Diyar-ı Bekr ve Kürdistan’ın Sultanı’ndan 5 Asır Sonra…

20.11.2013 01:41
Diyar-ı Bekr ve Kürdistan’ın Sultanı’ndan 5 Asır Sonra…
100 yıllık ırkçı ve faşist sapkınlık duygularından, yeni yeni sıyrılmaya, kurtulmaya çalışan bir anlayış, 5 asır öncelerde bile korkulmadan kullanılan bir çizgiye doğru yaklaşabiliyorsa, bunun da değeri görülmeli, anlaşılmalıdır.

Selahaddin E. Çakırgil'in Yazısı:

Önce, önceki yazı etrafında yapılan tartışmalarla ilgili olarak bir-kaç söz..

Bir önceki yazıdan dolayı, görüş birliği içinde olduklarını belirtenler yanında birçok eleştiri de aldım. İçlerinde tuhaf iddialar da var..

Okuyuculardan birisi, hattâ, bir müteveffa siyasetçinin Merve Kavakçı'yı Meclis'ten attırırken, 'Bu kadına haddini bildirin diye tepindiğini' yazmama itiraz ederek, 'tepinmenin hayvanlara mahsus olduğunu' ve böylece, 'halkın oyuyla seçilmiş bir eski başbakana hayvan dediğimi' bile iddia etmiş.. Ve sonra da, kemalist rejimin birinci ismini zikrederek, 'ona içinden kimbilir ne hakaretler ediyorsundur..' diye bir cümle kurmuş..

Bazı okuyucular ise, yazıda dile getirdiğim itirazî konulardan yalnızca birisine takılmışlar, 2000'li yılların başındaki bir durumla ilgili olarak, 'filan konuyu isbatla..' diyorlar.. Bu durumda, ‘değinilen öteki konuları tasvib mi ediyorlar?’ sorusu havada kalıyor. Öteki eleştiri konuları sanki daha mı hafif?

Bu satırların sahibi, dile getirdiği bütün bu konularda, 15-20 yıl öncesinden bu yana yazılı medyada eleştirileri yine hep saygı sınırları içinde kalarak yazdım. Geçmiş yazılar içinden çıkarabilir ve belgelendiririm de, o zaman ne olacak? Ama, kendimden şübhem yok.. 'Bunları isbatla..' diyenler, bir de bu sözü söylediği iddia olunan zata, 'Siz geçmişte böyle bir şey söylediniz mi?' diye sorsalar, daha kolay netice alabilirler.

Fakir, delilleri olmadan yazmadığım gibi, kimseye, hele de 'müslüman' birilerine hakaret ederek yazı yazdığıma dair tek bir örnek gösterileremez. Eleştiriyi de hakaret sayanlara diyeceğim yok.. Ancak, inancıma ağır bühtan ve iftiralarda bulunanlara hıncımı ifade etmek için yine hakaretsiz, ama sert birkaç cümle yazmışımdır, o kadar.. Ayrıca, okuyuculara da eleştiri ile hakareti birbirine karıştırmamalarını devamlı tavsiye etmişimdir.

Bu konudaki son açıklamaya gelince..

Bu satırların sahibi, kimsenin avukatı değildir, filanı savunmak adına yazılmamıştır, eleştirim.. O sözler, başka bir müslümana denilseydi, eleştirimi edeb sınırları içinde yine yapardım. Yazımın sonunda, 'Umulur ki, bu yanlışlarınızdan dönüp, âdilâne bir şekilde telâfi yolunda gayret gösterirsiniz.' demiştim..

18 Kasım tarihli medyaya yansıyan konuşmasına göre, Fethullah Bey, 'Fırtınalar hiçbir zaman dinmemiştir; kan seylapları hiçbir zaman durmamıştır; insanların köpüren nefretleri ve kinleri hiçbir zaman dinme bilmemiştir. Bazen bir tirandan gelebilir, bazen bir firavundan gelebilir, bazen bir nemruttan gelebilir, bazen bir Sezar’dan gelebilir, bazen de yanınızda sizinle beraber namaz kılan birisinden gelebilir. Aynı namazı kıldığınız halde namazın içerisinde bir çelme yiyebilirsiniz. (...) Çevrenizdeki insanlar Nemrut değil, Firavun değil. Hele secde eden insanlarsa onlara karşı bize düşen şey saygılı olmak ve cennete beraber girme dilek ve temennisinde bulunmaktır..” gibi cümleler kullanmış.. Bu da, onun yanlış bulduğumu belirttiğim ifadelerinin telafisi mânâsına alınabilirdi, herhalde.. Ama, herhalde dershane mes'elesinden dolayı çok zarar görülmüş olmalı ki, hıncını yine alamayıp, ‘...Bunlar insan ruhunda öyle marazlardır ki, dimağa musallat olmuş öyle virüslerdir ki, nöronları sarmış öyle rahatsızlıklardır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir. Gelin siz de -Allah aşkına- delice hareket eden bu insanlara küsmeyin, gönül koymayın, hatta Allah’a havale etme gibi şeylere bile gitmeyin..' tavsiyesinde bulunup, sonra da, 'Kırılsak da kırmayalım..' diyor.

Hz. Peygamber (S) 'Bir söz veya davranışın doğru olup olmadığını anlamak için, onun muhatabının kendiniz olduğunu düşününüz..' mealinde bir tavsiyesinde bulunmakta.. Yani, yeni zamanlardaki terimle 'empati' yapılmasının tavsiyesi..

Bu açıdan, şu yukardaki sözler, ‘tımarhanelerde bile tedavisi kabil olmayan’ hastalıklara mübtelâ olmak gibi  sözleri söyleyene söylense, çok mu mâsum kabul edilir? Kendi içinde çelişkiler taşımıyor mu?  Bu çelişkilere ve eskisinden daha hafif olmayan ağır ifadelerin kendisine yakışmamasına rağmen, yine de, bir önceki sözün hafifletme çabası içinde bulunulduğu hissi vermesi hasebiyle, bu konuda daha mâkûl çizgilere gelinmesi temennisiyle, bu tartışmaya burada nokta koyuyorum.

***

‘Diyar-ı bekr ve Kürdistan Sultanı’ndan 5 asır sonra..

Sultan Süleyman’ın, 500 sene öncelerde, 1525 yılında alman imparatoru Şarlken’e yenilip oğlunun esir düşmesi hasebiyle, kendisinden yardım isteyen Fransa Kralı François’ya hitaben teselli edici mahiyette yazdığı nâmesinde, kendisini, 'Ben ki; Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve vilâyât-i Zul-Qadriyye’nin ve Diyar-ı Bekr’in ve Kürdistanın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’in ve Mısr’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kuds’ün ve Yemen’in ve külliyyen diyar-ı Arab’ın ve dahî nice memleketlerin ki, _ âbâ-i kiram ve ecdâd-ı izâmımın (şerefli ecdadımın) kuvve-i kâhireleriyle (kahredici kuvvetleriyle) fetheyledikleri ve cenab-ı celâdetmeâbım (ihtişamlı saltanat sahibi zâtım) dahi, tîğ-i âteşbâr (ateş saçan okum) ve şemşîr-i zafer-nigârım (zafer sağlayan kılıcım) ile fetheylediğim nice diyarın _  Sultanı ve Padişahı; Sultan Bâyezid Han oğlu Sultan Selîm Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım...  diye hatırlattığını hatırlayabiliriz.

Yazının Devamı…

Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim