamuoyuna yansıması çok önemli bir olaydır. Gerçekte olmayan bir sağlık sorununun tutuklamaya engel önemli bir sağlık sorunu şeklinde gösterilmesi, yeniden tutuklanmayı engellemek nasıl mümkünse o formülü benimsemek gayreti tam olarak mahkemeyi yanıltmaya yönelik, adliyeye karşı suçlar arasında yer alan eylemden başka bir şey değildir. Bunun sadece bir doktor tarafından gerçekleştirilmediği, hukukçulardan bazı yöneticilere kadar organize halde yapıldığı anlaşılmaktadır.

Emekli orgenerallerin tutuklu kaldıkları cezaevinde ziyaretiyle başlayan süreçte, Ergenekon soruşturmasına bir üst sınır çekmeye çalışılmaktadır. Son dalga operasyonla bu üst sınırın yargı tarafından kabul edilmediği gösterilmişse de kuşatma sürdürülmektedir. Ergenekon davasının küçük bir çeteye yıkılarak, Türkiye'nin son elli yılını tahrip eden askerî darbe damarına ulaşması önlenmeye çalışılmaktadır.

Bu noktada, TBMM'nin devreye girmesi gerekmektedir. Gladio soruşturmalarında İtalya meclisinin soruşturmaya yardımcı olan tutumu incelenmelidir. Kanaatimizce, Ergenekon soruşturmasında savcıları ve hakimleri tereddüde sevk eden bazı hususlar bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi, darbe teşebbüsü suçlarının ve bununla bağlantılı olarak muvazzaflık dönemlerinde askerlerin siyasete ilişkin hukuk dışı faaliyetlerinin yargılanmasını sadece sivil mahkemelere mahsus ve münhasır suçlar olarak belirlemek gereğidir. Zira Şemdinli davasında da görüldüğü üzere, "muvazzaflık"tan hareketle suçların askerî mahkemelerde yargılanması mümkün hale getirilebilmektedir. Bu ihtimali bertaraf edecek, askerlerin muvazzaflık dönemlerinde de olsa, siyasete müdahale teşkil eden her türlü eylemlerinin yargılanmasını askerî mahkemelerin görev alanından çıkartan bir kanun düzenlemesi derhal yapılmalıdır. Darbe günlükleriyle ilgili herhangi bir soruşturmanın henüz yapılmamasını böyle bir endişeye bağlıyoruz: Ergenekon soruşturmasını askerî yargı ile ihtilaflı olabilecek alanların dışında tutmak. O zaman da soruşturmanın çok yavaş yürümesi ve eldeki delillerin hepsinin kullanılamaması gibi bir sonuçla karşılaşmaktayız. Bu sebeple, TBMM'nin acilen, askeri mahkemelerin görev alanını sınırlayan yeni bir kanun düzenlemesi yapması gerekmektedir.

İkinci önemli husus ise, savcıların hareket kabiliyetini ve hızını artıracak, resmî kurumların, istisnasız hepsinin arşivlerine kendi istedikleri şekilde ve zamanda ulaşabilmelerine imkân veren bir düzenlemenin yapılmasıdır. Bu konuda da açık, yoruma imkân vermeyen bir hukuk kuralı getirilmelidir.

Son olarak, belki de en önemli husus, Anayasa'nın, bütün milletvekillerinin rahatsızlık duymasını gerektirecek, geçici 15. maddesinin yürürlükten kaldırılmasıdır. 12 Eylül darbesini yapanları hukuki ve cezai bakımdan koruyan bu geçici maddenin 27 yıldır yürürlükte durması büyük bir ayıptır. Bu madde yürürlükte kaldığı sürece Türkiye'deki illegal siyasi yapılanmaları ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır.

Siyaset ve Meclis bu büyük davanın bütün yükünü yargının omuzlarına yükleyip süreci kenardan izlemekle yetinemez. Asıl sorumluluğun TBMM'de olduğu gerçeğini kimse görmezlikten gelmesin.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT