"Doğu Türkistan'da Aslında Ne Oluyor?"

21.07.2015 15:11
"Doğu Türkistan'da Aslında Ne Oluyor?"
Aylarca Doğu Türkistan'da kalan Hatice Alihan Dünya Bülteni'nde kaleme aldığı yazıda Doğu Türkistan izlenimlerini anlatıyor.

Hatice Alihan / Dünya Bülteni

Son bir haftadır cehennem sıcaklarında klima çılgınlığı yüzünden soğuk algınlığıyla cebelleşmekteyim. Tam da bu sırada patladı Uygurlar ve Doğu Türkistan haberleri Türk basınında, sosyal medyasında, çarşıda pazarda. Bundan tam dört yıl önce bundan daha beter hasta halde tir tir titreyerek uyumaya çalıştığım, kendimi avutmak için ondan yıllar önce tam da o topraklarda geçirdiği bir trafik kazasında ölümden dönmüş Çinli hocamın komadan uyandığı o ilk sabah yazdığı dizeleri kendi kendime mırıldanıp durduğum o gece geldi gözümün önüne.

Yabancı devletler tarafından devletimizin emrine verilmiş burslardan biriyle Çin’in güzide bir üniversitesine iki yıllık değişim öğrencisi olarak gönderilmiştim. Daha ilk dönemimde danışman hocamın devletten önemli bir para yardımı almayı başardığı çok önemli bir projesine dâhil oldum. Hocam hem Çin’de hem dünya çapında nam salmış çok önemli bir akademisyen. Akademik yeterliliğini değerlendirmek benim haddim değil ama kişiliği hakkında sayfalarca övgü yazabilirim; duyarlı, açık fikirli, ileri görüşlü, özgürlükçü ama en önemlisi vicdan sahibidir. Direkt olarak kendi alanı olmasa da çok disiplinli bir araştırma ekibi kurarak (içinde sosyolog, tarihçi, arkeolog ne ararsanız var) Çin’in azınlıklarının sosyal durumu, kimlik algısı ve devletle olan ilişkileri konusunda yıllar sürecek bir araştırmaya sıvamıştı kolları.

Ben önce bu ekiple birlikte Çin’in güneyinde artık neredeyse asimile olmuş Dong ve Miao azınlıkları saha araştırmasına katıldım. İki hafta süren bu araştırmayı bitirip döndükten bir hafta sonra hocam uçak biletimi e-mail attı, 2 gün sonra Doğu Türkistan’a gidiyordum, tek başıma. Ertesi gün ofisine gittim, bana rektörlükten onaylattığı 15 adet izin kâğıdı uzattı. Bu kâğıtlarda saat ve yer haneleri boştu, başım polisle belaya girerse kendim doldurup gösterecektim, üniversiteden görevlendirildiğimi kanıtlamak için. Sonra bana refakat edecek kişileri, başım sıkışınca arayacağım isimleri tek tek yazdırdı. İki hafta Doğu Türkistan’ın güneyinde gezecektim, yolculuklarda tek başıma, vardığım şehirlerde Kültür Bürosu personeliyle birlikte.

Gezi sonunda izlenimlerimi bölgenin tarihiyle alakalandırarak kısa bir rapor hâlinde yazıp teslim ettim. Ailem dâhil çevremden hemen hemen kimse bilmedi bugüne kadar bu gezinin iç yüzünü. Şimdi bunca bilgi kirliliği, böylesi bir toplumsal cinnet yaşanırken hem Uygur dostlarımın ‘Sen gözünle gördün, yaşadın, sen niye konuşmuyorsun’ serzenişlerine hem de konuya duyarlı başka arkadaşlarımın ısrarlarına dayanamadığım için yazıyorum. Bölgenin tarihi ve siyasî durumu üzerine de düzinelerce yazı bulabilirsiniz, kendi tecrübelerime dayanarak gündelik durumu anlatayım. Baştan tüyo verip tadını kaçırmak gibi olmasın ama ne saçma sapan şiddet içerikli foto ve videolarla ortaya dökülen ‘Çin Uygurlara soykırım uyguluyor’culardanım ne de bölgeyle alakası olmayan resimlerle karşı argüman üreten Çin hayranlarından. Ben saha çalışmasındaki akademik personamdan ayrı olarak geçen yaz bir Uygur gibi yaşadığım ve seyahat ettiğim Doğu Türkistan’ı ve yaşadıklarımı anlatayım.

2011 yılındaki iki haftalık araştırmamdan sonra ilk kez 2014 yazında Urumçi’deki bir üniversitede misafir araştırmacı olarak bulunmak üzere 3 aylığına Doğu Türkistan’a gittim. Urumçi’de bir başka yabancı araştırmacının evinde, şehrin Han bölgesi diye bilinen Hongshan’da yaşadım.

Doğu Türkistan’da özellikle Urumçi, Hotan, Turfan gibi büyük şehirler Hanlar ve Uygurların çoğunlukta olduğu yerleşim merkezleri arasında ikiye bölünmüş durumda. Urumçi’de şehrin kuzeyi Hanların, güneyi Uygurların. Ben her gün Hongshan’dan Da Bazaar’ın bulunduğu Konsül Küçesi’ne gitmek için yarım saatlik bir otobüs yolculuğu yapardım. Otobüs ilerledikçe hem içerideki sosyal alanının yeniden şekillenişi üzerinden hem de yoldaki levhaların değişimine bakarak aradaki farkı gözlemlemeniz mümkün.

Uygur tarafına yaklaştıkça otobüsteki Uygurların sayısı artar, yol kenarındaki levhalarda Uygurca yazılar büyür, Çinceleri küçülür. Otobüsün içindeki sesten tutun kokuya kadar her şey değişir. O yol boyunca, o şehir içi toplu taşıma aracının içerisinde şehrin sosyal dinamiklerini incelemek büyük keyiftir. Ben görünüşüm itibariyle Hanlara göre yabancı, Uygurlara göre Uygur (yahut Özbek, en kötü ihtimalle Türk) olduğum için bütün o sosyal yapılanma içerisinde hep Uygur alanına dâhil edildim, ister istemez. Misal otobüste ayakta bekleyen bir yaşlı yoksa ve ben ayaktaysam mutlaka bir Uygur genci kalkıp bana yer verdi, ayakta duran Çinlilere değil. Otobüse binen herhangi bir Uygurun cebinden 1 kuai’lık yol parası çıkışmadıysa birimiz uzanıp yerine veriverdik hemen. Bu ufacık otobüsteki ötekileştirme ve dayanışma şehrin geneline de yayılmış bir sosyal fenomen.

Özellikle 2009’daki 5 Temmuz olaylarının ardından şehre müthiş bir toplumsal travma hâkim olmuş durumda. Bunun somut izlerini her köşe başını tutmuş zırhlı araçlardan, otobüs, tramvay, alışveriş merkezi girişlerindeki aramalardan müşahede etmek mümkün. Fakat çok daha önemlisi iki halk birbirine kendisine bir ötekinden zarar geleceği endişesiyle temkinli bakmakta.

Yıllardır Uygurlar ve Doğu Türkistan meselesiyle alakalı olduğumdan Uygurların Han Çinlilerine olan yaklaşımını bilirim. 2006 yılında Çin’de tanıştığım bir Uygur akademisyen dostum ‘biz küçükken Hanların sattığı yumurta da helal değil derlerdi, içine bir şeyler katarmış onlar’ dediğinde çok şaşırmıştım.

Geçen sene Uygur arkadaşlarım Han taksicilerin taksisine binmemem konusunda uyarınca beni durumun geldiği boyut beni daha da dehşete düşürdü. Bunun ardında çok uzun ve çetrefil bir tarihî gerçeklik yatmakta, bunu iyi bilmek gerek.

Çin’in son hanedanı Qing döneminden bu yana bölge aralıklarla işgal edilmiş, Çin’in Han hanedanı döneminden bu yana güttüğü ‘Batı Bölgeleri’ politikası uyarınca iç bölgelerden Doğu Türkistan’a önce garnizonlar vasıtasıyla askerler ve aileleri, daha sonra da teşvik ile sivil halk taşınarak bölge merkezî yönetime katılmaya çalışılmakta. Buna asimilasyonun kibar hâli diyebiliriz.

2011’deki araştırmam sırasında tanıştığım Uygurlarla sohbet açıcı olarak kullandığım ve çaktırmadan devlete ne kadar yakın olduklarını anlamaya çalıştığım sorum ‘Bu şehirde Han mı çok Uygur mu?’ idi. Kaşgar, Hotan, Yarkent gibi güney şehirlerinde Uygurlar çoğunluktayken Urumçi, Turfan, Aksu gibi yerlerde Hanların artan nüfusunu büyük endişeyle anlatmıştı bana dostlarım.

Geçen seneki gidişimde Yerkent ve Hotan’da Shanghai gibi güney eyaletlerinden gelen işadamlarının iş ve yerleşim yeri yatırımlarını ve bölgeye oralardan yeni gelen Han nüfusunu yine aynı endişe ve bezginlikle anlattılar, kendi gözlerimle gördüm. Hotan’ın küçük bir kasabası olan Kerye’de yakın bir arkadaşım beni gezdirirken bizim köy evlerinin tıpatıp aynısı, geniş avlulu kerpiç evlerin işlemeli kapılarını işaret edip ‘Bak eskiden biz kapımıza kilit dahi vurmazdık, şimdi Hanlar çok, bize hırsızlık arsızlık öğrettiler, kapıya kilit vurmayı da onlardan öğrendik’ demişti. Bu arkadaşım geleneksel bir aileden geliyor. Annesi öğretmen emeklisi olmasına rağmen Çinceyi unutmuş. Hatırlayamadığım bir iki Uygurca kelimeyi Çince söylemek istedim, onları dahi anlamadı. Babası Kültür Bürosu’nda önemli bir mevkide çalışıyor.

Geçen sene Yerkent’te iki köyde çıkan olayların hemen sabahında babasına Gulja Kültür Bürosu’nda çalışan bir Han meslektaşından telefon geldi, olayların iç yüzünü öğrenmek için aramış. Biz olay çıktığını önce kesilen internetimizden sonra da bu telefondan öğrendik. Babası ‘Ben bu şehirdeyim, bu şehirde olan olayın haberini senden aldım, iç yüzünü de sen daha iyi bilirsin’ diye kapatmıştı telefonu.

Biz o olayın iç yüzünü hiç öğrenemedik, muhtelif söylentiler Ramazan’ın son gecesi camiden çıkarılmak istenen halkın galeyana gelip polis karakolunu bastığı ve bunun üzerine kolluk kuvvetlerinin iki köyü haritadan sildiği yönündeydi. Maalesef bundan daha fazlasını öğrenmek mümkün olmadı. Fakat hemen o gün şehir kapatıldı ve biz ancak ertesi gün bir şekilde o şehirde oturmadığımızı belgeleyerek, özel otomobille Hotan’a kaçtık. Ben bir hafta sonra Urumçi’ye döndüm, arkadaşımın ailesi on beş gün sonra Yerkent’e. Şu an hala Yerkent’te internet erişimi yok.

Doğu Türkistan demek biraz da böyle hikayeler, rivayetler, iç yüzü hiç anlaşılamayan olaylar, bir kıvılcımla tutuşan yangınlar demek. 2011 yılındaki araştırmam sırasında bir sabah saat 4’te korsan taksi tutarak vardığım Kaşgar’da yol kenarında bana refakat edecek kişileri beklerken neredeyse müsebbibi olduğum bir kavga mesela… Beni minibüs bekliyorum sanıp yanıma yanaşan Uygur çığırtkana sabah huysuzluğumla ters cevap verdiğimi gören Han patates satıcısı kadın ’Senin dilini bile anlamıyor rahat bırak’ diye çıkışınca ‘Ben onunla aynı dili konuşuyorum sen kimsin?’ diye bağırıp bir de üzerine yürüyünce etrafımıza bir anda onlarca kişi toplanmış, birbirimize girmemize ramak kalmışken Kültür Bürosu görevlileri yetişip beni alıp götürmüşlerdi.

İşte bir Uygurla bir Han Çinlisinin kavgası böyle bir anda pek çok kişinin katılımına açık. Öyle bir gerilim, öyle bir husumet var iki toplum arasında. İçinde yaşamadan, kendi kimliğini saklayıp oralı gibi yaşamadan anlaşılamayacak bir sürü dinamiği var bölgenin. Şimdi bir anda infial uyandıran oruç yasağı da bunun gibi. Bu yıllardır uygulanan bir yasak; kamu görevlileri ve öğrenciler oruç tutmaktan men ediliyor. Sadece bununla da kalınmıyor, misal, günün belirli saatlerinde müdürünüz sizi odasına çağırıp yiyecek ikram ediyor, yemek zorundasınz... Herkes lokantasını gün boyu açık tutmak, kazanını kaynatmak zorunda. Belirli bir yaşın altındaki gençlerin camilere girmesi, dini eğitim alması yasak.

Bu yasakların kapsamına girmeyen halkın orucuna, camisine karışılmıyor elbette ama iftar zamanında Urumçi’de Konsul Küçesi’ndeki büyük caminin etrafını çeviren zırhlı araçları görmeniz, o kaldırımdan yürürken bir itilip kakılmanız lazım olayı anlayabilmeniz için. Başörtüsü yasak değil fakat sakal bırakmak, yüzünü kapatacak şekilde tesettürlü dolaşmak toplu taşıtlarda ve kamuya açık yerlerde yasak. Ay yıldızlı giysi giymek, eşya taşımak hakeza, yasak.

Şehirlerarası yolculuklarımdan birinde otobüs şoförü Türk olduğumu anlayınca pasaportumu alıp saklamıştı, üstünde Türk bayrağı olduğu için. Güvenlik kontrollerinde oturma iznimi gösterecektim. Güvenlik kontrolleri denince rutin kimlik kontrollerinden daha fazlası gelmeli aklınıza. Her şehir çıkışında ve girişinde çantalarımızla x-ray cihazlarından geçmemiz gerek, otobüs yolculuklarında bile. Bütün bagajlar yere indirilip bütün otobüs aranmadıkça ne herhangi bir şehirden çıkabilirsiniz ne de bir başkasına girebilirsiniz.

Çin’in diğer bölgelerinde Doğu Türkistan uçaklarının yolcularının ayrı kapılardan, ayrı güvenlik kontrollerinden geçmeleri gerektiğini artık herkes biliyor zaten. Bu senenin başında Urumçi’den Şanghay’a devlet görevlendirmesiyle giden bir Uygur arkadaşım geri dönüşte havaalanında bu aramaya itiraz edince yaşadığı gerginliği hemen oracıkta WeChat üzerinden beni arayarak anlatmıştı ağlayarak. Bu arkadaşım sadece Çince eğitim görmüş, yani Minkaohan denilen Çin kültürüne daha yakın Uygurlardan. O konuşmayı işitmiş olsaydınız bu durum karşısında milliyetçi damarının nasıl kabardığını benim gibi hayretle görürdünüz. Bu uygulamalar sıradan bir restoranda yahut markette bile canınızı sıkacak boyuta gelebilir.

Han bölgesinde bir Uygur arkadaşımla girdiğimiz bir KFC’nin üst katından ‘temizlik yapılacağı’ gerekçesiyle zorla indirildiğimizde aynı yerde oturmaya devam eden Hanları gösterip ‘Onlar inmeden biz de inmeyiz’ diye itiraz edişimiz dahi fayda etmemişti. Tıpkı Hanların üstleri aranmadan girdiği toplu taşıma araçlarına çantamızdaki deodarant nedeniyle sokulmadığımız zamanlarda olduğu gibi.

Yabancı olduğunuzu anlayan herhangi bir yerde iki kelam ettiğiniz pek çok Han’dan Uygurlara dikkat etmeniz ikazını işitebilirsiniz. Sadece devletin aldığı tedbirlerin orantısızlığı değil iki halkın birbirine bakışı da bölgedeki problemin derinliğini gözler önüne sermekte.

Bütün bu olan biten içerisinde bölgenin bir başka Türk azınlığı olan Kazakların durumu ise çok farklı... Çoğunlukla 20. Yüzyılın başlarında bölgedeki varlıkları yoğun nüfus transferleriyle artan Kazaklar Uygurların nezdinde otlaklarına, topraklarına, kursaklarına ortak olmuş; sureten Hanlara da benzeyen bir öteki. Etliye sütlüye pek karışmayan Kazaklar şehrin at nalı diye tabir edilen bölgesinde Uygurlar ve Hanlar arasında bir tampon durumunda. Uygurlara uygulanan pek çok yasak Kazakları çok fazla etkilemiyor. Çinli Müslümanlar diye bildiğimiz Hui’ler (Dunganlar) de böyle bir konumda.

İşte Doğu Türkistan’da her şey güllük gülistanlık temalı yayınlanan fotoğrafların çoğu ya Huilerin çoğunlukla yaşadığı Gansu, Ningxia gibi bölgelerden ya da Doğu Türkistan’da yaşayan Huilerden.

Bölgedeki Hanlar ve Uygurlar arasındaki ayrım sadece mekansal ya da kültürel değil, zaman dahi farklı işlemekte iki taraf için. Doğu Türkistan’ın yerel saati Pekin’den iki saat geri olmasına rağmen resmi kurumlar ve Hanlar Pekin saatini baz alıyor. Bir Uygurla buluşacaksanız Uygur saatindesiniz, Hanla buluşacaksanız Pekin saatinde.

Aynı bölgede yaşayan Hanlar ve Uygurlar arasında dahi bu denli keskin farklar olmasına rağmen özellikle bu son olaylarda Çin’in muhtelif bölgelerinde yaşayan, iş yapan, okuyan yabancıların bölgenin sosyal, kültürel ve siyasi sorunları üzerine görüş beyan etmeleri en iyi ihtimalle nazar-ı dikkate alınmamalıdır. Öncelikle basit bir akıl yürütme ile Çin’in herhangi bir şehrinde yaşayan herhangi bir Uygur’un müreffeh bir hayat sürüyor olması Uygurların devlet nezdinde resmen tanınmış bir azınlık olarak yaşadıkları otonom bölgelerinde hiçbir problemi olmadığını göstermez. Çin gibi otoriter bir rejimde ekonomik güç illa ki sosyal ve siyasi gücü beraberinde getirmez.

Yine Çin’in farklı bölgelerinde yaşayan bir takım kişilerin ve Türkiye’de bir takım medyanın hasbelkader tanışmış oldukları Uygurların beyanatlarına yahut sükûnetlerine dayanarak yaptıkları yorumlar da maalesef mevcut durum hakkında bizleri yanlış yönlendirebilir. Çin’de her resmi kurumda muhtelif kademelerde birer Komünist Parti temsilcisi bulunur, buna okullar da dahil. Bilinen temsilcilerin haricinde kendini açıklama gereği hissetmeyen parti üyeleri de sizin üzerinizde yaptırım uygulatacak şikayetlerde bulunabilir, ruhunuz duymadan.

Çin’de yaşamış herkes bilir ki ağzınızdan çıkan kelimelere dahi otosansür uygulamak zorundasınızdır. Misal ‘Doğu Türkistan’ yasaklı bir isimdir, başınıza büyük işler açabilir. Ben bağlı bulunduğum üniversitede bu konuda birkaç kere uyarılmış, Çince’nin anadilim olmaması özrüne sığınmaya çalışmıştım. Elbette bu anlamda durum Doğu Türkistan’da çok daha dikkat edilmesi gereken bir hal alıyor. Uygurca konuşurken bir Han Çinlisi hakkında ‘Hanzu’ yahut ‘Hıtay’ kelimelerini bile dikkatle kullanmalısınız, birincisi devletin hoşuna gidecek bir etnonim iken diğeri değil.

Sadece günlük konuşmada değil, internet üzerindeki yazışmalar da önemli bir monitörizasyon altında. 2014 yılında Yarkent’in köylerinde yaşanan gerginliğin hemen ardından kaçarak gittiğim Hotan’da olayı Çin’in WhatApp’i diyebileceğimiz Weixin üzerinden yurtdışındaki bir arkadaşıma anlattım. App bir anda durdu ve Çin’den ayrılana kadar VPN’siz çalışmadı. Bunun gibi herhangi bir gün herhangi bir saatte herhangi birine attığınız bir text mesajı yüzünden dahi sorgulanabilirsiniz. Yurtdışında yaşayan Çin vatandaşları bu konularda hep çok hassastır, herkes birbirine ‘ajan’ gözüyle bakar.

Zaman zaman bunun gereksiz bir paranoya olduğunu düşündüysem de önceki sene Türkiye’de Çin hükümetinin bursuyla okuyan bir Uygur arkadaşımın Çin’e geri döndüğü ilk hafta sorguya alınıp önüne gün gün neler yaptığı, nerelere gittiği fotoğraflarla belgeli halde konulunca ne kadar korktuğunu anlattığında aslında kimsenin hiç de o kadar abartmadığını fark etmiştim. Zira medyaya yansıyan tutuklamalardan çok daha fazla Uygur’un tutuklandığı ve daha sonra kendilerinden hiç haber alınamadığı bir vakıa. Sadece yazılı bir kanıt, sabitlenmiş bir suç değil, kırmızı ışıkta motosikletinizle geçivermeniz bile polisin ihtarsız çekip vurmasına neden olabilir, tıpkı geçen sene Aksu’da yaşanan olayda gördüğümüz gibi. Bu şartlar altında hiçbir Uygur’un sizinle açık açık konuşmasını bekleyemezsiniz. Orada oranın saatiyle, oranın dili ve kültürüyle, oranın şartlarında yaşamadan bunların hiçbirini de anlayamazsınız.

Türk kamuoyunda son dönemde Uygurlara dair uyanan hassasiyet çok ümit verici. Umulur ki bu ilgi kulaktan dolma bilgiler ve gerçeği yansıtmayan bir takım belgelerle odak şaşırtmaktan ziyade bizi Uygurları gerçekten tanımaya, şartlarını anlamaya çalışmaya sevk etsin. Onlara ancak bu şekilde bir miktar yardımımız olabilir.

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim