Diyanet’te Devrim ve Islahat Gerekliliği

06.10.2014 16:38

Hamza Türkmen

“Yeni Türkiye” ideali içinde Türkiye’nin üçüncü büyük niceliksel gücü olan Diyanet yapılanması üzerinde önemli tartışmalar yapılmaya başlandı. Yeni hükümette Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın telkinleri doğrultusunda kuruma iade-i itibar kazandırmak amacıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), Devlet Bakanlığından alınıp Başbakanlığa bağlanmış oldu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in tespitleri de tartışmanın çerçevesini özetler gibiydi: “…Siyasetin yahut yöneticilerin Diyanet üzerinde dine ve topluma şekil vermeye çalıştıkları zamanlarda Diyanet hep zor durumda kalmıştır.”

Bizim için Diyanet’in resmi ideoloji karşısında özerkleşmesi devrim; Sünni, Sufi veya Alevi eklektisizmlerine, gelenekçiliğe ve modernistliğe karşı İslam’ın evrensel sabitelerinin öne çıkartılması ise ‘ıslah çabası’dır.

Mustafa Kemal’in emriyle 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin yerine, İslam dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek; dinî konularda toplumu aydınlatıp ibadet yerlerini yönetmek” amacıyla kurulan Diyanet İşleri Teşkilatı (DİB), 429 sayılı kanun ile cumhurbaşkanlığına bağlanmıştı. Ancak aynı tarihte hilafetin bireysel statüsü kaldırılıp hükmi şahsiyeti Meclis’e devredilmişti; aynı zamanda Anayasal olarak şer’i hükümlerin yürütülmesi Meclis’e aitti. Bu düzenleme ile İslami algı bölünmüş gibi görünse de bu konuyu İslami bütünlük içinde iş bölümü olarak da takdim edenler oldu.

Ancak kısa bir dönem sonra bu düzenlemenin Türkiye’yi İslam’dan uzaklaştırıcı bir stratejinin parçası olduğu açığa çıktı. Zira 10 Nisan 1928’de Anayasa’dan “Türkiye Devletinin dini İslam’dır.” maddesinin kaldırılmasını takiben 5 Şubat 1937’de Anayasa’da “laiklik” ilkesine yer verilince DİT (DİB), sadece halkın dar anlamda ibadi işlerini ulusal birlik içinde yürüten, bazen bakanlığa bazen başbakanlığa bağlı bir devlet birimi haline geldi. Zaten DİB’in şekilsel hukuki yapısı Osmanlı saltanat sistemindeki şeyhülislamlık makamına benziyordu. Türkiye’de laik resmi ideolojinin denetlediği bu yapının Osmanlı’daki benzeri, “örfi hukuk”la siyasetin dışına itilebiliyordu.

Diyanet İşleri Teşkilatı bünyesinde görülen zaaf ve sapmalar, neticede tarihî süreç içinde ümmet olarak Kur’ani ilkelere ve Mütevatir Muhammedi Sünnet’e dayanan şura bilincinden ve yönetiminden kopukluğumuzun can yakıcı bir ürünüydü.

Ümmetin, içine düştüğü zaaflara rağmen şekilsel de olsa İslami olana bağlılığı güçlü idi. Bu gücü Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadrosu silikleştiremediği için Diyanet İşleri Teşkilatı gibi bir mekanizmayı icat etti. Başından beri DİT veya DİB içinde görev alan “din adamları” iki çeşittiler:

Birincisi (Din Adamları), halkın dini inanç ve ritüellerini resmi ideoloji adına kontrol altında tutmaya ve dini, ulusal birliğin bir bileşeni olarak kullanmaya çalıştı.

İkincisi (Âlimler), bu dini kurumu Sahih İslam’ı anlatmak veya Sahih İslam’ı anlatmanın önünü açmak için kullanmaya çalıştı.

Ahmed Hamdi Akseki’nin izini süren Hayrettin Karaman’ın Hizmet Hareketi bu ikinci kanadın rehberliğini yaptı. 28 Şubat 1997 Darbe Sürecinde darbeci resmi ideolojinin kullandığı gelenekçi, modernist ve tarihselci ilahiyatçılara ve din adamlarına rağmen, DİB bünyesindeki Fetva Kurulu’nda (Diyanet İşleri Yüksek Kurulu) ıslah ve şahitliği önceleyen âlimler ise tüm Kemalist paşaların baskılarına karşı çıkarak başörtüsünün farz olduğunu ilan ettiler.

Bugün ise DİB içinde tüm gelenekçi ve modernist fitnelere, Gülen çizgisindeki Paralel Yapı’nın desise ve fesatlarına rağmen İslami uyanıştan yana olan âlimler kanadı güç kazanmaktadır.

 

DİB’in Yapısal Sorunu

DİB’in kurumsal yapısıyla ilgili en önemli konu, bu yapının devletten ve resmi ideolojiden nasıl özerkleşeceği; özerkleştiği takdirde mevcut dinî cemaatlerin inisiyatifine bırakılıp bırakılmayacağı ya da özerk yönetiminin nasıl sağlanacağı meselesidir.

Bugün 100 bini aşkın caminin ve mescidin idari ve personel işlerini yöneten DİB, aynı zamanda genel Sünni formda cemaate vaazlarla, hutbelerle, beyanatlarla, Kur’an kurslarıyla yol göstericilik yapmakta ve eğitim vermektedir.

Türkiye’deki Müslümanların dinî kültür ve algıları Osmanlı bakiyesi içinde şekillenmiştir. Bu birikimi Kur’an ve Muhammedi Sünnet içinde ıslah etmek isteyen Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Akif, Babanzade Ahmet Naim, İskilipli Atıf gibi öncülerimiz ise Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tamamen tasfiye edilmiştir.

Osmanlı bakiyesi akaid, yönetim, eğitim ve kültür birikiminde yaşanan zaaflar zaten Kur’an ile olan bağımızı zayıflatmıştı. Osmanlı bakiyesi olan Müslümanlar tefrikalara düşmüştü. Ümmetin yetimleri haline gelen Türkiye Müslümanları tarikatlarda şeyhlerinin keşfçi telkinlerini mutlaklaştırmış, mezhebî aidiyetleri mezhepçiliğe dönüşmüş, din adamları saray uleması gibi egemenlerden yana tavır almışlardı. Müslümanların bu zaaflı yapısı dinî camialarda hizipçilik ve birbirini dışlama ruhunu büyütmüştür. Halkın dinî kültüründe İslam’ın sabiteleri ve değişkenleri birbirine karışmıştır. Bu kaos, Sünnilik için de tasavvufçuluk için de Alevilik için de kimliksel bulanıklık halini getirmiştir.

Bu süreçte DİB içindeki ‘din adamları’nın sivilleşmesi sorunundan önce, vahyî bilgi ve imanlarını yenileyip Said Halim Paşa’nın dediği gibi “İslamlaşma”ya ihtiyaçları vardır. Ancak DİB’in alanını özerkleşme adına birbiriyle çekişen ve didişen hizipçi cemaatlerin, tarikatların rekabet etmelerine bırakmaktansa, İslam’ın sabitelerini ve değişkenlerini ıslah temelinde bilen âlimlerin eliyle bir “geçiş dönemi” formülü üzerinde durulması daha önemlidir. Sünnisine de tarikatçısına da Alevisine de ihtilaflı üretilmiş dinî değerler dayatılmamalıdır. İletilen muhkem ölçüleri ve usvetu’n hasene olan Hz. Muhammed’in tartışmasız mütevatir evrensel uygulamalarını öne çıkartan bir rehberiyet oluşturulmalıdır.

İslam’ın sabitelerini asıl alan böyle bir “ıslah projesi”, gelenekçi ve modernist yaklaşımların eski ve yeni taklitçi ruhunu ıslah ekolünün metin tenkidini formül edinerek aşmalıdır. (“Reform”, Avrupa kökenli bir kavram ve ölçüsü net olmayan bir düzeltme halini ifade ettiği için “reform” yerine, Kur’an’da köklü değişim anlamında kullanılan “ıslah” kavramını kullanmalıyız.) Ayrıca ıslah temelli böyle bir proje, Gülen Camiasının Paralel Yapısı gibi komplo ve tuzaklara karşı tedbirli olma basiretini de göstermelidir. Zira Gülen Camiası, Diyanet’i pasifleştirip önemsizleştirici gündemler açmakta, bu arada Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun oluşturduğu boşluğu sözde muhalif ve özgürlükçü bir din anlayışının kendi okullarında, yurt ve evlerinde, dersanelerinde ikame edilebileceğini telkin etmektedir. ABD’nin Protestanlaştırıcı Ilımlı İslam arzularıyla örtüşen ve Gülen Camiasının yanlış din anlayışıyla paralelleşen bütün müfsid akımlar DİB’deki etkisi kırılıp İslami özgünlük yolu aranmalıdır.

Önemli olan DİB’i süreç içinde devletten maaş alan konumdan uzaklaştırmak olmalıdır. Tüm azınlıkların vakıf emlak ve değerleri AB müktesebatı kapsamında nasıl ki kiliselere ve havralara geri veriliyor ise aynı şekilde Cumhuriyet döneminde gasp edilen ve satılan İslami vakıflar, vakıf arazileri ve gelirleri de fiziken veya hesaplanarak bugünkü değerleri üzerinden DİB’e geri verilmeli veya ödenmelidir. İslami vakıf ve değerlerinin -Hristiyanlara, Yahudilere, Süryanilere verildiği gibi- DİB’e geri verilmesi, DİB’i de devlete maddi anlamda bağlı olmaktan tamamen kurtaracak ve Müslümanların gasp edilen hakları iade edilmiş olacaktır. Müslümanlar Yeni Türkiye’de bu konuyu ciddi olarak gündeme getirmeli ve azınlıklara verilen vakıf haklarının Müslümanlara da DİB üzerinden iadesi için hukuki ve idari alanda aktif çaba göstermelidirler.

DİB’in vakıf gelirlerini elde etmesiyle oluşacak ekonomik gücünün mali denetimi “geçiş süreci” kapsamı içinde tabii ki devlet tarafından yapılabilir. Ama özellikle DİB’in ilmî ve idari özgürlüğü ıslah çizgisindeki kanaat önderlerinin şura temelli ve geniş katılımlı mütevellilik örgütlenmesi anlayışı içinde güçlendirilmelidir. Vakıf değerlerinin iadesi ile devlete yük olmaktan kurtulacak olan DİB bünyesinde resmi bürokrasi ve resmi ideoloji kalıpları aşılmalı; bu yapı Kur’an temelli ıslah, inşa ve şahitlik çizgisinde bir Şura İçtihat Konseyi ile yönetilmelidir. Bu katılımcı ve ilim eksenli yapının şekillendirilmesi ve işleyiş kuralları için de ıslah çizgisinde söz söyleyecek sivil-resmi, alaylı-mektepli bütün kanaat önderleri ile çalıştaylar yapılmalıdır.

Ayrıca siyaseti hayatı biçimlendirme çabaları olarak değerlendiriyorsak; bilelim ki, zaten Kur’an da insanları itikattan siyasete kadar zulümattan nura çıkartmak için inzal olmuş bir kitaptır. Anormal olan İslam’ı ve Müslümanları siyasetten koparmaktır. Normal olan ise siyasetin Müslümanların ortak değeri Kur’an’ın ve Muhammedi Sünnet’in sabitelerine göre yapılmasıdır. Siyasi hatalar İslam’ın değil, nimetten uzaklaşmış olan Müslümanlarındır.

 

Yeni Hükümet Programı İçinde Diyanet

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun DİB’in başlangıçta dinî hayatı devlet tarafından kontrol altında tutmak için ulusal yapı olarak örgütlendiğini; oysa şimdi dinî hayatı bu kalıplar içinde tutmanın mümkün olmadığını söylemesi, ‘çevre’nin veya çevre içindeki Müslümanların taleplerinin ‘merkez’e taşındığını göstermektedir.

Artık ümmeti parçalayan bir ulusçuluk sürecini değil, ulusçuluktan ortak değerlere, inanan halklar arasında bir entegrasyona ve ümmet beraberliğine adım attığımız yılları yaşıyoruz. Arap Baharı ile yakalanan atmosferi, Suriye ve Gazze direnişlerini, Türkiye’nin yerel ve küresel vesayetten kopma azmini bu potansiyel çerçevesinde okumalıyız.  Üzücü olan bu sürece İslami bir devrim yapmış olan İran’ın bugünkü yönetiminin Devrim’in üst değerlerinden saparak ve Safevi Şiiliğine yelken açarak ayak diretmesi ve işbirlikçi Suudi yönetimiyle ümmet coğrafyasında vahdete yönelimi bozması, fitne çıkartmak konusunda paralel hale gelmesidir.

Diktatöryal eski vesayet rejimi, DİB’i, Anayasa’nın 136. maddesi ile laiklik ilkesine bağlı olarak faaliyet yapmakla sınırlamış, siyasi görüş ve düşüncelerden uzak durmasını şart koşmuştur. Oysa hayata müdahale eden bir dinin ana kitabına inananlarına hizmet veren DİB’in siyasi fikir ve içtihatlardan uzak tutulması, doğrudan bir düşünce ve inanç yasağı ve suçudur. Ayrıca din üzerinde siyasi ve ideolojik hâkimiyet kuran bu kural AB Kriterleri ile de çelişmektedir. DİB yetkililerinin ve Diyanet İşleri Yüksek Kurulu’nun İslami sabitelerle açıkça çelişen “siyasi ve hukuki” konulardaki görüşlerini açıklarken, bu görüşlerinin sadece “dinî ve ahlaki” olduğunu vurgulaması Eski Türkiye’nin yasal dayatmaları nedeniyledir.

İslam reel siyaseti yoruma bırakmış ve değişkenlerin mutlaklaştırılmamasını istemiştir. Ancak Kur’an ve Muhammedi Sünnet, ideal siyasetin sabitelerini dinin bir parçası olarak göstermiştir. Yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, malı tek elde toplamamak, yetimi itip kakmamak, teraziyi doğru tartmak, işleri şura ile gerçekleştirmek, ahidlere riayet etmek, gayba taş atmamak gibi birçok hüküm Müslümanların ideal siyaset ve yaşama ilkelerini belirler ve DİB de bu konular gündeme geldiğinde “Bu konular siyasi; benim konuşmam doğru olmaz!” diyemez, dememelidir.

Ağustos 2014’te İstanbul’da Dünya İslam Âlimleri Birliği Toplantısı gerçekleştirildi. Örneğin bu toplantıda Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, Mısır’da ve diğer bölgelerde haksız yere zulme ve saldırıya uğrayan Müslümanların sorunları gündeme geldiğinde Şura Suresi’nin “(İnananlar) bir zulme ve saldırıya uğradıkları zaman birlik olup karşı dururlar.” muhkem ayeti DİB’i ilgilendirdi mi ilgilendirmedi mi? Peki, bu ayetin yaşanan sorunlardan bağımsız düşünülemeyeceğine göre, bu ayet ekseninde Müslümanların mağduriyetleriyle ilgilenmenin siyasi yanı var mıdır yok mudur?

Davutoğlu hak ve adalet ekseninde, DİB’i tüm Müslümanların ortak kuruluşu haline getirecek ve bu alanda ümmet coğrafyasındaki diğer kardeş kuruluşlarla şura entegrasyonuna yöneltecek bir gidişatın kapısını açmak zorundadır. DİB devletin de bir partinin de Diyanet’i olmamalıdır. Müslümanların hakları ve Sahih İslami evrensel ölçüler doğrultusunda yapılanacak olan bir sürece destek verilmelidir. Davutoğlu’nun DİB ile ilgili beyanlarını, TC Devleti’nin dış politikasında konjönktürel katkı sağlayacak bir atraksiyon olarak değil; Müslüman halkların fıtri ve vahyî değerlerine hürmet içeren tutarlı bir açılımın adım sesleri olarak algılamak istiyoruz.

 

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim