Doğu ile Batı Arasında Sınırlar Kalkınca –5

15.12.2008 01:00

İbrahim Sediyani

Sabah kalktığımızda camiînin avlusunda Tahsin Hoca ile birlikte güzel bir kahvaltı yaptık. Tamamı gezmeyle geçen dolu bir günün sonunda sadece üç saat kadar uyumuştum ama yine de kendimi zinde hissediyordum. Bugün hava da çok güzeldi. Bu yüzden kahvaltımızı avluda, açıkhavada yaptık. Tahsin Hoca’nın hanımının hazırladığı kahvaltı sofrasında hocamız ve benden başka üç kişi daha vardı: Büyük kızı Sümeyye, küçük kızı Şeyma ve oğlu Hüseyin.

Asla unutamayacağımız güzel bir geziyi birlikte yaptığımız için ikimizin de yekdiğerini hep hayırla yâd edeceği Tahsin Hoca’yla, kahvaltıdan sonra vedâlaştık. Yolcu yolunda gerekti, benim için seyâhâtin bu etabı bitmişti; şimdi yeni topraklara ve yeni insanlara doğru yelken açmalıydım. Biribirimize sarıldık, ama inanın, çözülmemiz yarım dakikadan fazla sürmüştü. Demek ki epey bir ısınmış içimiz. Şeyma’nın saçlarını da okşadıktan ve Hüseyin’in yanaklarına hafif öpücükler kondurduktan – dün izin vermiyordu buna, ağlıyordu; fakat hayret, bugün hiç itiraz etmiyordu, kucağıma bile geliyordu – sonra ayrıldım Trakya’nın o güzel insanlarından.

9 MAYIS: ALMANYA – ÇEK CUMHURİYETİ

Yukarı Frankonya iline bağlı Wunsiedel im Fichtelgebirge ilçesinin iki köyü, Schirnding köyündeki Ayasofya Camiî ile Selb köyündeki Sultan Ahmed Camiî arasında 14 km’lik bir mesafe vardı. Ayasofya Camiî’nden Sultan Ahmed Camiî’ne gittim (isimlerindeki ahenge bakın!) ama bu Ayasofya ve bu Sultan Ahmet, İstanbul’daki “essahları” gibi karşı karşıya değillerdi.

Grafenmühl Sokağı 12 adresinde bulunan Selb Sultan Ahmed Camiî’ne vardığımda kalabalık bir cemaat tarafından karşılandım.

Diyanet İşleri Türk – İslam Birliği (DİTİB)’ne bağlı olarak faaliyetlerini yürüten Sultan Ahmed Camiî’nin başkanı Veysel Turan 46 yaşında ve Samsun vilayetimizden. 51 yaşındaki din görevlisi Erol İnce ise Trabzon ilimizin Tonya ilçesinden olup 25 Şubat 2004’te göreve başladı. Daha önce memleketinin Akçaabat ilçesinde görev yapıyordu. İnce’nin görev süresi, bizim kendilerini ziyaret edip tanışmamızdan iki ay sonra, 17 Temmuz 2008’de bitti ve hocamız Türkiye’ye döndü.

Cemiyet 1978 tarihinde kuruldu. Bu bina 1995’te satın alınarak tamir edildi ve camiîye çevrildi. Daha önce değirmendi. Sultan Ahmed Camiî, Selb’in en eski binasıdır. 1812 tarihinde inşâ edilen bu bina, köyde 1878’de çıkan büyük yangında yanmayan tek binaydı.

Toplam 2650 m²’lik büyüklüğe sahip olan camiînin kullanım alanı 680 m². Camiî bünyesinde Qûr’ân kursu, çay ocağı, lokal, kütüphane, dershane, yönetim bürosu, 3 lojman, market, berber, gençlik salonu, misafirhane, depo, barbekü bahçesi, geniş ve meyve ağaçlı bahçe ve 12 araçlık park yeri bulunuyor.

Selb Sultan Ahmed Camiî, Çek Cumhuriyeti sınırına 4 km 500 m mesafede bulunuyor.

Çek Cumhuriyeti sınırının sıfır noktasında bulunan Selb, 16 bin 799 kişilik bir nüfûsa sahip ve 62, 37 km²’lik bir alanı kapsıyor. Deniz seviyesinin 562 m üzerinde bulunan Selb, Yukarı Frankonya ilinin Wunsiedel im Fichtelgebirge ilçesine bağlı bir köy durumundadır.

Camiîde, cemiyet üyeleriyle tanıştım, çaylarını içip sohbet ettim. Cemiyette, dün Schirnding cemiyetinden kardeşlerimle birlikte Çek Cumhuriyeti’ne gezmeye gittiğimizi, Cheb ve Mariánské Láznĕ kentlerini gezdiğimizi söyleyip gezide yaşadıklarımızı ballandıra ballandıra anlattım. Cemaat üyeleri anlattığım geziyi “baştan aşağı tebessüm ederek dinlediler diyebilirim.” Gerçi anlatırken bazen akıntıya kapılıp kendimden geçiyordum, bu yüzden anlatımda “biraz magazine kaçar gibi olan tarafları” da oluyordu ama yine de “bir dinlemeyle iki ayrı konuşmayı aynı anda dinlemiş gibi” oluyorlardı.

İşin içinde yakından tanıdıkları Tahsin Hoca da olduğu için, özellikle başta Trabzon – Tonyalı Erol Hoca olmak üzere tüm cemaat daha bir şaşkınlıkla dinliyorlardı anlattıklarımı. Tahsin Hoca ile ilgili yaptığım tasvirler “güldürmenin ötesinde cemaatin içini ısıtıyordu”. Selb cemaatinin Schirnding’deki Tahsin Hoca’ya karşı olan sevgi ve muhabbeti, bu anlattıklarımdan sonra daha bir artmıştı. Geziyi anlatmayı bitirdikten sonra cemaattakiler, “Tahsin Hoca’nın vaazlarını beğenerek dinleyen kayda değer bir cemaatin olduğunu herkes bilir. Ayasofya ya da diğer İslamî hassasiyeti ağır basan camiîlerde imam kadrosunun böyle renkli imamlarla zenginleştirilmesi lazım. Bütün imamlar Arabistan, Mısır, Suriye, İran vesair teknik ülkeleri mi gezmeli? Tahsin Hoca’nın kendisini ifade edeceği çok sayıda camiî var, doğrudur, ancak Schirnding’deki yeri güzeldir. Hayırlı ve uzun ömürlü olsun inşallâh” dediler.

Cemiyettekilere dün Çek topraklarında sadece gezdiğimi ve herhangi bir alışveriş yapmadığımı, bugün tekrar Çek’e gidip birkaç karton sigara almak istediğimi, bu yüzden bana refakat edecek birilerine ihtiyaç duyduğumu söyledim. Cemaatten üç kişi (isimleri mühim değil), benimle birlikte gelebileceklerini söylediler.

Ancak acele etmemiz gerektiğinden, bu anlaşmadan sonra hiç vakit kaybetmeden yola koyulduk. Zira bugün Cuma idi ve dört, bilemedin beş saat sonra Cuma Namazı kılınacaktı. Bizim bu süre içinde Çek’teki alışverişi ve geziyi bitirip dönmemiz ve Cuma’ya yetişmemiz gerekiyordu.

İşte, bir gün aradan sonra, hatta yarım gün aradan sonra yeniden Çek Cumhuriyeti’ne gidiyordum ve bu kez kendimle birlikte üç kişi birden götürüyordum.

Selb köyündeki Sultan Ahmed Camiî, Çek Cumhuriyeti sınırına 4 km 500 m, gitmek istediğimiz kentine ise 9 km 300 m mesafedeydi.

Camiî önünde park halinde olan arabaya atladık, benim arabamla gidiyoruz. Hof Caddesi’ni de geride bıraktıktan sonra St 2179 nolu yola girip doğuya doğru seyrettik. Erkersreuth ve Wildenau köylerini de geçtikten sonra, birkaç dakika içinde Çek topraklarına girmiştik. Çek sınırından içeri girdikten sonra, ’a varmamız için bir o kadar daha gitmemiz gerekiyordu. Almanya’dan gelen aynı yol Çek içinde devam ediyordu ama ismi değişiyordu; şimdi 64 nolu Çek yolu üzerindeydik.

Almanya sınırından başlayıp Aš yerleşim birimine kadar devam eden 64 nolu yolun ismi Selbská Komunikace (Selb Caddesi) idi.

İşte bu Selbská Komunikace üzerinde her birkaç yüz metrede bir benzin istasyonları, sigara, tütün, çay ve benzeri ürünlerin satıldığı büfeler vardı. Almanya’ya nisbeten çok fakir bir ülke olan Çek Cumhuriyeti’nde bu ürünler biraz daha ucuz olduğundan, Almanya tarafında yaşayanlar sırf arabalarına benzin doldurmak, sigara veya çay almak için bu ülkeye girip çıkıyorlar. Biz de bu büfelerden birine girip alışverişimizi yaptık ve sonra yolumuza devam ettik.

Biraz sonra görünmeye başladı. Selbská Yolu’nun bittiği noktada trenyolu geçiyor ve rayların öte tarafında kent başlıyordu. Yerleşim birimindeki ilk cadde olan Jiráskova Caddesi’ne girdik ve kent merkezine doğru yol aldık. Jiráskova Caddesi’ne girdikten birkaç yüz metre sonra Smetanova Caddesi’ne girmek için sağa doğru kırdık. Hemen 60 – 70 metre kadar sonra Gustava Geipela Caddesi’ne girmek için bu kez sola sinyal verdik. Bu caddenin en sonuna kadar arabayı sürdük, yolun bittiği noktada sağa kırıp Hlavni Caddesi’ne girdik. Bu cadde üzerinde de 300 m kadar gittikten sonra tekrar sola kırdık ve bu kez Rybnični Caddesi’ne girdik. Sonra da Kamenná Caddesi üzerinde kent merkezine ulaştık. Arabayı uygun bir yerde park ettikten sonra dışarı çıktık.

Karlovarskı kraj (merkezi Karlovy Vary) ilinin Cheb ilçesine bağlı olan köyü (Almanca adı “Asch”), Cheb ilçe merkezine 23 km, Karlovy Vary il merkezine 65 km, başkent Prag’a ise 222 km mesafede kurulmuş bir yerleşim birimidir. Elster Sıradağları eteklerinde kurulu olan kent, 5 bin 586 hektarlık bir alan üzerinde kuruludur ve deniz seviyesinin 666 m üstünde yer alır. Bu yerleşim biriminde 13 bin 420 kişi yaşar. Burası, Bohemya’nın ülkede Ašsko olarak anılan bölgesidir.  Bu köy, bir parmak gibi Almanya içine uzanmış topraklar üzerinde yer alır. Köyü ister doğuya doğru, isterse batıya doğru terk edin, birkaç dakika sonra Almanya topraklarındasınız.

İlk yerleşimcileri 11. yy’daki Alman koloniciler olduğu tahmin edilen bu mıntıkanın bu sakinleri Weida tarafından gelen Vogtlar olduğu için burası “Bohemya Vogtland’ı” olarak da anılır. 1281 tarihinde Alman Krallığı’nın Vogtlar’dan devraldığı bu kenti 1331’de Johann von Luxemburg satın alır. 1557 yılında ise bizim Haksöz camiâsının yakından tanıdığı ve hatta Haksöz’e “yorum” bile yazmış olan “hamamcı” Kral I. Ferdinand bu toprakları ele geçirir ve kendi krallığına bağlar.

Bu tarihten sonra bölgede ilginç mezhebî çekişmeler yaşanır. Bizim Ferdinand kardeşimiz ele geçirdiği topraklardaki halkları Katolikleştirmekte, krallığın egemenliği altına giren halklar da buna kolayca razı olmaktadırlar. Ancak Protestan olan halkı bu rızayı göstermez; onlar bizim sevgili Ferdinand’ın bu mezhepçi asimilasyon politikalarına karşı çıkarlar, direnirler. Yıllarca süren buhranlı ve çalkantılı hadiselerden sonra 1648 tarihinde Vestfalya Barış Reformu Antlaşması adında bir barış anlaşması imzalanır.

Takvimler 16 Aralık 1774 tarihini gösterdiğinde (hayret; bu satırları yazdığım günün tarihi de 16 Aralık, pizza çarpsın ki!), bu topraklara çok ilginç bir ziyaret gerçekleşir. Avusturya Arşidükü Maria Theresia, burayı ziyaret eder. Maria Theresia’nın buraya teşrif buyurması, bölge için yeni bir sayfanın açılması demektir. Avusturya Arşidükü Maria Theresia bacımız ile Bohemya Kralı I. Ferdinand kardeşimiz arasında bu mıntıka ile ilgili bir anlaşma imzalanır, hatta anlaşmadan da öte bir yasa çıkartılır. Türkçe yazılmış tarihî kaynaklarda ilk olarak şu anda benim bahsettiğim bu antlaşma uyarınca, mıntıkaya “itikadî özerklik” verilir. Buna göre halkı her türlü “inanç özgürlüğüne” sahip olacak, siyasî ve idarî olarak Bohemya Krallığı’na bağlı olsa da dinî – mezhebî olarak “tam bağımsız” statüsünde olacaktır.

Katolik Bohemya coğrafyasının Protestan köyü olan ve bugün kendi halinde bir yaşam süren köyünün 8 adet mahallesi vardır. Bunlar, Dolní Paseky, Doubrava, Horní Paseky, Kopaniny, Mokřiny, Nebesa, Nový Žd’ár ve Vernéřov’dur. 

kentinde yaptığımız gezintimizden, işin aslı pek bir tad alamamıştık. Özellikle Mariánské Láznĕ’yi gördükten sonra burası bana bayağı bir yer gibi geliyordu. Cheb’de şâhid olduğumuz çirkin görüntüleri burada da – aynı sıklıkla olmasa da – parça parça görmek mümkündü. Bu çirkinlik, Alman sınırına yakın olmakla alakalı bir durumdu, sanırım. Ülkenin içlerine gidildikçe gayet normal ve güzel bir yaşam gözlemleniyordu.

Çek Cumhuriyeti 4 yılı aşkın bir süredir Avrupa Birliği (AB) üyesi olmuştu ama açıkçası halk bu birlikten umduğunu pek bulamamış. Hatta, AB’ye girdiklerine pişman olduklarını bile söyleyebiliriz.

1 Mayıs 2004 tarihinde AB üyesi olan Çek Cumhuriyeti’nde halk birlik üyeliğinden hoşnut değil. Gelişmiş Avrupa’nın Doğu Avrupa’ya açılan kapısı durumunda olan 10 milyon 287 bin 189 nüfûslu ülkenin AB’ye girmesiyle birlikte serbest dolaşım hakkının doğması neticesinde eski ticaret cazibesini yitirdiği gözleniyor. 78 bin 866 km² büyüklüğündeki ülkeye, sınırlar kalktıktan sonra daha az ziyaretçi gelmeye başladı. Türkiye’nin AB’ye girmek için var gücüyle çaba gösterdiği bir süreçte Çek Cumhuriyeti’nin karşılaştığı durum, pek çok yönden ibret alınması gereken noktalar içeriyor.

Cheb ilçesi, bu ilçeye bağlı ve Mariánské Lázně kentlerinde konuştuğumuz insanlarda hoşnutsuzluk vardı. Birliğe üye olduğu 2004 yılına kadar canlı bir sınır ticaretine sahip olan ve geçimini büyük ölçüde Batı Avrupa’dan alışveriş için gelen insanların bıraktığı dövizlerle sağlayan Çekler, gümrüğün kalkmasından sonra bu ticaretten yoksun kaldılar. Sınırlar kalktıktan sonra Çek Cumhuriyeti eski cazibesini büyük ölçüde yitirdi.

Bu durum, özellikle Almanya sınırı yakınlarındaki kentlerde yaşayanların ekonomik koşullarında gözle görülür biçimde kötüleşmeye yol açtı. AB üyeliğiyle daha bir zenginleşeceğini uman halk, aksine eskiye oranla daha fakirleşti. Halkın gelir seviyesinin azalması yetmiyormuş gibi, bir de AB ile birlikte başta gıda ürünleri olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinde fiyatların artması, özellikle orta sınıfın ve dar gelirlilerinin belini iyice kırdı. Gelir kapsının kapanmasıyla birlikte baş gösteren hayat pahalılığı, ülkenin daha da fakirleşmesine yol açtı.

Birkaç yıl öncesine kadar Avrupa çapında bir üne sahip olan ve Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerden müşterileri kendisine çeken Cheb Pazarı son yıllarda adeta sinek avlıyor. Çek tüccarların tamamen terk etmek zorunda kaldığı pazarda yalnızca Vietnamlı göçmenler kaldılar. Onlar da siftahsız geçirdikleri günlerden yakınıyorlar. Cheb (Eger) kentinde bulunan meşhur pazarın eski cazibesini yitirmesinden dolayı ülkelerine geri dönen Vietnamlılar’ın bile olduğunu söyleyen insanlar, burada yeri olan birçok tüccarın mecburiyetten işi bırakıp ülkesine döndüğünü, kalanların ise fuhuş ve uyuşturucu ticareti gibi kirli işlere bulaşmak zorunda kaldıklarını dile getirdiler.

13 bin 420 nüfûslu Aš (Asch) kentinde yaşayanlar da AB üyeliğinden oldukça dertli. 2004’ten önce büyük ölçüde sigara ve benzin satışından geçimini sağlayan’ta bu gelir kapısı da artık karın doyurmuyor. Zira AB’ye üye olduktan sonra hem sigara, hem de mazot fiyatları büyük artış gösterdi. Almanya’da yaşayanlar, birkaç sentlik bir fark için artık bu ülkeye eskisi gibi sık gelmiyorlar.

14 bin 83 nüfûslu Mariánské Lázně (Marienbad) kentinde ise durum biraz daha farklıydı. Bir termal turizm merkezi olan kentte lüks otelleri olanlar için durum eskisi gibi devam ederken, normal vatandaşların sıkıntıları diğer yerlerden faklı değil. Otel sahibi olmayanlar geçimlerini zor sağlıyor. Lüks otellerin gölgesindeki evlerde yaşayanlar geçimlerini temin etmekte büyük güçlük çekiyorlar.

Aš’tan ayrıldıktan sonra Çek topraklarını tamamıyla terk etmek üzere Almanya’ya geri döndük. Selb köyündeydik tekrar. Ancak hemen camiînin yolunu tutmadık. Kardeşlerim bana buranın meşhur porselen fabrikasını göstermek istiyorlardı. Selb, porselen üretimi ile meşhur bir yerleşim birimiydi ve bu yönüyle dünya çapında bir üne sahipti. Küçük bir yer olmasına rağmen porselen sayesinde dünyaca meşhur olan Selb’in bu durumu anlatan resmî bir sloganı da vardı ve bu ibareyi kentin her tarafında, tabelalarda, resmî dairelerin duvarlarında, belediye otobüslerinin üzerinde okumak mümkündü. Slogan şu: “Selb – keine Weltstadt aber weltbekannt” (Selb – dünya kenti değil ama dünyaca meşhur).

Selb, 1857 tarihinden bu yana “Porselen Kenti” ünvânına sahiptir. İlk porselen fabrikası da bu yıl içinde kurulur. “Beyaz altın” olarak nitelendirilen porselenin üretimi kentin çehresinde inanılmaz bir değişime yol açar. Daha aradan 40 yıl bile geçmeden köyde “Jakob Zeidler & Co.”, “J. Rieber”, “Rosenthal”, “Krautheim”, “Müller”, “Heinrich & Co.”, “Jäger & Werner”, “Gräf & Krippner”, “Krautheim & Adelberg” “Zeidler & Purucker”, “Gebr. Hofmann” ve “Oberfränkische Porzellanfabriken” adlarındaki fabrikalar kurulur. 1900 yılına gelindiğinde Selb’in nüfûsu sadece 7 bin 200 olmasına karşın burada tam 20 adet porselen fabrikası bulunuyordu.

Kentteki porselen fabrikalarının sayısı 1920’lerdeki küresel ekonomik kriz nedeniyle büyük oranda düştü. Sonraki yıllar içinde kimileri kapsına kilit vururken, kimileri de birleşerek tek fabrika haline geldiler. Bugün itibariyle kentte üç adet porselen fabrikası bulunuyor ve üçü de dünya çapında birer markadırlar. Bunlar, “Rosenthal”, “Hutschenreuther” ve “Villeroy & Boch” fabrikalarıdır. Bundan 40 yıl kadar önce (1965) bu fabrikalarda 5 bin kişi ekmek yerken, bugün itibariyle bu sektörden sadece 1000 işçi rızkını kazanmaktadır.

Bu düşüş ve gerilemenin sebebi, fabrikalar hakkındaki bütün yazılı kaynaklarda küresel ekonomik krizler, Doğu ve Batı Avrupa arasındaki ticarî dalgalanmalar ve sosyal krizler olarak gösterilir. Ancak bu muazzam gerileme ve düşüşün ardında yatan asıl sebebi, ancak buralara kadar gelip bu fabrikalarda yıllardır çalışan işçilerle konuştuğunuzda öğrenebiliyorsunuz (birlikte gezdiğim üç kişi de bu fabrikalarda çalışıyor).

O da şudur: Bu fabrikaların sahibi bir Yahudî’dir. Ve işini seven, fabrikalarına bağlı bir Yahudî’dir. Ancak yaşlanınca, işleri mecburen oğluna devretmek zorunda kalır. Oğlu ise hergelenin tekidir. Üretmekten ziyade tüketmeye meyilli bir kişidir. Babasının devrettiği serveti birkaç yıl gibi kısa bir süre içinde adeta bitirme noktasına getirir. Daha önceleri her yıl yeni işgücü istihdam eden bu sektör, patronun değişmesiyle birlikte sürekli işçi çıkartmak zorunda kalan işletmeler haline gelir.

Kardeşlerimiz beni çalıştıkları “Rosenthal” adlı fabrikaya götürdüler. Fazla vaktimiz yoktu, biraz çevresini gezip fotoğraflarını çektim. Bahçesinde pembe renkli flamingolar vardı. Daha sonra kardeşlerimi camiîye bıraktım ve cemiyetle vedalaştım. Cuma namazına yarım saat falan kalmıştı. Cemiyettekiler kalmam ve Cuma’yı kendileriyle birlikte kılmam için ısrarcı oldular. Ancak benim planımda, Cuma’yı bir sonraki mescîdde, Hof an der Saale ilçesine bağlı Rehau köyündeki Yeni Camiî’de kılmak vardı.

Selb köyünden ayrıldıktan sonra doğruca Rehau köyünün yolunu tuttum. Cuma’yı kaçırmamak için en geç 40 dakika içinde oraya varmam gerekiyordu. Wunsiedel im Fichtelgebirge ilçesinin Selb köyündeki Sultan Ahmed Camiî ile Hof an der Saale ilçesinin Rehau köyündeki Yeni Camiî arasında tam olarak 13 km 800 m uzaklık vardı. Ancak bu yolu bu süre içinde çok rahat bir şekilde alacağımı tahmin ediyordum. Zira iki köy arasındaki yol, otobandı.

Doğuya doğru yaptığım bu seferki seyahati böylece bitirmiştim. 8 – 9 Mayıs 2008 tarihlerini kapsayan 2 günlük gezimizin toplam bilançosu şöyleydi: 2 kıt’â bölgesi (Merkezî Avrupa, Doğu Avrupa), 2 ülke (Almanya, Çek Cumhuriyeti), 1 eyâlet (Bavyera), 2 coğrafî bölge (Frankonya, Bohemya), 2 göl (Skalka, Odrava) ve 1 nehir (Ohře).

93 nolu otobana girip kuzeye doğru seyrettim. Ancak hızlı gitmek ne mümkün? Otobanda otomobilden çok kamyon var. Ağır vasıta araçlar en sağ şeridi komple kaplamış, orta şeridi ise kesik kesik işgal etmişler. Avrupa kıt’âsında, “azamî hız sınırı olmayan” otobanlara sakip tek ülke olan Almanya’da hızlı gitmenize engel olan şey, işte bu “long vehicle”ler. Bu ülkede otobanlara çıktığınızda sürüyle TIR ve kamyon görürsünüz.

Türkiye gazetesi ekonomi yazarı sevgili Resul İzmirli’nin çok güzel bir sözü vardır. Şöyle der: “Eğer bir ülkenin yollarında kamyonlar dolanıyorsa ekonomi rayında demektir.” Demek ki Almanya’da işler tıkırında!...

Otobandan çıktıktan sonra normal yola girdim ve “göründüğü için kılavuz istemeyen” Rehau köyüne doğru arabayı sürdüm. Biraz gittikten sonra müthiş bir sürprizle karşılaştım. Yolumun üzerinde büyükçe bir yılan, yolun bir tarafından öbür tarafına geçmeye çalışıyordu. Gözlerime inanamadım. Bu ne güzel bir sürpriz böyle?

Hemen arabayı yol kenarına çektim ve hızla dışarı çıktım. Öyle bir hızlı çıktım ki, kendimi dışarı attığımda sanki arabanın tekerlekleri daha dönüşünü tamamlamıştı. Koşa koşa yılana doğru gittim. Yılana yaklaştım, o da üzerime doğru geliyordu. Yerden bir taş alıp kendisine fırlattım. Gövdesinin ortasından vurmuştum. Bu kez elime bir çubuk alarak yanına gittim. Yılanın kuyruğu şişmiş, yuvarlaklaşmıştı. Bu onun orada toplanmış olan zehiriydi. Elimdeki çubuğu yılanın boğazının üstüne koyup kıpırdayamayacak denli bastırdım. Yılanın bütün vücudu zıplayıp duruyordu ama kafası benim kontrolüme geçmişti. Var gücümle bastırdım. Elime bir taş daha alıp başını ezdim. Böylece öldürdüm.

Yılanı öldürdükten sonra öylece orada bırakmadım, alıp yol kenarındaki bir ağaca güzelce astım. Kuyruğunu ağaç dalına düğüm yaparak asmıştım yılanı ağaca. Öyle yaptım ki kuşlar ve kargalar gelip yesinler ve güzelce karınlarını doyursunlar. (İyi iş başardım gerçekten; kendimle ne kadar gurur duysam, azdır!)

Kuşlar için yılanı çarmıha gerdikten sonra büyük bir neş’eyle arabama atladım. Keyfim acayip yerine gelmişti. En büyük zevklerinden biri “yılan öldürmek” olan ve memleketteki çocukluğu yılan öldürmekle geçmiş biri olarak tarifsiz bir mutluluk içindeydim. Yolculuğa devam ederken, bir yandan “Yılanı Öldürseler” türküsünü söylüyor, bir yandan da arabanın direksiyonunu çalgı aletiymiş gibi iki elimle dövüp duruyordum:

“Benim bir sevdiğim var, leyli de yâr, loylu da yâr, loy loy loy,
Günde on çeşit giyer, alelim nenni de, kınalım nenni de nenni,
Dam üstüne un serer, leyli de yâr, loylu da yâr, loy loy loy,
O bilmem kimi sever, yalelim nenni de, kınalım nenni de nenni.

Al taşı kaldırsalar, leyli de yâr, loylu da yâr, loy loy loy,
Yılanı öldürseler, alelim nenni de, kınalım nenni de nenni,
Dünyayı döndürseler, leyli de yâr, loylu da yâr, loy loy loy,
Seni bana verseler, yalelim nenni de, kınalım nenni de nenni.”

Almanya’da yılan öldürmenin aslında yasak olduğunu ve cezasının bulunduğunu biliyor muydunuz? Evet, yanlış duymadınız. Bu ülkede yılan çok nadir bulunan bir hayvan olduğu için yasalarla koruma altına alınmış, öldürülmesi yasak!

 “Alamanya Acı Vatan”da gördüğüm ikinci yılan oluyordu bu! İkisini de öldürmüştüm. İlk gördüğüm ve öldürdüğüm yılan, bugün öldürdüğüm yılan gibi büyük değildi. 1998’de, oturduğum köydeki tren istasyonunda öldürdüğüm o yılan, bir yavru yılandı. O yılanı öldürdüğüme Almanlar şâhid olmuş ve inanır mısınız, nerdeyse polis çağırıp beni ihbar edeceklerdi. İşin aslı, bir hayli ürkmüştüm. Övünmek gibi olmasın ama bayağı korkak bir insanımdır.

Almanlar şikâyetçi olsaydılar ciddî olarak başım ağrıyabilirdi. Beni polise şikâyet etmesinler diye Almanlar’a o kadar dil dökmüştüm ki, inanın, Haksöz okuyucularına kendimi sevdirmek için bile bu kadar dil dökmemişim, metod çarpsın ki!

O yavru yılanı öldüreli 10 yıl gibi uzun bir zaman oluyor ama hâlâ aklımda olmasının bir sebebi de nedir, biliyor musunuz? Şaşıracaksınız ama, küçüklükten beri bilinçaltına yerleşmiş bir bâtıl inanış.

Bizim Doğu Anadolu’da şöyle bir inanış vardır: Bir yavru yılanı tek başına yakaladığında kesinlikle karışmayacaksın. Şayet bir yavru yılan öldürürsen, aradan yıllar da geçse, o yılanın annesi seni mutlaka bulacak ve yavrusunun intikamını alacaktır.

Bunlar elbette ki bâtıl inançlar, aslı astarı yok, vallah yok, inanın yok, yok canım deli misiniz, ciddîye almıyorum ki, Müslümanlar böyle bâtıl şeylere inanmaz, hem bilimsel de değil, yok canım, adı üstünde bâtıl inanç işte, n’olcak? Ama işte bâtıl da olsa, çocukluk yaşındayken beyne aşılandığında böyle bilinçaltına yerleşip orada kalıyor.

Doğu Anadolu’da yılanlarla ilgili bir diğer bâtıl inanış da şöyledir: İki yılanı kavga ederken yakalarsan hemen bir örtü veya üzerindeki gömleği çıkarıp yılanların üzerine at. Her ikisini de örttüğünde hemen bir dilek tut. O dileğin mutlaka kabul olur.

 “Kafamda yılanlarla” yol alırken, bir de baktım ki navigasyon beni İstasyon Caddesi 13 A adresinde bulunan Rehau Yeni Camiî önüne getirmiş bile. Caminin avlusunda kimse yoktu, fakat giriş kapısının önünde ayakkabılardan bir adacık oluşmuştu adeta.

Hemen bir köşede park edip içeriye koştum. Allâh’tan henüz namaz başlamamıştı, yoksa kimseye abdest alma yerinin nerede olduğunu bile soramazdık. İçeri girer girmez oturanlardan birine nerede abdest alabileceğimi sordum. Gösterdi, o tarafa koştum.

Daha ellerimi suya değdirmeye başlamıştım ki ezan okundu. “Saniyelik” bir zamanlamayla varmıştım demek ki. Hızla abdest aldım. Çıkardığım çorapları bile tekrar giymeden, o şekilde lavabonun altında bırakarak ve yüzümü de kurutmadan koştum mescîde.

Cemaat, Cuma’nın farzına başlamış, herkes içinden “Subhaneke”yi okuyordu. Hemen en arkadaki sıraya karışıp niyet ettim ve tekbîr getirerek ellerimi bağladım. Mescîdde çıt çıkmıyordu. Biraz sonra, Zonguldaklı 49 yaşındaki Mehmet Visali Tosçuoğlu hocamızın o insanın içini ısıtan, yüreğimizi dağlayan, göğsümüze genişlik veren davudî sesi duyuldu:

“Elhamdulillâh’ir- Râbb’el- Âlemîn. Er- Rahmân’er- Râhîm. Malik-i Yewm’id- Dîn.

İyyake na’budu we iyyake nasteîn.

İhtina’s- sirât’ul- mustaqîm. Sirât’el- lezîne en’amte aleyhim.

Ğayr’el- meğdubi aleyhim wele’d- dallîn.

Âmin.”

Hamd, Âlemlerin Râbbi olan Allâh’adır. (O) Rahmân ve Râhîm’dir. Dîn Günü’nün Sahibi’dir.

Yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.

Bizi, doğru yola (doğru olanların yoluna) ilet. Nimet verdiklerinin yoluna.

Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.

Âmin.

 

BİTTİ

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

 

FOTOĞRAFLAR

 

Katolik Bohemya coğrafyasının Protestan kenti: Aš (ÇEK CUMHURİYETİ)

 

Aš kentinde durakta otobüs bekleyenler (ÇEK CUMHURİYETİ)

 

AB’ye üye olduğu 2004 yılına kadar canlı bir sınır ticaretine sahip olan ve geçimini büyük ölçüde Batı Avrupa’dan alışveriş için gelen insanların bıraktığı dövizlerle sağlayan Çekler, gümrüğün kalkmasından sonra bu ticaretten yoksun kaldılar. Sınırlar kalktıktan sonra Çek Cumhuriyeti eski cazibesini büyük ölçüde yitirdi. Bu durum, özellikle Almanya sınırı yakınlarındaki kentlerde yaşayanların ekonomik koşullarında gözle görülür biçimde kötüleşmeye yol açtı. AB üyeliğiyle daha bir zenginleşeceğini uman halk, aksine eskiye oranla daha fakirleşti. Halkın gelir seviyesinin azalması yetmiyormuş gibi, bir de AB ile birlikte başta gıda ürünleri olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinde fiyatların artması, özellikle orta sınıfın ve dar gelirlilerinin belini iyice kırdı. Gelir kapsının kapanmasıyla birlikte baş gösteren hayat pahalılığı, ülkenin daha da fakirleşmesine yol açtı. (ÇEK CUMHURİYETİ)

 

İki ayrı dünyanın, iki ayrı ülkenin, iki ayrı yaşamın arasındaki sınırda durmak, bizzat sınır olmak: Önüm Merkezî Avrupa, arkam Doğu Avrupa; önüm Almanya, arkam Çek Cumhuriyeti; önüm zenginlik, arkam yoksulluk. (ALMANYA / ÇEK CUMHURİYETİ)

 

Selb köyündeki porselen fabrikasının bahçesinde bulunan flamingolar (ALMANYA)

 

Dünyaca meşhur Rosenthal Porselen Fabrikası’nın girişi (ALMANYA)

  • Yorumlar 7
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim