1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Doğu ile Batı Arasında Sınırlar Kalkınca –1
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Doğu ile Batı Arasında Sınırlar Kalkınca –1

A+A-

16 eyaletli Federal Almanya Cumhuriyeti’nin en büyük eyaleti olan Bavyera (Bayern), içişlerinde diğer eyaletlere nazaran daha bir “serbest”tir; “freistaat” (özgür devlet) statüsüne sahip olan tek eyalettir. Almanya’nın güneydoğusunda (Türkiye’deyken “Güneydoğulu”yduk; Almanya’ya yerleştik, yine “Güneydoğulu”yuz) yer alan ve eskiden bağımsız bir devlet olan bu eyalet, batı ve kuzey taraflarından ülkenin diğer eyaletleriyle, güney tarafından Avusturya ile, doğu tarafından ise Çek Cumhuriyeti ile komşudur.

Daha önce kaleme aldığımız iki ayrı gezi yazısında, Almanya’yı işte hep Bavyera’nın güneyinden terk etmiştik ve Avusturya, Liechtenstein, İsviçre, İtalya gibi Alp ülkelerini dolaşmıştık.

“Memleketimiz” olan Bavyera topraklarını bu kez batı tarafından terk edeceğiz ve sizleri eski bir Doğu Bloku ülkesi olan, o dönemlerde “Çekoslovakya” adıyla şimdikinin iki katı daha büyük bir ülke olan, 1 Ocak 1993’te Slovakya’nın ayrılmasıyla Çek Cumhuriyeti olarak kalan ülkeye götüreceğiz.

8 MAYIS 2008: ALMANYA – ÇEK CUMHURİYETİ

Merkezi Bayreuth kenti olan Yukarı Frankonya (Oberfranken) il topraklarında direksiyon başındayım. Hedefim, Çek Cumhuriyeti sınırının sıfır noktasında bulunan küçücük bir köy olan Schirnding.

Bu köyde bulunan ve geceyi orada geçireceğim Schirnding Ayasofya Câmiî’ne henüz varmadan, yolda camiîyi cep telefonuyla aradım, hocayla konuştum ve bugün Çek Cumhuriyeti’ni gezmem gerektiğini söyleyip, bu yolculukta bana eşlik edecek yol arkadaşlarına ihtiyacım olduğunu, cemiyetten birkaç kişinin benimle birlikte Çek seyahatine çıkması gerektiğini ilettim. Câmiî cemaatinden henüz tanışmadığım kardeşlerim, sağolsunlar, bana “Yüzyılın İyilik Hareketi”ni yapıp, benimle birlikte gelebileceklerini söylediler.

HAKSÖZ OKUYUCULARI İÇİN MANTIK SORUSU: Daha önceki gezileri tek başıma yaptığım halde, bu seferki gezide neden illâ da yanıma birilerini almak istiyorum? Neden Çek Cumhuriyeti’ni tek başıma gezmiyorum?

EL- CEVAP: Because, daha önce gezdiğim ülkeler medenî ülkeler olduklarından bu gezilerin herhangi bir tehlikesi yoktu. O ülkelerde yalnız başınıza haftalarca gezebilir, hatta arabanın içinde bile yatabilirsiniz. But, Çek Cumhuriyeti biraz tehlikelidir, yalnız başınıza iseniz ve oraları da bilmiyorsanız, ilk defa gidiyorsanız can ve mal güvenliğinizi tehlikeye atabilirsiniz. O ülkeye giderken tek başıma gitmemem ve yanıma oraları bilen birilerini almam konusunda önceden tembih edilmiştim.

İşte sebep buydu. Yanıma birilerini almalıydım ki, komünizmden daha yeni çıkmış olan Česká Republika’daki “yoldaşlarım”, altımdaki arabayı, fotoğraf makinâmı, cebimdeki parayı ve yan koltuğun üzerine attığım bisküvileri “kamulaştırmaya” kalkmasınlardı.

Uzun bir yolculuktan sonra nihayet Schirnding köyüne vardım. Çek Cumhuriyeti sınırında bulunan Schirnding, Yukarı Frankonya (Oberfranken) ilinin Wunsiedel im Fichtelgebirge ilçesine bağlı bir köydür. Deniz seviyesinin 459 m üzerinde yer alan ve 16, 53 km²’lik bir alanı kapsayan köyde 1415 kişi yaşıyor. 8 Ekim 1877 tarihinde Schirnding ailesi tarafından kurulan yerleşim birimi, bu ailenin adını taşır. 1791’de Prusya’ya, 1807’de ise Tilsit Antlaşması’yla Fransa’ya bağlanan köy, 1810 tarihinden beri Bavyeralı’dır. Ünlü bir porselen fabrikası olan Arzberg – Porzellan GmbH adlı firma bu köydedir.

Köye girer girmez Hohenbergerstraße (Yüksek Dağ Caddesi) – 11 adresinde bulunan ve Diyanet İşleri Türk – İslam Birliği (DİTİB)’ne bağlı olan Schirnding Ayasofya Câmiî’ne gittim. Câmiîdekiler de beni bekliyorlardı zaten, başlarına geleceklerden habersiz bir şekilde.

Ayasofya Câmiî’nde beni cemiyet başkanı Musa Akkaya, din görevlisi Tahsin Gökgöz ve cemaatten bir kardeşimiz olan 43 yaşındaki Mehmet Keleş karşıladı. Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesinden olan bu kardeşimiz, bir tuğla fabrikasında çalışıyordu. Çek Cumhuriyeti’ne benimle bu kardeşimiz ve câmiî hocası gelecekti; üç kişi gidecektik.

Almanya’da başbakanların günlük gazeteleri “boykot etmek” gibi bir adetleri olmadığı için, ziyaret ettiğimiz her cemiyette büyük bir ilgi ve misafirperverlikle karşılanıyorduk. Ayrıca bu ülkede genelkurmay başkanlarının gazetecileri “hizaya sokma” gibi bir adetleri olmadığı için de, bizler, uğradığımız her cemiyette rahat bir şekilde davranıyor, kendimizi sıkmıyorduk.

Schirnding Ayasofya Camiî’nin başkanı Musa amcamız 64 yaşında ve Kayseri vilayetimizin Pınarbaşı ilçesinden. 38 yaşındaki din görevlisi Tahsin hocamız ise Edirne ilimizin Havsa ilçesine bağlı Osmanlı köyünden olup 8 Eylül 2007’de göreve başladı. Daha önce memleketinde görev yapıyordu.

Cemiyet 6 Haziran 1986 tarihinde kuruldu. Bu bina 1991’de satın alınarak camiîye çevrildi. Daha önce ahır ve samanlıktı. Kardeşlerimiz köyün ahırını ve samanlığını alıp camiîye çevirmişler. Ne güzel ve ne ilginç, değil mi? Toplam 3000 m²’lik büyüklüğe sahip olan camiînin kullanım alanı 1500 m².

Camiî bünyesinde Qûr’ân kursu, çay ocağı, lokal, kütüphane, 2 dershane, yönetim bürosu, lojman, market, cenaze yıkama yeri, berber, sohbet odası, voleybol sahası, geniş ve meyve ağaçlı bahçe ve 50 araçlık park yeri bulunuyor.

Bu câmiî, Kuzey Bavyera’da cenaze yıkama yeri olan iki camiîden biridir (diğeri bölgenin merkezi olan Nürnberg Eyüp Sultan Camiî). Camiînin iç mimarisi, avizesi Türkiye’den.

Schirnding Ayasofya Camiî, Çek Cumhuriyeti sınırına sadece 2 km 310 m mesafede bulunuyor.

Câmiîdekiler kendilerini tanıttıktan sonra sıra bana geldi. Kendimi tanıttım ve “Ben İbrahim İpekkalem ama Atatürk olmasaydı adım Abraham Silkpencil olacaktı” dedim. Memnun oldular! Hem benimle tanışmalarına, hem de ismimin Müslümanca kalmış olmasına.

Tanışma faslından ve câmiî ile ilgili bilgiler aldıktan sonra birkaç fotoğraf çekmek istedim. Bütün bölümlerin ve meyve ağaçlarıyla dolu olan geniş bahçenin resmini çektikten sonra mescîdin içine girdik. Hocaya sarığını ve cübbesini giymesini rica ettim, imâm kıyafetiyle resimlerini çekmek istediğimi söyledim. Giyindikten sonra gidip mihrabda oturmasını istedim. Tahsin hocanın resimlerini tam çekmeye başlıyordum ki, “Dur” dedi, “Bir şartım var, resmimin altında sadece ismimi yazarsan kabul etmem, memleketimi ve köyümün adını da yazacaksın. Benim köyüm çok özeldir, çünkü ismi ‘Osmanlı’dır. Resmimin altına ‘Edirne ili Havsa ilçesi Osmanlı köyünden Tahsin Gökgöz’ diye yaz” dedi. Ben ise mahsustan itiraz ettim, “Hocam olmaz, bu çok uzun olur, gerek yok” dedim. Hoca ısrarlıydı, illa da “Edirne ili Havsa ilçesi Osmanlı köyünden” diye yazmamı istiyordu. Bunun üzerine ben espirili bir cevap verip, “Hocam ne köyünüzün ismini yazmama gerek var, ne de sizin isminizi yazmama” dedim ve ekledim: “Sadece ‘Edirneli hoca’ diye yazsam, yeter.” Hoca espiriyi anlamadığı için merak edip nedenini sordu. Şöyle izah ettim: “Hocam zaten bildiğim kadarıyla Edirne’den sizden başka hoca yok. Bunun için sadece ‘Edirneli hoca’ yazmam yeterli olacak. Şahsen ben Edirne’den bir hocanın çıktığına ilk defa şâhîd oluyorum.” Bunları söylememle birlikte mescîdin içinde bir kahkaha tufanı koptu. Tahsin hoca gülmekten yerlere yatmıştı. O mihrabın üzerine uzanmış, karnını tutarak gülüyor, ben de elimde fotoğraf makinâsıyla gülüyordum. Mescîdde sadece ikimiz vardık ve gülme krizine tutulmuştuk; o anda birileri içeri girip bizi o halde görse delirdiğimizi düşünebilirdi. Bir yandan gülüyor, bir yandan da resim işini halletmeye çalışıyorduk ama olmuyordu, kriz bırakmıyordu. Nihayet dakikalar sonra bu işi güç bela da olsa halletmeyi başarabildik.

Notlar tutulduktan ve fotoğraflar çekildikten sonra ikindi namazı vaktini beklemeye koyulduk. Vakit girince abdestlerimizi aldık, namazı edâ ettik ve karanlığa kalmamak için hiç zaman kaybetmeden yola koyulduk. İkindi namazı ile akşam (veya yatsı) namazı arasındaki sürede Çek Cumhuriyeti’ni gezip dönecektik. Ben arabayı kullanırken, hoca yanıma, kılavuz olarak yanımıza aldığımız Dinarlı Mehmet kardeşimiz de arkaya oturdu.

Çek Cumhuriyeti sınırı câmiîden sadece 2 km uzaklıktaydı; birkaç dakika sonra Çekistan topraklarına girmiştik. Çek Cumhuriyeti, 1 Mayıs 2004 tarihinden beri Avrupa Birliği (AB) üyesi olduğu için artık gümrük falan da yoktu. Hiçbir kontrole tabi tutulmadan serbestçe girmiştik.

Benimle birlikte geldiği için ben Mehmet kardeşe teşekkürlerimi sunarken, Tahsin hoca da bana karşı minnettardı; “Vallah İbrahim, niye yalan söyleyeyim, 8 aydır Almanya’dayım, tam da sınır köyündeyim ama daha kimse beni Çek’e götürüp gezdirmedi. Söyleseydim yaparlardı elbette ama çekindiğim için kimseden talep etmedim. Senin sayende ben de ilk defa gezmiş olacağım, yeni bir ülke göreceğim” dedi. Bunun üzerine ben büyük bir tevazu örneği sergileyip, “Hocam bu da birşey mi? Burada oturuyor olsaydım sana bütün Avrupa’yı gezdirirdim” dedim.

Almanya’yı terk edip Çekistan topraklarına girer girmez, Mehmet kardeş beni üç hususta uyardı: Birincisi, dışarıya her çıkıp yürüdüğümüzde arabayı kilitlememi ve gezerken dikkatli olmamı söyledi.  İkincisi, arabanın farlarını sürekli açık tutmam gerekiyordu. Zira Çek Cumhuriyeti’nde gündüz vakti bile araç kullanırken lambalarınızı açmak zorundasınız, yoksa ceza yersiniz. Avusturya ve Danimarka’daki uygulamanın aynısı burada da vardı. Üçüncüsü ise emniyet kemerlerini mutlaka bağlamalıydık ve trafik işaretlerine uymalıydık. Alman plakalı aracımız olduğu için trafik polisleri en ufak bir hatayı bahane edip aracı durdurabilir ve yüklü para cezası kesebilirlerdi.

Schirnding köyünden çıktıktan sonra E 48 yolu üzerinde doğuya doğru yol alıp birkaç dakika içinde Çek Cumhuriyeti (Česká Republika) topraklarına girdik. Çek’e girer girmez karşımıza çıkan ilk yerleşim birimi, Karlovarskı kraj ilinin Cheb ilçesine bağPomezí nad Ohří köyü oldu.

Çek topraklarına adım atmak, benim için oldukça anlamlı ve önemliydi. Zira sadece bir ülkeden bir ülkeye (Almanya’dan Çek Cumhuriyeti’ne) değil, aynı zamanda bir kıt’â bölgesinden diğer bir kıt’â bölgesine (Merkezî Avrupa’dan Doğu Avrupa’ya) geçiyordum ve bu benim hem Çek Cumhuriyeti’ne, hem de Doğu Avrupa’ya ilk gelişim oluyordu.

Doğu Avrupa, benim ayak bastığım 8. kıt’â bölgesi olacaktı. Bugüne dek şu bölgeleri gezme imkânına kavuştum: Ortadoğu, Küçük Asya, Merkezî Asya (Asya), Mağrib (Afrika), Merkezî Avrupa, Balkanlar, Benelüks ve Doğu Avrupa (Avrupa).

Çek Cumhuriyeti ise benim bugüne dek gezdiğim 18. ülke oluyordu. Şu ana kadar şu ülkeleri gezmek nasib oldu: Türkiye, Almanya, Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İsviçre, Liechtenstein, Fransa, Suudî Arabistan, Pakistan, Mısır, İtalya ve Çek Cumhuriyeti.

Bu ülkeler içinde en güzellerinin Türkiye, Pakistan ve İsviçre olduğunu söylemeliyim. Gerçi İtalya’nın güneyi de çok güzeldir ama ben sadece kuzeyine gittim. Bununla birlikte en ilginç olan ülkeler, Mısır ve Hollanda. İçinde Mekke ve Medine bulunan Hicaz bölgesini barındıran Suudî Arabistan’ı ise hiç söylemeye gerek yok; hele bir de Hacc ibâdeti için gitmişseniz.

Çek Cumhuriyeti topraklarında karşımıza çıkan ilk yerleşim birimi olan Pomezí nad Ohří köyü, 1070 hektarlık bir alanı kapsayan bir yerleşmedir ve deniz seviyesinin 468 m üzerinde yer alır. Almanca adı “Mühlbach” olan köy, hemen sınırdadır. Nüfûsu sadece 110 olan bu küçük köyün iki adet mezrâsı vardır: Almanca adı “Oberkunreuth” olan Horni Hraničná ve Almanca adı “Liebeneck” olan Tůně. Bu topraklar bir zamanlar Almanya’nın egemenliği altındaydı; yerleşim birimlerinin ayrıca Almanca isimlerinin de olması – sadece Almanya’daki haritalarda belirtilir – bundandır.

Trafik plaka remzi K olan Karlovarskı kraj (merkezi Karlovy Vary) ilinin Cheb ilçesine bağolan Pomezí nad Ohří köyü, Cheb ilçe merkezinin sadece 6 km batısında yer alır. Köy, Skalka Baraj Gölü yısındadır. Güneydoğusunda 637 m’lik Zelená hora isimli dağ yükselir. Dağın Almanca adı “Grünberg” olup “Yeşildağ” anlamına gelir.

11. yy’da kurulan Pomezí nad Ohří köyünde ilk düzenli yerleşme 1322 tarihine uzanır. Çeşitli devletlerin orduları tarafından saldırıya uğrayan köy, 15. ve 16. yy’larda birkaç kez tahrib edildi. 1714 yılında Almanca “Mühlbach” adını alan köyde 1785’te şap fabrikası kuruldu ve bu fabrika 1833’te kapandı. 1850 tarihinde Cheb ilçesine bağlanan köyde 1883’te demiryolu inşâ edildi. 1930 tarihinde 631 kişinin yaşadığı ve 1945’e kadar Alman İmparatorluğu’na bağlı olan köy II. Dünya Savaşı (1939 – 45)’nın son günlerinde ciddî saldırılara hedef oldu. Köyün okulu ve birçok ev yerle bir edilince köylüler burayı terk ettiler ve nüfûsu çok azaldı.

Harpten sonra Çekoslovakya burayı geri aldı. Savaşın hemen ertesinde bu köyde toplam 99 hane vardı. 10 Temmuz 1946’da yapılan nüfûs sayımında köyde 423 Alman’a karşılık sadece 53 Çek’in yaşadığı tesbit edildi. Komünist Çekoslovakya devleti, 1 Ağustos 1947’de köyün Almanca olan “Mühlbach” adını attı ve “Pomezí nad Ohří” adını verdi. Kısa bir süre sonra köyün nüfûsu 256 oldu ve bunların tamamı Çek ve Slovak insanlardan oluşuyordu; bir tane bile Alman yoktu. 1962 – 65 yılları arasında Cheb (Eger) Nehri üzerinde Skalka Barajı kuruldu.

Köy topraklarına girer girmez ilk iş olarak işte bu Skalka Gölü yısına uğradık. Göl kenarında arabayı park edip suyun önünde biribirimizin fotoğraflarını çektik. Göl sularına “ay parçası” silüetimizi düşürdükten sonra 606 nolu yol üzerinde seyredip doğruca Karlovarskı kraj ilinin Cheb ilçesinin yolunu tuttuk.

Çek Cumhuriyeti’ne girdiğimiz andan beri karşılaştığımız bir gerçek, bizi adeta şok etti. Yol kenarında yan yana kilometreler boyunca binalar dizili ve bu binaların tamamı genelev, pavyon veya gece kulüpleri. Buraların en büyük geçim kaynağı fuhuş, bütün coğrafya adeta seks pazarı. Müşteriler ise zengin Almanya’dan geliyorlar ve fuhuş için gelen bu insanların ezici çoğunluğu, söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama, Türk. Bu topraklara sırf fuhuş için yüzlerce kilometre öteden insanlar geliyorlar.

Mehmet kardeş bize öyle şeyler anlattı ki, şaşkınlıktan ne diyeceğimizi bilemedik. O anlatıyor, Tahsin hoca ve ben hayretler içinde dinliyorduk. Çek Cumhuriyeti’nin zengin Almanya’ya yakın sınır kesimlerinde varolan seks pazarı, Bavyera’nın doğusundaki onlarca Türk ailesini parçalamış, erkekleri fuhuş tuzağına düşürmüştür. Henüz 30’lu, 40’lı yaşlardaki pek çok Türkiyeli erkek şehvet kurbanı olmuş, bu uğurda eşini ve çocuklarını kaybetmiştir. İçlerinden Almanya’yı terkedip buraya yerleşenler dahi olmuştur. Yol kenarlarındaki bu pavyon ve genelevlerin bir kısmını da şu anda Türkler işletmekte, müşteri olarak geldikleri bu batakhanelerin yıllar sonra işletmecileri olmuşlardır. Böylece “müşterilikten patronluğa yükselip” büyük bir ticarî başarıya (!) imza atmışlardır.

Sözünü ettiğimiz bu “çılgın Türkler”, bir daha asla eskiye dönüşü olmayan aile dramları yaşamışlar, büyük bir sosyal sorunun aktörleri / kurbanları olmuşlardır.  

Şeytanın ve şehvetin esiri olan bu insanlar, bu yolda ailelerini, onurlarını, şereflerini, kişiliklerini kaybetmişlerdir. Dünya ve âhiret hayatlarını karartmışlardır.

Başörtülü, tesettürlü hanımlarını terkeden Anadolulu insanlarımız, burada randevuevinde, genelevde tanıştığı kadınlarla birlikte yaşamaya başlamışlar, okul çağındaki, beşikteki yavrularını bir daha aramamak üzere bırakan bu insanlarımız, çirkefin içinde kendilerine yeni bir hayat kurmuşlardır.

Ancak vak’anın asıl hayret edeceğiniz tarafını daha anlatmadım. İşin en acıklı kısmı bundan sonra diyeceklerim:

Şu anda gerçekten büyük bir drama şâhîd oluyoruz, hafife alınamayacak, görmezlikten gelinemeyecek denli derin bir yara ile karşı karşıyayız.

Ancak bu büyük dram, tek boyutlu değil, çift boyutlu bir dram. Fuhuşun tabiî ki iki tarafı vardır ve buraya kadar anlattıklarımız, Türk ve Alman erkekleri açısından olaya bakmaktı. Bunun bir de fuhuşu yapan kadınlar boyutu var. Yani olayın diğer boyutu.

Yaşanan vak’aya Çek kadınları boyutundan baktığımızda, karşımıza şu ana kadar anlattıklarımızdan çok daha derin, çok daha acıklı bir drama çıkıyor. Öyle büyük bir dram ki, inanın, bu fuhuşu yapan Çek kadınlarının yaşadığı dram karşısında, onlara giden Türk ve Alman erkeklerinin yaşadığı dram ziyadesiyle hafif kalır.

Burada bu fuhuşu yapanlar, hayat kadınları değiller. Bu kadınlar fahişe değil. Bunlar bu bölgenin sakinleri. Burada yaşayan, evleri barkları olan, büyük çoğunluğu evli ve çocuk sahibi kadınlar. Burada öyle bir yaşam var ki, aklın, mantığın ve vicdanın kabul edeceği gibi değil. Çocuklar okulda, çocukların babaları işte, çocukların anneleri ise fuhuşta. Evin erkeği sabahtan akşama kadar bir fabrikada veya firmada işçi olarak çalışıyor, evin kadını ise aynı süre zarfında sokaklarda, yol kenarlarında Alman plakalı otomobilleri gözetleyip müşteri bekliyor. Kadınlar bunu gizli olarak yapmıyor; evde herkesin herkesten haberi var, herkes herkesin ne yaptığını biliyor. Nasıl ki erkeğin bütün gün fabrikada işçilik yapması “çalışmak” ise, kadının yaptığı da aynı şey, “çalışmak”.

Biz arabanın içinde bu konuda konuşuyoruz. Tahsin hoca ve Mehmet abi yuvaları yıkılan Türk erkeklerine acıyorlar, ancak ben onlardan farklı düşünüyorum. Ben Çek kadınlarına acıyorum. Zira Almanlar ve Türkler bu dramın hem “kurbanları”, hem de “aktörleri”. Çünkü kendi istekleriyle bu yolu seçiyorlar sonuçta. Ancak kadınlar bu dramın sadece “kurbanları”.

Bunun niye böyle olduğunu izah edeyim...

Bu ülke onyıllarca komünist rejim tarafından yönetildi. 20'li, 30'lu, 40'lı yaşlardaki insanlar gözlerini komünizmle dünyaya açtılar. Komünizmin okullarında materyalist, ateist bir eğitim alarak büyüdüler.

Komünist rejimin baskıcı, diktatör yönetim tarzını bir tarafa bırakalım, onu hiç konuşmaya bile değmez. Ben, sevgili okuyucularımızın sadece iki husus üzerinde düşünmelerini istiyorum: Birincisi, komünist devlet bu insanlara hiçbir şey vermemiş, bu insanları gerçek anlamda aç bırakmış. Halkın tamamı fâkir; fâkir ve aç. İkincisi, komünist devlet bu insanlardan dînî inancı, manevî değerleri, aile, namus gibi değerleri uzaklaştırmış. Komünizm bunları sadece “madde”ye inanan, dînsiz, Allâhsız bir toplum haline getirmiş.

Bir toplum düşünün ki, ellerinde hiçbir şey yok. Devlet onları sadece sömürmüş ve ezmiş, birşey vermediği gibi ellerindekini de almış. Yoksul ve aç bir toplum düşünün, ekmeğe bile muhtaç olan bir toplum düşünün. Fakat aynı zamanda bu toplumun materyalist, ateist bir toplum olduğunu, Yaratıcı'ya inanmadığını, aile, namus gibi değerleri bilmediğini düşünün. Ortaya böyle bir sosyolojik yapının çıkması gayet normal değil mi sizce? Bence normal, garipsenecek bir durum yok ortada.

Böyle bir toplumda kadının fabrikada çalışması ile fuhuş yapması arasında bir fark yok. O da iş, o da. Düşünün, kadın evine erkek aldı diye kocası o akşam eve gitmiyor, gidip arkadaşında veya akrabasında kalıyor.

Bunları bu hale getiren, onları aç bıraktığı yetmiyormuş gibi dînî ve manevî duygularını ortadan kaldıran, moral değerlerlerini yok eden, onyıllarca kendilerini yöneten komünizm.

Komünizm bunları salt aç bırakmakla, dînsizleştirmekle yetinmemiş, her tür özgürlüklerini de ellerinden almış.

Çek Cumhuriyeti sınırında yaşayan ve oradaki insanları çok dinlemiş olan Mehmet âbimiz anlatıyor: “Kominizm altında yıllarca yaşamış olan bu insanların ağzından o dönemleri çok dinledik. Bir seyâhât özgürlükleri bile yokmuş. Diyelim ki Çekoslovakya'da veya Polonya'da yaşayan biri başka bir sosyalist ülkeye, Romanya'ya veya Çin Halk Cumhuriyeti'ne gidip gezmek istiyor. Sadece gidip gezecek ve dönecek. Vize için başvuruyor ve kendisine ancak 8 - 9 sene sonra cevap geliyor. Düşünün yani, gideceği ülke de komünist. Demirperde ülkelerinin kendi aralarında bile böyle. Demirperde dışına çıkış zaten tamamen yasak. Bir de nasıl ki bizde işçi göçü var ya, Türkiye vatandaşını Almanya'ya işçi olarak gönderiyor, komünist ülkeler de kendi aralarında aynısını yapmış. Daha fâkir ülkelerden diğer ülkelere işçi göçü olmuş. Meselâ Çekoslovakya en çok Vietnam'dan işçi almış. Siz şehir görmediniz, şimdi Cheb'e gidelim, biraz sonra görürsünüz. Burası Vietnamlılar'la dolu.”

Komünizmin eseri olan “eşitlikçi” (!) toplumu burada çıplak gözle müşâhâde ediyoruz. Hakikaten vahim bir manzara var burada. Bu duruma neden “drama” dediğimi sanırım anladınız. İnanın, bu insanlarda hiçbir kusur yok; suç onları bu hale getirenlerde. Aslında, Çek halkı gerçekten iyi, kültürlü ve onurlu bir halktır. Kötü insanlar değil bunlar. Ancak onları ayakta tutacak en önemli iki varlığı ellerinden alınmış; dîn ve ekmek.

Bundan yıllar önce, henüz lise öğrenimimizin sonlarında ve üniversite sınavlarına hazırlandığımız yıllarda, başta Trabzon olmak üzere Doğu Karadeniz kentlerine akın eden ve o bölgenin ahlakî yapısında büyük zedelenmelere yol açan “Nataşalar” olayında, daha o zamanki aklımla, kültürlü ve bilinçli bir halk olan Ruslar'ın, Rus kadınlarının nasıl olur da böyle yoğun bir şekilde fuhuş yaptıklarına şaşar dururdum. Hele daha sonra, günlük gazetelerde, fuhuş yaparken yakalanan bu Rus kadınlarının ekseriyetinin kendi ülkelerinde, Rusya'da, doktor, mühendis, öğretmen gibi saygın mesleklerden olduklarını okuduğumda şaşkınlığım büsbütün artmıştı ama, işte bu “dramı”, kafamda şimdi daha iyi çözümleyebiliyordum.

Bunları görünce, bir de ne düşündüm, biliyor musunuz? Türkiye'de böyle bir rejimin hâyâlini kuran yüzbinlerce insan var. Böyle bir devletin tebâsı olmanın düşünü kuran kişiler var. Hak yok, toprak yok, mülkiyet yok, dîn yok, Allâh yok, namus yok, câmiî yok, kilise yok, özgürlük yok, aile yok, fikir yok, örgütlenme yok, seyâhât yok. İsmi “Halk Cumhuriyeti” ama halk da yok, cumhuriyet de yok. Çünkü tek parti var; Komünist Parti.

Alman kökenli ABD'li komünist yazar Leo Hubermann, 1952 yılında yazdığı “Sosyalizmin ABC'si” adlı kitabında, “Amerikalılar'ın sosyalizm hakkında tek bildikleri şey, onu sevmedikleridir” diyordu ama, ben Amerikalı değil de bir Bavyeralı olarak, sanırım bu rejim hakkında, onu sevmediğimin dışında da “şeyler” biliyorum.

Yazarken aklıma geldi, paylaşayım: İstanbul’da, lise son sınıf öğrencisiyken, “Sosyoloji” dersinde (en sevdiğim dersti; ayrıca övünmek gibi olmasın, bendeniz gazeteci, araştırmacı, yazar, şâir, fotoğrafçı, dönerci, aşçı, pizza ve lahmacun ustası, işçi, işsiz, fabrika işçisi, depo çalışanı, temizlik elemanı, inşaat amelesi, garson, bulaşıkçı, sigortacı, kamyon şoförü, seyyar satıcı, tabelacı, çöpçü, mütercim, edebiyatçı, dilbilimci, coğrafya uzmanı, seyyâh ve mamoste olmanın dışında bir de sosyologum) “siyasal sistemler” konusunu işliyorduk. Sınıfın yarısı (erkek öğrenciler) “sosyalist sistemi”, yarısı da (kız öğrenciler) “liberal sistemi” savunuyorlardı. Ben ise “İslamî sistemi” savunan tek öğrenciydim ama ders kitabında, laik – kemalist ders müfredâtında (burada “laik – kemalist” ifadesini, yazının altındaki “yorum” sayısını arttırmak amacıyla kullanıyorum) böyle bir sistem yer almadığından, râhmetli Sükutî Memioğlu’nun tabiriyle “sosyete düğününün davetsiz misafiri” gibiydim sınıfta. Öğretmenimiz de bayandı (“mamosta”) ve kendisi yalnızca o dersin öğretmeni değil, aynı zamanda bizim “sınıf öğretmenimiz” olduğu için ayrı bir etkisi vardı üzerimizde.

Neyse, anlayacağınız, erkekler “eşitlik”, kızlar da “özgürlük” derdindeydiler. Ben ise ders kitaplarımdan daha fazla okuduğum Seyyid Qutb’un dünyasında yaşıyordum. (Aslında yazının burasında İmâm Humeynî veya Mutahharî ya da Beheştî de diyebilirdim ama Haksöz okuyucularının yazıya ilgisini çekmek ve içinde bulunduğum camiâya kendimi sevdirmek için Seyyid Qutb dedim)

Söz hakkı bana verilince, kalkıp sosyalizmin ve kapitalizmin insanı nasıl sömürdüğünü izah etmeye çalıştım; İslamî yönetim biçimini uzun uzun anlattım. Okuduğum İslamî kitaplardan ne öğrendimse ortaya döküyordum.

Oradaki insanların belki de ilk defa duydukları şeylerden bahsettiğim konuşmamı bitirince öğretmene baktım. Gençliğin verdiği heyecanla, kendisini etkilediğimi tahayyül ettiğim öğretmenimin, yaptığım konuşmadan sonra, Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” adlı romanının sinema versiyonu olan “Birleşen Yollar” filminde başrol oynayan Türkân Şoray gibi kirpiklerini defalarca hızlı bir şekilde kırpmasını ve sonra da hânım evliyâ “Hz. Rabiâ” karakterini canlandıran Hülya Koçyiğit gibi diz çöküp Kelime-i Şâhâdet getirmesini beklerken, öğretmenim şunu demez mi: “Canım anlattığın şey ikisinin ortası işte. Kapitalizm ile sosyalizmin karışımı”. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm! Demek bunca zaman boşu boşuna çene çalmıştım. (Mehmet Alagaş abimizin şu sözü ne kadar da güzeldir: “Kendi fikirlerini İslamî ilkeler ışığında etüd etmeyip, İslamî ilkeleri kendi fikirleri ışığında etüd edenlerin yaptığı, ölçüyü tersinden yapmaktır. Kumaşı metreyle değil, metreyi kumaşla ölçmektir.” Hay ağzına sağlık, çok doğru bir tesbit bu.)

O zamanlar gençliğin verdiği bir “delikanlılık” vardı üzerimizde. Şimdiki gibi “ağırbaşlı” değildik, herkesi kucaklayan “sevgi yüklü” çağrılar falan kesmezdi bizi. Anlayacağınız, sevgili dostlar, mail gönderen veya MSN’de sohbet eden farklı çizgilerdeki her okuyucumuza “mavi boncuk” dağıtan “üstâd”dan çok uzaktık o zamanlar. Bayan öğretmene, “Emanet” adlı sinema filminde polis amiri rolünde oynayan Kadir İnanır’ın, kendilerine emanet edilen genç kızın bir gün mini etek giymesi üzerine hiddetlenip ona gönderdiği sert bakışlardan çok daha “haşin” ve daha “erkekçe” bakışlar gönderip kendisini korkuttum ve “Ben bütün anlattıklarımı tek cümlede özetlemek istiyorum” dedim. Şiddetli ve inqılapçı bakışlarım karşısında, o filmde “Bahar” rolünde olan Tanya Arslan’dan bile daha bir “ürkek güvercin” olan öğretmenimiz, “Buyur, söyle” dedi, kısık bir sesle. Bunun üzerine kalkıp şunu söylemiştim: “İslam’da eşitlik yoktur, adalet vardır. Sosyalizmde eşitlik vardır, adalet yoktur. Kapitalizmde ise, her ikisi de yoktur.”

Yolculuğumuza devam ediyor, Cheb ilçesine doğru yol alıyorduk. Epey bir heyecan vardı üzerimizde. Şimdiye kadar sadece köyleri görmüştük, henüz Çek şehri görmemiştik. Cheb, göreceğimiz ilk şehir olacaktı. Buranın köyleri böyle batakhaneyse, Allâh bilir, kentleri nasıldı? Az sonra, işte bu heyecan ve endişe içinde Cheb kentine girdik.

Karlovarskı kraj iline bağlı bir ilçe olan Cheb, 9 bin 637 hektarlık bir alanı kapsayan bir yerleşmedir ve deniz seviyesinin 459 m üzerinde yer alır. Almanca adı “Eger” olan kent, Almanya sınırına sadece 7 km mesafededir. Nüfûsu 33 bin 462 olan bu ilçenin 19 adet köyü vardır. Çek Cumhuriyeti topraklarının en batısındaki şehirdir. Kent, Almanca adı “Eger” olan Ohře Nehri üzerinde kurulmuş bir yerleşim birimidir.

13 Şubat 1061 tarihinde “Egire” ismiyle kurulan kentin adı 1179 yılında “Egra”, 14. yy’dan itibaren “Eger”, 16. yy’dan itibaren de “Cheb” veya “Chba” oldu. 1850 yılından sonra ise resmî olarak hem “Eger”, hem de “Cheb” adı kullanıldı. Ancak 1945’ten beri kentin yalnızca bir resmî adı vardır: “Cheb”.

Kentin en meşhur özelliği, Avrupa çapında ünlü olan Vietnem Pazarı’nın burada olmasıdır. Ancak bu isimle sadece bu ülkede anılır; diğer ülkelerde bu pazar “Cheb Pazarı” adıyla bilinmektedir. Satıcıları genelde Vietnamlı göçmenlerden oluşan bu devasa pazarda elektronik eşyadan giyim malzemelerine, oyuncaktan çay, tütün, sigara, baharat gibi malzemelere varıncaya dek her şeyi bulmak mümkündür. Satılan ürünler, Avrupa kıt’âsının çok az yerinde bulacağınız denli ucuzdurlar. Bu ülkeye ilk geliyorum ama bu pazarı yıllardır biliyorum, duyuyorum. Sırf bu pazarda alışveriş yapmak için Cheb kentine Almanya’nın yanı sıra Avusturya, İsviçre, Fransa, Belçika, Hollanda ve Danimarka’dan turistler gelirler. Zaten bu kente gelirken en çok merak ettiğim ve görmek istediğim, bu pazardı.

Cheb’e girer girmez doğruca bu pazara doğru sürdük arabayı. Önce Cheb Pazarı’nı gezecek, kent merkezine daha sonra uğrayacaktık.

Cheb Pazarı’nın hemen önünden geçen yolun kenarında arabayı park ettik ve kafamızda soru işaretleri, daralmış olan göğsümüzde ise içinde sadece üç nokta bulunan parantezler olduğu halde dışarı çıktık. Fotoğraf makinâmı ve not defterimi almayı da ihmal etmedim. Arabanın kapısını güzelce kilitledikten sonra pazara doğru yürümeye başladık.

Daha adımımızı atar atmaz hayâl kırıklığına uğradık: Pazar bomboştu… Vietnamlı esnaflar tezgâhlarının önünde oturmuş sohbet ediyor, kâğıt oyunu oynuyorlardı. Satılan mallara bakan, inceleyen, bakıp dolanan pek kimseler yoktu. Cheb Pazarı (Brejnew olmasaydı adı “Çaput Pazarı” olacaktı), eski heybetli günlerini mumla arıyordu. Çek Cumhuriyeti ( komünizmden kurtulduktan sonra Çek halkının kendisine “Gel ülkemizin başına geç, bizim cumhurbaşkanımız ol” diye teklif götürdüğü Çek asıllı Yahudî ABD’li Dışişleri Eski Bakanı Madeleine Albright bu teklifi kabul etmiş olsaydı ismi “Çekiç Güç Cumhuriyeti” olacaktı) 2004’ta Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra bu pazar eski cazibesini büyük ölçüde yitirdi. AB’ye girmeden önce, yani henüz sınırlar kalkmamışken bu ülkedeki Vietnam kökenli insanların, “çekik gözlü” göçmenlerin (Ho Şi Minh olmasaydı “soluk yüzlü” olacaklardı) önemli bir gelir kaynağı olan bu pazarda esnaf şimdi sinek avlıyor.

Pazara ve standlara şöyle bir göz gezdirdikten sonra çantamdan makinâmı çıkardım ve başladım fotoğraf çekmeye. Vay, sen misin bunu yapan? Flaşlara basar basmaz satıcılar üzerimize bağırarak etrafımızı sardılar. Ne dediklerini anlamıyorduk ama hal ve hareketlerinden, el kol işaretlerinden “Ne yapıyorsunuz?”, “Siz kimsiniz?” diye bağırdıklarını tahmin edebiliyorduk. Baktık ki adamlar üzerimize geliyor, büyük bir korkuya kapıldık ve hemen kaçmaya başladık. Biz arabaya doğru hızlı adımlarla kaçıyor, adamlar ise arkamızdan bizi kovalıyorlardı. Bazıları, zaten sürekli olarak üzerlerinde bulundurdukları bıçaklarını çıkartmış, ellerinde bıçakla kovalıyorlardı bizi. Hem bizi yakalamaya çalışıyorlar, hem bağırıyorlar ve yol kenarında bulunan, yani kaçan bizlerin önünü kesebilecek arkadaşlarına haber vermeye çalışıyorlardı. Aman Allâh’ım, bu başımıza gelen nedir? Bu adamlar bizi öldürecekler, yakalasalar boğazımızı kesecekler!

Onlardan nasıl kaçtık, arabanın kapısını çarçabuk nasıl açtık, nasıl içeri fırladık, arabanın gazına nasıl bastık, nasıl son sürat uzaklaştık, Allâh bilir! Son sürat gaza bastığım arabayı daha bir kilometre bile sürmemiştim ki Mehmet kardeş arka koltuktan bana isyan etti: “Ne yaptın İbrahim? Konuşmadan, tanışmadan, haber vermeden niye fotoğraf çekmeye kalkıştın? Adamlar bizden korktu, adamları korkuttun. Böyle yapılır mı kurban? Bu adamlar uyuşturucu satıyor, kadın ticareti yapıyor, her türlü pisliğin içindeler. Adamlar kendilerinden olmayan herkese ‘sivil polis’ şüphesiyle bakıyorlar. Sen habersiz bir şekilde alelacele, sanki bir an önce resim çekip kaçacakmışsın gibi davranınca bizi polise çalışıyoruz sandılar. Böyle acemice olmaz ki bu işler, az daha postu deldirecektik. Önce gidip tanışacaksın, konuşacaksın, gezmek için buralara geldiğini, pazarı merak ettiğini söyleyeceksin. Adamlar bizim Çek veya Alman olmadığımızı, bizim Türk olduğumuzu öğrenecekler ki bizden kuşkulanmasınlar. O zaman resim çekmene de müsaade ederler, hatta karşına geçip sana poz verirler.”

Ben ise henüz üzerimden atamadığım korkuyla titreyerek, “Haklısın Mehmet abi, ne yapayım, bilmedim” dedim, kısık bir sesle. Sonra Tahsin hoca konuşmaya başladı; Tahsin hoca, camiîde kendisine yaptığım “Edirne’den çıkan tek hoca” espirisinin rövanşını almak istercesine, yarı şaka yarı ciddî bir şekilde, “Derlerdi de inanmazdım. Bu yazar milleti gerçekten de dünyada yaşamıyorlarmış. Yazarlar kafalarını kitapların içine soktuklarından dünyadan haberleri olmazmış. Dünyayı kitaplardaki gibi tozpembe, herkesi de kendileri gibi temiz kalpli sanıyorlarmış. Hakikaten de öyleymiş. Uyan hemşehrim, uyan! Gözlerini aç da etrafına bak. Aklın sürekli ‘gezdiğim yerleri nasıl yazayım?’da olduğundan etraftaki şu pisliği görmüyorsun” dedi.

Mehmet kardeş tekrar söz aldı: “Şayet bizi yakalayabilmiş olsalardı, işimiz gerçekten bitmişti. Bu Vietnamlılar çok tehlikeli, bunlarla Çek devleti bile baş edemiyor. Biz nasıl baş edeceğiz? Bizi öldürseler kimsenin kılı bile kıpırdamaz. Baksana, kendin görüyorsun, doğru dürüst devlet bile yok bu topraklarda. Devlet dediğin sadece kâğıt üzerinde.”

Ucuz atlatmıştık gerçekten. Birden, iyi ki bu insanları kendimle birlikte getirdiğimi düşünmeye başladım. Ya bir de Avusturya, İtalya gezilerindeki gibi yalnız olarak gelmiş olsaydım? Düşünün, o pazarda yalnız olmuş olsaydım? Bunu düşünmek bile ağzımdaki tükürüğü boğazımda düğümlüyordu.

Birkaç dakika sonra Cheb kent merkezine girmiştik. Burası bir ilçe ama oldukça büyük; devasa bir şehir görünümünde. Cheb merkezini arabayla arşınladık; arabayla cadde cadde, sokak sokak dolaşıyorduk. Gördüklerimiz adeta kanımızı dondurmuştu. Kendi gözlerimizle şâhid olduğumuz bu manzaraya inanamıyorduk, inanmak istemiyorduk.

Sanırsınız ki, kadınlar şehri istilâ etmişler. Dışarıda gezen her 20 kişiden 19’u kadın. Ve hepsi de “müşteri” avında. Bu ülkeye girerken söylediğimiz gibi, bunlar “hayat kadınları” değiller, bu kadınlar buranın sâkinleri. Yerliler bunlar. Arabamız Alman plaka olduğundan bütün bakışlar bizim üzerimizde. Hepsi de tetikte bekliyor, tek beklentileri, arabayı durdurmamız. Yaptıkları tek şey, gözlerini arabadan ayırmayıp o arabanın durmasını beklemek. İnanın, yolumuzu çıkartamazsak – navigasyonumuz bu ülkenin yollarını tanımıyor – başka bir belâ alacağız başımıza. Arabayı durdurup camını aşağıya indirsek ve adres sorsak, kendilerini o pencereden arabanın içine atarlar. Allâh şâhidimiz, şehir içinde birkaç fotoğraf çektirmek istiyoruz ama sırf bu kadınlardan dolayı dışarı çıkmaya çekiniyoruz. Dışarıya adım atar atmaz etrafımızı sararlar. Ve inanır mısınız, dakikalarca arabayla tur attığımız Cheb şehir merkezinden bir tane bile fotoğraf çekmeden ayrılıyoruz.

Biz arabadan dışarıyı seyrediyorduk ama, baktığımız sokaklarda gördüklerimiz, tek kelimeyle dehşetti. O görüntüler ömür boyu gözlerimizden ve hafızâmızdan silinmeyecek. Gözümüzün önünde, sokakta, bir köşede Çek kadınlar Alman erkeklerle fuhuş pazarlığı yapıyor, onların 30 metre ötesinde ise Vietnamlı gençler Çek erkeklerine eroin satmaya çalışıyordu. Böyle bir şey var mı ya? Burası nasıl bir yerdir böyle? Fuhuş, uyuşturucu, daha ne varsa, hepsi sokak ortasında, apaçık bir şekilde yapılıyor.

Cheb kentindeki gezmemizi (!) bitirdikten sonra ayrıldık oradan. Şehir merkezinden çıkar çıkmaz Tahsin hoca adetâ yalvarırcasına, “İbrahim, gözünü seveyim Almanya’ya sür. Çıkalım burdan. Boşver, bu kadar gezdik yeter. Göreceğimizi gördük zaten. Fazlasıyla gördük. Hadi kaçalım burdan. Hazır gündüz, sür arabayı Almanya’ya. Karanlığa kalırsak burdan çıkışımız daha da zorlaşır.” Mehmet abi ise buralara yabancı olmadığı için, susuyor, “karar sizin, ikinizin” dercesine hiç sesini çıkarmıyordu. “Benim için fark etmez” demeye getiriyordu.

Ben ise bunu kabullenemiyordum, bu durumu kendime yediremiyordum. Bugüne kadar 20’ye yakın ülke gezmiş, istisnasız hepsinden de güzel hatırâlarla dönmüştüm. Daha önce ayak bastığım bütün ülkeleri güzellikleriyle, şirinlikleriyle yâd ediyordum. Şimdi bu durumda nasıl geri dönerdim? Ben bu ülkeyi hep böyle iğrenç bir yer olarak mı hatırlayacağım? Ben bu geziyi Haksöz’e nasıl yazacaktım? İçinde hiçbir güzellik bulunmayan, sadece iğrençlikler olan bir coğrafyayı sevgili Haksöz okuyucularına ne diye anlatacaktım? Bir güzellik yakalamalıydım ki bunu kaleme alabileydim! Her şeyin en güzeline layık olan Haksöz okuyucularına sadece fuhuş ve uyuşturucuyu mu okutacaktım? (Burada mizah yapmıyorum; ciddîyim. O anda gerçekten bunları düşündüm. Bir karar vermem gereken o an, aklımda sadece ve sadece Haksöz vardı.)

Arabayı yol kenarına çektim ve durdurdum (yerleşim yerlerinin dışındayız). Hiçbir şey söylemedim. Sadece gözlerimi bir noktaya dikmiş, dalgın bir halde düşünüyordum. Arabadakiler heyecanla bekliyor, ağzımdan çıkacak tek bir söze bakıyorlardı.

Bakışlarımı tek bir noktaya dikmiş, oradan ayırmıyordum. Bir süre sonra çevirdim yüzümü, önce Tahsin hocaya, sonra da Mehmet abiye baktım. Tek kelime etmiyor, sadece bakışlarımı üzerlerinde gezdiriyordum. Ve nihayet, heyecan ve tedirginlik içinde hareket etmelerini bekledikleri dudaklarımı oynattım: “Hayır!... Dönmüyoruz! Dönmek bir yana, üstüne üstüne gidiyoruz. Çek’in daha da içlerine sürüyorum arabayı. Karlovy Vary veya Mariánské Lázně, bu ikisinden birine gideceğiz.” Tahsin hoca bu isimleri ilk defa duyduğu için anlamıyor tabiî ki, ama Mehmet abi her iki şehrin de nerede olduğunu biliyor. Bunu söylemem üzerine arka koltuktan ok gibi fırladı: “Neee? Ciddî misin? İbrahim, sen bizi Çekoslovakya’nın ortasına mı götürmeye mi niyetlisin?”

 “İtiraz yok” dedim, “Madem gezmeye geldik, sonuna kadar götüreceğiz.” Tahsin hocanın morali gitmişti, “Sen normal değilsin, gerçekten normal değilsin. Çocuklarıma sağ salim kavuşursam kurban keseceğim” dedi.

Hocanın bu son sözleri, bana oldukça dokundu. İçlendim. Hiç cevap vermedim, ağzımı açmadım. İçimden, kendi kendime konuştum: “Benim de var hoca, benim de var. Benim de canım oğlum var, gülüm kızım var. Benim de yiğidim var, ceylanım var. Günlerce göremediğim, yüzlerine, kokularına hasret kaldığım, kaderleri babasız büyümek olan yavrularım var. Benim de var hocaefendi, benim de var.”

Fakat bunları içimden söyledim. Onlar duymadılar. Bunları içimden söyledim, kendi kendime söyledim. Bunları, saatlerce “konuşsam” Gurbet’tekiler, sayfalarca “yazsam” Sılâ’dakiler anlamayacağı için, içimden söyledim.

Kendi kendime konuştum.

Onlar duymadılar. Hiç kimse duymadı.

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

FOTOĞRAFLAR

Schirnding Ayasofya Câmiî’nin girişinde Bavyera Aslanı’nın heykeli var (ALMANYA)

 

Cenaze yıkama yeri. Bir gün hepimiz oraya uzanacağız. (ALMANYA)

 

Skalka Gölü (ÇEK CUMHURİYETİ)

 

Güzel havalarda aileler göl kenarına gelip piknik yapıyor, çocuklar da doyasıya yüzüyorlar (ÇEK CUMHURİYETİ)

 

Avrupa çapında meşhur olan Cheb Pazarı (ÇEK CUMHURİYETİ)

 

Pazarda çocuklar için forma ve ayakkabı da satılıyor (ÇEK CUMHURİYETİ)

 

Pazardaki satıcıların ekseriyeti Vietnamlılar’dan oluşuyor (ÇEK CUMHURİYETİ)

 

Cheb Pazarı’nın logosunu taşıyan bayraklar (ÇEK CUMHURİYETİ)

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum