Diyar-ı Bekir

03.12.2011 14:35

Nuray Kayacan

Diyarbakır uçağı inişe geçiyor... Kara parçasının görünmesiyle birlikte şehir hakkında ipuçları da çorap söküğü misali ortaya çıkmaya başlıyor. Uçak askeri bir alana iniyor. Acaba bir aksilik mi oldu, neden askeri üsse iniş yapıyoruz derken Diyarbakır’ın sivil bir havaalanı bile olmadığını öğreniyoruz.

Uçaktan iniyoruz; etrafta gözetleme kuleleri, askerler, mevziler, tel örgüler… Kendimi Guantanamo üssüne girmiş gibi hissediyorum. Nasıl psikolojik bir baskıdır bu. Daha şehre attığınız ilk adımda korku jenerik olarak damarlarınızda akmaya başlıyor.

Şehrin Güvenliğini Ev Kapıları Ele Verir…

Bizi karşılamaya gelen arkadaşlarla sohbeti bilgiye, görseli izlenime harmanlayıp kalacağımız mekâna geliyoruz. Bir şehrin güvenliği ev kapılarıyla test edilebilir. Kapının malzemesi, kilit adedi çok anlam ifade eder. Bursa’da kaldığım evin ahşap sıradan bir kapısı vardır ve anahtarı gün boyu üzerinde durur mesela. Elbet semtine göre farklılıklar gösterebilir ama Diyarbakır’da gördüğüm tüm hanelerin çift çelik kapısı ve alengirli kilit sistemleri vardı.

Burada sizi yer sofralarında ağırlıyorlar. Her yemek ortaya konuyor ve sıra takip edilmeden canınızın istediğini tadıyorsunuz. Hemen hemen her davetin başrol oyuncusu kuru dolma… Nar ekşisi ve toz hali değil kaynatılıp suyu konulan sumak, satır kıyma, tencerenin dibine istif edilen kemik, kuyruk yağı mükemmel lezzetin tiyo yapı taşları. Mumbar dolması, kelle paça türü sakatat yemekleri, nefis içli köfte, kaburga dolması, ekşili meftune de diğer yöresel lezzetlerden bazıları. Mevsimi olmamasına karşın Diyarbakır karpuzu da anmazsak ayıp ötesi olur…

Bu diyarda misafirperverliğin tavan yaptığını görüyorsunuz. Bölge insanı misafiri nereye oturtacağını, nasıl ağırlayacağını şaşırıyor. Sanırım İstanbul gibi metropollere geldiklerinde şoka giriyorlardır. Soruyorum ve “evet” diyorlar. Batının soğukluğu, ilişkilerin kopukluğu, Müslüman cenahta dahi yaşanan modernizm hastalığı bireysellik, hepsinin ortak sitemi.

Diyarbakır’da Var Bir Kapı, O Kapının da Bir Değil İki Sapı…

Tarihi Diyarbakır evlerinin kapılarından insanların gelmeden geçemeyeceği belirtilir... Bu evleri ve kapılarını fotoğraflıyorum. Uzun duvarların ardında bahçeler ve avlular var. Hiçbir evin penceresi diğer evinkiyle çakışmıyor. Bu mimari özelliklerde ne kadar mutaassıp yapıda olduklarını gösteriyor. Ayrıca evlerin kapı tokmakları iki adet. Küçük tokmak kadın misafir büyük tokmak erkek misafir için. Böylece çıkardıkları sesten evin hanımı gelen misafirin cinsiyetini anlıyor. Vel hasıl-ı kelam: Diyarbakır’ın kapıları ve kapı kolları başlı başına sanattır. Nezaketi, inceliği ve dindarlığı gösterir.

Diyarbakır Ulu Camii

Çok sağlam, kara taştan yapılmış, Anadolu’nun en eski camilerinden Ulu Camii. M.S. 639 yılında İslam orduları Diyarbakır’ı fethedince Mar-Toma Kilisesi’nin camiye çevrilmesiyle kurulmuş. İslam âleminde 5. Harem-i şerif olarak tanınmakta. Duvarlarında birçok uygarlığın kitabesi var. Kiliselerden devşirme camilerdeki kasvetli hava burada da var. Bizim camilerimizdeki huzur var eden yapılanma, kiliselerde korkutma merkezli büyük, kasvetli, karanlık yapılar doğurmakta.

Maşallah her ilimizde bir ulu cami mevcut. Buradakinin özelliği vaktiyle dört mezhebinde aynı anda ibadet edebilmesi. Bu kadar mezhebin ibadetine olanak tanıyan bu koskocaman yapıda bayanlar bölümü son dönemde ancak ayarlanabilmiş. Daracık bir merdivenle ufacık bir bölmede namazlarımızı ifa ediyoruz. Camilerde ufak ve o mükemmel ambiyanstan uzak yerlerde namaz kılmaktan dolayı ufak çapta bir sitemde bulunmak istiyorum. Geniş, ferah, havadar ve o büyüleyici atmosferde huşu dolu bir namaz ifası bizim de hakkımız değil mi?

Saykoluğun Lüzumu Yok, Aldırıyorum Sana Hayat!

Nihayet çıkan “Yaşasın Kayboldum” adlı kitabımızın imza günü ve genç kardeşlerimizle tatlı bir sohbet için Anadolu İHL’ye gidiyoruz. Pırıl pırıl gençler... Rabbim nurlarını daim eylesin. “İHL’ler dejenere oldu, kızların giyim kuşamı değişti, kız erkek diyalogları karma eğitimle hoş olmayan boyutlara ulaştı, ne dersiniz?” sorusu geliyor? Eleştirilere gençlerin alışkın olduğu-beklediği silkinin ve kendinize gelin, edebinizi bilin yaklaşımından ziyade elbet hatalarımız olacak, önemli olan bunları tespit edip çözüm yoluna gitmek, bunun içinde Kur’an zırhıyla kuşanmak gerekir diyorum. Bir İHL’li olarak tarafsız olamayacağım, kimse kusura bakmasın. İnanıyorsak üstünüz, ölümüz bile onların dirisinden evladır diyorum. Abarttım mı? Abartmayı seviyorum.

Diyarbakır İHL ve diğer tüm imam hatiplilerle aynı havayı soluduk; yedi yılım sabah sekiz, akşam beş İHL’ de geçti. Geçen onca yıldan sonra bile askerlerin ders verdiği, örtülü dersine almadığı, sınıfta bırakmak için sıfır da bir not neticede, öğrenci bu dersten geçebilir diyerek, sıfır bile vermediği bu sebeple albaylıktan generalliğe terfi ettiği bir okuldaydım. Bunca yıl geçmiş, ne değişmiş! O albayın örtülü kardeşime reva görmediği sıfır gibi koca bir boşluk. Hem ayrıca resmi kıyafetli askerlerin okullarda ne işi var, zorunlu din dersini tartışanlar ordunun verdiği zorunlu milli güvenlik dersine neden ses çıkarmıyor? Bu dersi neden bol apoletli, “ben otoriteyim, benden kork” görünümünde rütbeli askerler veriyor? Vara yoğa ses tellerini hor kullananların volümü neden burada yükselmiyor?

İmam Hatip Liseleri ve Yurt İstiyoruz Devlet Babadan…

Okul yöneticileri ise oldukça dertli.  Öncelikle çay ve “Diyarbakır Geceleri Kolonyası” ikram ediyorlar, akabinde dertlerinin tütsüsü ile kolanyanın rayihası dağılıveriyor. Merkez dışından özellikle kız öğrencileri okutmak isteyen aileler var ama yatılı öğrenci talebini karşılayacak bir kurum istiyorlar. Özellikle Bağlar gibi örgütün aktif olduğu bölgelerde böyle bir talebe cevap verememek çok acı. Bursa ile aynı nüfusa sahip Diyarbakır. Bursa’da 20’den fazla İHL varken Diyarbakır’da sadece 3 İHL var. Yöneticiler gelen talebi geri çevirmekten hicap duymakta. Özellikle İHL’ye gönderemedikleri için kız çocuklarını okutmayan ailelere hayır demek çok acı. Teveccüh gösteriyor halk, kızlarımız okusun, oğullarımız terör örgütünün tuzağına düşmesin diyorlar, ivedilikle yeni okullar ve yurt talep ediyorlar. Kız yurtları yapılsa kırsaldan gönderen çok olur diyorlar. Biz ne diyoruz: Devlet baba beni okula gönder, kardelenler solmasın, kızlarımız okusun diyoruz, elbet İHL’lerde.

İHL Nesline Nutuk Kıvamında Arzuhal

Müminsen peşin kabul et ezileceksin ama müminsen peşin kabul et kendini ezdirmeyeceksin. Başın daima dik olacak. Postallarla çiğnense dahi o küçücük yaşında mübarek alnın secdeden başka hiçbir egemenin hegemonyası karşısında eğilmeyecek. Jakoben zihniyetlerin değeri senin vakarın karşısında o kıyıp da veremedikleri sıfır kadar. Göz boyasınlar, omuzlarındaki yıldız sayısı kadar kendilerini değerli saysınlar, ne çıkar? Sen arşa yükseldiğinde kim nerede, ne pahada, yapıp ettiklerinin karşılığı ne, göreceksin. Onların şakşakçılarından daha zelil olan mı var? Sen bu acının yanında oradaki nicedir, nereden bileceksin? Sana verilen görev zor, mesuliyeti ağır, evet! Ama bu şanlı görevin sana pelesenk ettiği apoletleri nurdan bir hale gibi üzerinde taşıdığını inkâr mı edeceksin? İmam hatipli kardeşim: Bu gün sen Rabbimin huzurunda çetin bir görevin, şanlı bir emanetin mümessili oldun. Başarın başarımdır. Yenilgin yenilgim. Sendelersen tut elimi, yanılırsam düzelt beni. Elele bu savaşta sancağı düşürmemeli. Ben sensiz bir hiçim, tüm çabam kocaman bir hiç. Beni sen tamamla, ihtiyacın olduğunda ben hep varım, her zaman yanındayım. Sen üstünsün kabul et. Furkan’da dediği gibi inanıyorsan üstün olan sensin. Sen üstünsün kabul et. Kaldır başını, ayrıl onlardan, belirle safını… Yanımda dur, aramıza şeytan giremesin sıklaştır safını…

70 YILDIR CUMHURİYETİN YAPAMADIĞINI, BDP NASIL YAPTI?

Cumhuriyet tarihi boyunca dininden koparılamayan peygamberler, sahabeler diyarı bu kutsal topraklarda BDP gibi sosyal düzen yanlısı bir hareket nasıl olur da bu kadar büyük çapta bir yayılma gösterir? Laik-Kemalist düzen kadınlarımızın örtüsünü açamazken bu komünist menşeili, faşizme yelken açan hareket nasıl başarı elde eder, halkı kendisine çeker? Yanıt için derin sosyolojik tahlillere, komplike paranoyak komplo teorilerine, dış mihrak destekli soğuk savaş stratejilerine, anomik tahlillere, sürrealist, pragmatist bakış açılarıyla topu seküler dünya düzenine, modernleşen bireyin kendiyle yabancılaşmasına falan bağlamaya gerek yok. Cevap çok açık: Sen üzerine düşeni yapmazsan, yapanlar kazanır. Ülkenin bir ucundan diğerine kurduğun ahkâm cümleleri her zaman ve daima havada kalır. Son olarak bir de amiyane bir tabirle “yani”ye bağlama çekeyim: Adamlar çalışıyor be abicim! İşliyorlar ve bizde bir kenarda pas tutmamızdan mütevellit her kelamımızla gıcırdamaya devam ediyoruz.

Çözüm Nedir?

Çözüm Kuran-i bir söylemdir. Hele hele bu bölgenin insanına düşen görev dağılımı zor lakin alacakları ilahi karşılık da paha biçilmezdir. Emr-i bil maruf nehy-i anil münkerle birbirimizin eksiklerini giderir, bir duvarın tuğlaları gibi bütünleşirsek, on çeşit mihrakın parça pinçik ettiği mahv-u perişan eylediği topraklardaki vazifemizin ifasına doğru emin adımlarla ilerleyebiliriz demektir. Yoksa onlarca dernek kurarız. Bu derneklere on kişi girer, yedisi çıkar, on beşi girer, on üçü çıkar, iki ileri bir geri mehteran tadında yerimizde rap rap saymaya, zelilliği kendi kısırdöngümüzde saydırmaya devam ederiz.

Kırklar Dağı’nın Düzü, Ziyaret Çarptı Bizi…

Surlardan gözüken on gözlü köprüye gidiyoruz. Etrafında tek tük restoran türü mekânlar yapılmış. Bölgenin daha işlevsel hale getirilerek, turizme hitap edecek projeler tasarlandığı bilgisini alıyoruz. Vaktiyle büyük reklamlar yaparak uçuk fiyatlara daire satan müteahhidin bırakıp kaçtığı bloklar köprünün tepesinde arzı endam ediyor. Allah korkusu olmayan, insan ümitlerini sömürenlerden nedir bu insanlığın çektiği. Bir yandan da yirmi dairesine Van’daki depremzedeleri yerleştiren mübarek müteahhidin öyküsünü dinliyoruz. Tüm bu karmaşanın alaşağı ettiği zihnimize bir mola verip, Kırklar Dağı’nın düzü diye başlayan Suzan türküsünün yakıldığı on gözlü köprünün üzerinde akan Dicle’yi seyreyliyoruz.

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Şair Cahit Sıtkı Tarancı'nın doğduğu bu ev geleneksel Diyarbakır evlerine güzel bir örnek teşkil etmekte. Öyle hoş bir mimarisi var ki amiyane tarafınıza dokunuyor: “adam yaşamış hakikaten” dedirtiyor. 1973 yılında Kültür Bakanlığı tarafından satın alınıp müze haline getirtilen müzede Cahit Sıtkı Tarancı'nın eşyaları, mektupları ve kitapları sergilenmekte.

Ziya Gökalp Müzesi

Ziya Gökalp'in yaşadığı bu ev 1956 yılında müze haline getirtilmiş. Getirilmiş demiyorum dikkatinizi celp edeyim getirtilmiş diyorum. Gökalp'in eşyaları, mektupları ve kitapları sergilenmekte. Alman ekolünden beslenen Fransız sosyolojisi hayranı, ırkçılık illetini bizlere musallat eden, Kürt halkını biz de varız o zaman diye galeyana sevk eden, ünlü sosyolog, toplum mühendisi, Atatürk’ün mihmandarı, hakkında en çok monografi yazılan, Türkçülüğün esaslarını kaleme alan düşünürün Diyarbakırlı olması ve burada müzesinin olması ne kadar tirajikomik bir mevzu değil mi? Hayat böyle bir şey zaten. Şaşırdığınız sürece vadenizin dolmadığını anlıyorsunuz. Öğrenme süreciniz şaşırdığınız sürece bekasını muhafaza ediyor.

Han Kapısında Saç Tava…

Han kapısı tarihi bir mekân, giriş bölümündeki dükkânlarda genellikle el işçiliğine dayanan ve materyali bakır olan ürünler satılmakta. Puşi gibi yöresel örtüler, şallar da oldukça orijinal. Alt katta sahaflar var. Otantik mekânda istediğiniz kitabı satın alabilir, bir kenarda oturup çayınızı yudumlarken okuyabilirsiniz. Diğer yanda otantik bir restorana gidiyoruz. Ayrı bölmelerde kimse birbirini görmeden, rahatsız olmadan yemeklerini yiyebiliyor. Ayakkabılarınızı çıkarıp birkaç basamak çıkarak yer masalarında yiyorsunuz. Yöresel bir lezzet saç tava istiyoruz. Tadına doyum olmuyor haliyle. Burada yemeğin yanında mezeler ücretsiz getiriliyor. Ekşili salata, ezme, turşu yemeğin lezzetini perçinliyor.

Akabinde ve detayında kahvenizi nasıl alırdınız diyorlar. O işlemeli gümüşi fincanlarda insan nefret etse bile kahve içmeden edemiyor. Yöresel bir tat olarak menengüç kahvesini içmemizi tavsiye ediyorlar. “Tamam, olur.” diyorum. Bakalım tadı nicedir? Sütlü kahve gibi ama fıstık da katılmış, anlaması zor evet ama benim gibi telve düşmanı bir kafeinden nefret ederin bile içebileceği hafif, hoş bir lezzeti var.

Bir Gün Daha Geçti, Yarına Allah Kerim…

Konaklayacağımız mekâna varıyoruz. Tertemiz döşekler seriliyor, misafirin kendi yatağını açmasına, içeceği suyu almasına dahi izin yok. Hizmette sınır yok burada. Ne diyeyim. Oğlunuza doğulu bir eş alın, rahat edin. Kızınızı vermeye gelince valla bir daha düşünün, bir su getirmeyi dahi öğretemediğimiz kızlarımızı burada staja gönderelim mesela…

Uykum var; hadi kapat ışıkları… Göz kapaklarıma hükmedemiyorum nicedir. Gözüm, kulağım ve kalbim kapsama alanı dışında. Algı yorgunu zihnim bu günlük paydos çığırtkanlığında.

Uykum var… Tafranı al ve çık hayatımdan. Yorgunluğumdan geriye kalan yıkık bir duvar, mahzun bir çocuk görüntüsünde yaptığı hataları affettirmeye çalışan akıl almaz akılsız nefsim, iyi uykular...

HABER7

 

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim