1. HABERLER

  2. HABER

  3. Diyarbakır ve Mamak Mağdurları Konuştu
Diyarbakır ve Mamak Mağdurları Konuştu

Diyarbakır ve Mamak Mağdurları Konuştu

12 Eylül 1980 darbesinin ardından, sağ ve sol görüşe sahip binlerce insan, Mamak ve Diyarbakır Cezaevi'ne atıldı. Darbe, Diyarbakır ve Mamak'ta kalan mahkûmların hepsinin hayatında derin yaralar açtı.

A+A-
12 Eylül 1980 darbesinin ardından, sağ ve sol görüşe sahip binlerce insan, Mamak ve Diyarbakır Cezaevi'ne atıldı. Darbenin, hayatın her alanına uyguladığı sindirme politikalarının en yoğun yaşandığı yerlerdi bu cezaevleri. İşkencenin en ağırı bu cezaevlerinde yaşandı. Darbe, Diyarbakır ve Mamak'ta kalan mahkûmların hepsinin hayatında derin yaralar açtı.

Mahkûmlardan kimi idam edilmiş kimi de işkencelerden dolayı hayatını kaybetmişti. Hayatta kalanlar, uzun yıllar yaşadıkları acıları unutamadılar. Şimdi, derin yaralar açan 12 Eylül zihniyeti ile hesaplaşmak için gün sayıyorlar. Yıllar sonra darbecilere yine bir 12 Eylül günü cevap vereceklerini düşünüyorlar.

Yine bir 12 Eylül sabahı darbecilerle hesaplaşacağımız aklımıza gelmezdi

Diyarbakır Cezaevi, adını, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yaşanan korkunç işkencelerle duyurdu. Adeta bir 'işkence okulu' idi. Öyle ki, The Times gazetesi tarafından 29 Nisan 2008'de 'Dünyanın en kötü 10 cezaevi' içerisinde gösterildi. Cezaevinin en tanınmış işkencecisi Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran'ın işkence tezgâhlarından birçok isim geçti. Bu kişiler arasında Kürt siyasetinin önde gelen isimlerinden Ahmet Türk, Celal Paydaş, Mustafa Çakmak, Orhan Miroğlu, Selim Çürükkaya, Şükrü Gülmüş, Nurettin Yılmaz da yer aldı. 15'inci dönem CHP Şanlıurfa Milletvekili Celal Paydaş, işkenceler sonucu kalp krizi geçirdi ve 13 Aralık 1988'de, henüz 48 yaşındayken hayatını kaybetti. 1981-1989 yılları arasında işkenceye maruz kalan 34 kişi öldü, yüzlerce kişi sakat kaldı.

"Diyarbakır Cezaevi, 'Dante'nin cehennemi' gibiydi"

Burada en ağır işkencelerden geçen isimlerden ikisi de Kürtçülük suçlamasıyla mahkûm olan Selim Çürükkaya ile eşi Aysel Çürükkaya'ydı. Diyarbakır Cezaevi'ni 'askeri bir esir kampına' benzeten Selim Çürükkaya, hapishane yıllarını Dante'nin cehennemine benzetiyor: "Hani Dante'nin cehenneminde bu dünyada işlenen suçlara göre odalar mevcut ve her odada uygulanan bir azap çeşidi vardı ya." diyen Selim Çürükkaya, Diyarbakır Cezaevi'nin de bu cehennem odaları ile dolu olduğunu söylüyor. Verdiği bilgilere göre, 41 koğuşu olan Diyarbakır Zindanı'nda bin ile 3 bin kişi arasında mahkûm vardı. Her bir koğuşta başka bir insanlık dışı manzara yaşanıyordu. Çürükkaya, cezaevinde kendisine yapılan bütün işkencelerin amacını, "Bize 'Kürt değil, Türk'üz. Atatürk'ün ilke ve inkılâplarına bağlıyız ve pişmanız' dedirtmekti." şeklinde özetliyor. Bu sözleri, zorla kabul ettirmek için kendilerine hayvanlara dahi yapılamayan işkencelerin yapıldığını ifade ediyor. Başına gelenleri duyan kardeşlerinin üçü, okudukları üniversiteleri terk ederek dağa çıkmış. 1991 yılında serbest kaldığında kendisine de aynı teklif gelmiş ama kabul etmemiş. Önce İstanbul'a gitmiş, sonra da kaçak yollardan Yunanistan'a kaçmış. Referandum sürecine ilişkin görüşlerini de açıklayan Çürükkaya, Türkiye'de demokratik özgürlükçü yeni bir anayasanın olması gerektiği düşüncesinde. "Değiştirilmek istenen anayasa maddelerini tek tek incelediğimizde daha önceki maddelere göre olumlu bulduğumuzdan dolayı referandumda 'evet' dememizin daha mantıklı olacağına inanıyoruz." diyor.

Eşi Aysel Çürükkaya da köpeklerin saldırıları, tecavüz, copla dayak, yerde sürünme, etnik kimliklerine hakaret gibi birçok işkence çeşidiyle karşı karşıya kaldıklarını ifade ediyor. Diyarbakır Cezaevi'nden çıktıktan sonra aynı şeyleri tekrar yaşamamak için Suriye'ye kaçmış. Kendisine yapılanları karşılıksız bırakmamak için de terör örgütü PKK'ya katılmış. Fakat dağda da insanlık ve demokrasi dışı uygulamalarla karşılaşınca tedavi için gittiği Almanya'da örgütten kaçmış. Aysel Çürükkaya, Türkiye'ye gelip referandumda oy kullanması halinde "evet" demekten çekinmeyeceklerini açıklıyor.

Doktor Adnan Güllüoğlu, Diyarbakır Cezaevi'nde 5 yıl kalmış. Doktor Güllüoğlu, 'Kurtuluş Hareketi'nden 1978 yılında ayrılmasına rağmen örgütün sempatizanı olduğu suçlamasıyla cezaevine girmiş. Güllüoğlu, Kurtuluş üyelerine 'düşünce suçlusu' cezası verildiğini ama kendisi gibi Kürt kökenli vatandaşlara TCK'nın 168. (silahlı çeteye üye olmak) maddesinden ceza verildiğini dile getiriyor. Maruz kaldıkları ağır işkenceler yüzünden 4 kişi kendisini asmış. Bunun üzerine koğuşun pencereleri 6 ay boyunca kapalı tutulmuş. Dışarı hava almaya bile çıkamamışlar. Referandumla ilgili görüşlerini de açıklayan Güllüoğlu, 'evet' diyeceğini söylüyor. En azından geçici 15. maddenin kaldırılması için bu yönde oy kullanılması gerektiğini savunarak, "Ben Kenan Evren'in yargılanmasını görmek için değil, bir daha hiç kimsenin Kenan Evren gibi düşünmemesi için 'evet' diyeceğim. HSYK'nın yeniden düzenlenmesi için, yargının tarafsız olması için, Türkiye'nin askeri vesayetten kurtulması için 'evet' diyeceğim." şeklinde konuşuyor.

Diyarbakır Cezaevi'nden geçen Kürt aydınlardan birisi de avukat Hüseyin Yıldırım. 1981 yılının Kasımı'nda cezaevine girip on bir ay içeride kalmış. Üstelik yanlışlıkla. Silvan-Siverek'te PKK sorumluluğu yapmış Mehmet Karasun isimli bir öğretmenin yerine kendisinin tutuklandığını öne sürüyor. Diyarbakır Cezaevi'ne bir müvekkili görmeye giderken gözaltına alınmış. Yıldırım, "Yedi günde beni bitirdiler. Gözlerimi bağlayıp, önce tavana astılar, sonra çarmıha gerip elektrik verdiler." diye anlatıyor o günleri. Serbest bırakıldığında annesi bile kendisini tanıyamamış: "Eve gittim. Beni tanımadı. Bana, 'Hüseyin'imi bırakmışlar, beni, Hüseyin'imin yanına götür' dedi. 'Ben de o çarşıda, gel seni götüreyim' dedim ve koluna girdim. Ayaklarım yara içinde, yürüyemiyorum, o benden hızlı yürüyor. Bana, 'Ne oldu, hasta mısın sen?' dedi. Yürüdük ve çarşıda kalabalığın yanına geldik. Annem hâlâ oğlunu arıyor. Kalabalıktan biri, 'Hüseyin senin kolunda' deyince, annem uyyyyy diye çığlık atıp kendi yüzünü tırmalamaya başladı. Zaten büro arkadaşlarım da beni tanıyamadılar. Aynada kendimi gördüğümde ben de ürkmüştüm."

Hüseyin Yıldırım da anayasa değişikliğinin arkasında olduğunu vurgulayarak referandumda 'evet' oyu kullanacağını bildiriyor.

Mamak'a sonbahar geldi... Ah bu duvarların bir dili olsa...

12 Eylül darbesinin ardından işkencelerin en yoğun yaşandığı ikinci adres Mamak Askeri Cezaevi'ydi. Adı şarkılara, türkülere bile konu oldu. 'Mamak'a sonbahar geldi' bunlardan en çok bilineni. Cezaevinin 'C 5' isimli bir koğuşu vardı ki bugün bile birçok insanın tüylerini diken diken ediyor. Akılalmaz işkence yöntemlerinin uygulandığı bu hücrenin duvarları, nice insanların kan ve çığlıklarıyla dolu. Bu cezaevinde 3 bine yakın sağcı ve solcu hükümlü bulunuyordu. Yargılanan ülkücülerin önemli bir kısmı buradaydı. Hepsi de 'C 5'teki işkencelerden geçti. Muhsin Yazıcıoğlu, Mahir Damatlar, Rıza Türkcan, Erdem Şenocak, Erol Dok, İsmail Tekeli, Hasan Çağlayan, Prof. Dr. Mümtaz'er Türköne, Yaşar Okuyan, yazar Turgut Türksoy gibi tanınan isimler de işkencelere maruz kalan kişilerden bazılarıydı.

1980 darbesinin ardından tutuklanan kişilerden birisi Alparslan Türkeş'in yakın koruması Mahir Damatlar'dı. Tam 60 gün boyunca kesintisiz işkenceye maruz kaldı. Bir diğer isim de merhum Muhsin Yazıcıoğlu'ydu. MHP davasından 7,5 yıl hapis yatmış, görmediği işkence kalmamıştı. İşkencelerin sonu bazen ölümlerle sonuçlanıyordu. Nitekim Ülkücü Bekir Bağ, dövülerek öldürülmüştü. Aynı akıbet, Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun da başına geldi. 12 Eylül sonrası tutuklananlardan bazıları tek tek asılmaya başlamıştı. İlk asılanlar, biri sol biri sağ görüşlü iki gençti: Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu. Necdet Adalı 8 Ekim 1980 tarihinde Ulucanlar Cezaevi'nde asılarak idam edildi. Mustafa Pehlivanoğlu da aynı gece asıldı.

Mamak'ta yapılanlara bizzat maruz kalanlardan birisi de eski Ülkü Ocakları Başkanı Ahmet Ulu'ydu. Mamak'ta 7 yıl kaldı. Hapse girdikten sonra, kişiliklerinin yok edilmesi için her türlü hakarete maruz kaldıklarını anlatan Ulu, "Bazen askerler yanımıza gelir köpek gibi 'havlayın ulan' derlerdi. Biz de havlardık. Aksi takdirde yapılmayan işkence kalmazdı." diyor. Mamak'ta yaşayan birisinin, anayasa paketine "hayır" demesinin imkânsızlığına değinen Ulu, şunları söylüyor: "Bizim referandumda 'hayır' deme şansımız olmamalı. Ancak hafızamızı kaybetmemiz lazım. Şimdi, MHP'liler arkamızdan konuşuyor; bize 'müsvedde ülkücüler' diyorlar. Bizim yaşadıklarımızı görmediklerinden böyle konuşuyorlar. Bununla yetinmiyorlar, bir de tehdit ediyorlar 'Bak seni severiz sayarız. Fakat yeni yetmeleri zaptetmek mümkün değil ' diye tehdit mesajları alıyoruz."

BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır da Mamak Askeri Cezaevi'nde işkence görenlerden. Çayır, bu cezaevinde tam 13 yıl kalmış. C5'te işkence sorgulamasının günlerce sürdüğünü dile getiren Remzi Çayır, bu süre zarfında 11 gün boyunca elektrik işkencesine maruz kalmış. Mamak'taki günlerinin tamamını işkence görmekle geçirdiğini aktaran Çayır, hayvan kadar değerlerinin olmadığı günlerden bahsediyor. "Ölseniz bile kale almazlardı." diyor. Anayasa değişikliği konusunda görüşlerini dile getiren Çayır, "Şimdi, bize 'Neden pakete destek veriyorsunuz?' diye soranlara, ben de soruyorum: Bu işkenceleri gören birisinin anayasaya 'evet' dememesi mümkün müdür? Biz, bize yapılanı unutmadığımız için anayasanın değişmesini istiyoruz." ifadeleriyle görüşlerini paylaşıyor.

Mamak Cezaevi'nde gördüğü insanlık dışı işkenceleri anlatan ülkücülerden biri de Hayrullah Çalık. 1970'li yıllarda, çocuk denilecek yaşta ülkücü camiayla tanışan Çalık, 1977 yılında 17 dosyadan Merkez Kapalı Cezaevi'ne girdi. Suçlamaların çoğundan beraat etti. Altındağ İkinci Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki son duruşmasında sıkıyönetim ilan edilince Mamak Askeri Cezaevi'ne götürüldü.

Sıkıyönetim Mahkemeleri'nde "Halkı isyana teşvik etmekten" idam cezasıyla yargılanan Çalık'a idam cezası verildi. Ancak hafifletici sebeplerden dolayı cezası 17 sene 8 aya indirildi. Cezasını çekip çıktı. Fakat o günleri anlatırken Mamak'ı, işkenceleriyle ünlü Amerikan üssü Guantanamo'ya benzetiyor. Yapılan insanlık dışı uygulamaları anlatırken şu örneği veriyor: "Her arkadaşımızdan birini alıp götürdükleri zaman, ertesi günü bize kola ziyafeti çekiyorlardı. 'Arkadaşlarınız asıldı' diye bize kola getiriyorlardı. O gün etli yemekler de sunuluyordu. Oysa daha önceleri yemeklerden fare başta olmak üzere birçok böcek çıkıyordu."

Cezaevindeyken ziyaretine gelen annesi, durumunu görünce üzüntüden kısmi felç geçirip hastaneye kaldırılmış. O yüzden yaşananları unutması mümkün değil. Bir daha Kenan Evren'lerin çıkmaması için referandumda 'evet' oyu vereceğini ifade ediyor. Halen MHP üyesi olan Çalık, partisinin CHP ve BDP'nin yanında yer almasına bir anlam veremiyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin neye karşı çıktığını anlamakta zorlandığını dile getiren Çalık, "AK Parti yaptı diye 'hayır' diyorsak, bu bize göre çok etik değil. MHP'nin 'hayır' demesine çok anlam veremiyorum. Niçin CHP ve BDP'nin yanında olduğumuzu kimseye anlatamıyoruz. MHP geçici 15. maddeye niye evet demez? MHP önce kendi insanına sahip çıksın, tek eksiği bu. Bizim adımız 'eski ülkücü' kalmış. Bunu çıkaran da bugünkü MHP yönetimidir. Halk ve Hak'tan koptuk." sözleriyle tepkisini ortaya koyuyor.

Kaynak: Zaman

HABERE YORUM KAT