1. YAZARLAR

  2. Bejan Matur

  3. Dış siyasette cesur, iç siyasette güvensiz
Bejan Matur

Bejan Matur

Yazarın Tüm Yazıları >

Dış siyasette cesur, iç siyasette güvensiz

A+A-

Eskiden şöyle olurdu; Avrupa'nın herhangi bir şehrinde, üniversitesinde bir toplantıya davetliyseniz ve toplantının konusu "Türkiye'nin sorunları" ise, sıklıkla kendini dayatan bir üst dil, yukardan bir bakış, açık bir kibir ve hizaya getirme telaşı ile karşılaşırdınız.

Tuhaf olan, aynı üslup sadece sorunların tartışıldığı toplantılarda değil, şiir gibi gündelik siyasetin uzağındaki alanlarda da karşınıza çıkardı. Sanatçı olarak davet edildiğiniz bir toplantıda, ülkenizle ilgili görülmemiş hesaplarınızı oracıkta görmeniz ve halletmeniz beklenirdi. Sözüm ona gösterdikleri dostluğun, adı konulmamış bedeliydi bu sanki. Bu kibir ve yukardan dil başından itibaren bana rahatsızlık verdiğinden ve göstermelik ilgileri samimiyetsiz göründüğünden olsa gerek 'kan kusup, kızılcık şerbeti içtim' demeyi hep tercih ettim. Can yakan sorunların hesabının görüleceği yer öncelikle kendi ülkeniz olmalıydı. Başkalarının ülkesi değil. Bu konuda benim kahramanım Hrant Dink'ti. Ülkesiyle meselesini, ülkesinin insanıyla, toprağıyla halletmeyi, konuşmayı seçen hakikati bol Hrant, diasporada üretilen dilin bizi anlamaya yetmeyeceğini öyle güzel ifade etmişti ki. Bu toprağın sorunları burada konuşulmalıydı. Başkalarının ülkesinde konuşulanlar, daha derindeki yaralara merhem olamıyordu çünkü.

Eskiden, yurtdışında Türkiye'yi temsil eden sinemacıların, şairlerin, yazarların ve dahi Eurovision şarkı yarışmacılarının(!) karşılaştığı sorular benzerdi. Bir tür ihbar ve ifşa makamı olan o toplantılarda konuşanlar, günü geldiğinde onlara sunulan sahnenin çözümsüzlüğü sürdürmenin bir aracı olduğunu çok da fark etmezlerdi. Türkiye'nin bu tavra çanak tutan yasaları ve o yasaları kırbaç gibi kullanan yönetim anlayışı elbette bu bakışı besliyordu. Hiçbir eleştiri ve sorgulamaya izin vermeyen, en küçük girişimi "vatan hainliği" olarak niteleyen, en ufak bir eleştiriyi "Türk'e ve Türklüğe hakaret" kabul eden bir Türkiye açık ki dışarıda da pek saygı uyandırmıyordu.

Evdeki sorunları çözmeden lider ülke olunamaz

Bugün durum farklı; Batı'da Türkiye ile ilgili yapılan tartışmaların zemini artık belli kalıplar, şablon önermeler ve önyargılardan kurtulmaya başlıyor. Her şeyden önce Türkiye'de olup bitenleri anlamaya çalışan bir Avrupa kamuoyu var bugün. Bu anlama çabası, Avrupa'nın kendi iç sorunlarıyla uğraşmaktan yorulmuş yaşlı bir demokrasi olduğunu fark etmiş olmasından kaynaklanıyor. Ama Avrupa'nın Türkiye karşısında demokrasi ihraç eden kibrinden uzaklaşmasının asıl nedeni, Türkiye'deki yetersiz demokrasinin giderek artan kalıbını kırma, kabuğundan çıkma arayışı ve bu arayışın dinamiği olan Kürtler, Aleviler ve dindarların durumudur.

Rejimin yıllarca baskı altında tuttuğu kesimler, bugün artık kendilerini anlamlı yöntemlerle ifade etmeye başladı ve makul bir zemine doğru mesafe kat ediyorlar.

Türkiye'de rejimi zorlayan sorunların hangi araçlarla dillendirildiği elbette önemli. Ama daha da önemli olan, sorunların adı doğru konuyor ve çözümler doğru zeminlerde aranıyor. Ezen ezilen kutupları çözülürken, çözüm isteyen ve istemeyen taraflar netleşiyor, talepler önerilerle beraber dile getiriliyor. Bu noktada Avrupa, tüm bu talepleri dile getiren toplulukların Türkiye'de rejim tarafından nasıl karşılandığını ve neleri dönüştürmenin eşiğinde olduğunu görmek zorunda hissediyor kendini. Ve Türkiye'nin sorunlarını tartışırken o alışılagelmiş yukardan, başöğretmen üslubunu bırakmış, anlamaya çalışan bir görünüm sergiliyor.

Geçen hafta İsveç'teki Lund Üniversitesi'nde düzenlenen Kürt konferansında konuşurken, diğer katılımcıları dinlerken aklımı kurcalayan düşünceler bunlardı. Artık emekli olan İstanbul İsveç Konsolosu Ingmar Karlsson'un Kürt sorunu hakkında yazdığı kitap vesilesiyle düzenlenen toplantıya, dünyanın farklı ülkelerinden konuşmacılar davetliydi. Konuşmacıların hemen hepsinde ortak kanı; Kürt meselesinin gelinen aşamada artık geri dönülemez bir yola girdiğiydi. Kuzey Irak'taki oluşumun seyri ve bunun diğer Kürtler için anlamı üzerine konuşurken şunu söyledim: Bugün Türkiye demokrasisini iyileşme yönünde zorlayan en önemli dinamik, Avrupa Birliği katılım süreci ile birlikte, Kuzey Irak'taki gelişmelerdir. Kuzey Irak'ta olası bir Kürt devletinin kendi ülkesinde yaşayan Kürtlerin kimlik taleplerini ne kadar somutlaştırdığı ve bu taleplere ne türden bir ivedilik kazandırdığı Türkiye demokrasisinin gerçek sınavıdır.

Bu anlamda bugün hükümetin Kuzey Irak'la iyi ilişkiler içinde olması, içerideki tansiyonu yatıştıracak önemli bir sigorta niteliğinde. Türkiye'nin dış siyasetini belirleyenler, bu durumun fazlasıyla farkında olmalı ki, ısrarla ve büyük bir çabayla iyi ilişkileri derinleştirmek yönünde ciddi adımlar atıyorlar.

Cumhurbaşkanı'nın Irak ziyareti ve olası Kerkük ziyareti böyle okunmalı. Ama diğer yandan bizim kendi Kürtlerimizle ne yapacağımız sorusu orta yerde duruyor. Sahi dışarıdaki Kürtlerle bu kadar iyi geçinen bir Türkiye, kendi Kürtleriyle ne yapmayı düşünüyor?

Hükümetin diplomaside gösterdiği cesaret ve özgüveni iç siyasette neden bir türlü gösteremediğini sorgulamak gerekir. Elbette evin içindeki husumeti halletmek daha zor olmalı. Sorunlu iki kardeşin konuşmasını sağlamak, dış politika açılımlarına göre daha çetrefilli bir durum gibi algılanabilir. Ama unutmayalım ki, dış siyasette yıllarca Türkiye'yi kilitleyen Kıbrıs ve Ermenistan meselesi de içerideki sorunlardan daha az çetrefil durumlar değildi. Kangren halini alan o sorunlar, çok da zor olmayan hamlelerle daha insani ve akılcı bir zemine oturtulabildi. Ayrıca Kürt sorununun aciliyeti, bir politik tercihe konu olamayacak kadar hayati. Sorunun üzerine cesaretle gidilmeyen her gün derinleşmeyi getiriyor, insani çizgiden uzaklaştırıyor.

Hükümetin dış politika kurmaylarının yıllar boyunca önemli bir birikim sağladığı, stratejik bir derinlik kazandığı doğru. Uzun bir hazırlık döneminde erişilen bu kapasite bugün kullanılıyor ve Türkiye'nin önünü açıyor. Fakat şunu hatırlamakta fayda var; dış politikada öncü ve lider bir konum ancak ülke içindeki sorunların çözülmesiyle mümkün. Belki de, İçişleri Bakanlığı'ndan Milli Savunma Bakanlığı'na kadar pek çok bürokratın dış politika kurmayları tarafından seminerlere alınması gerekiyor! Komşularla ilişkilerde ortaya konulan vizyonun, ülke içinde de sergilenmesi, barışçı politikaların bir tavır olarak benimsenmesi gerekiyor.

Kürt meselesinde dış siyasette yakalanan bu güvenli tavrın psikolojik dinamiklerini iç siyasete taşıyabilmemiz için önümüzde samimiyetten başka bir kanal yok. Yani Kürtlerle ne yapacağını düşünen hükümet kurmaylarının 'zaten din kardeşiyiz', 'zaten Kürt dediğin yönetim becerisine ve pratiğine sahip bir topluluk değil' zihniyetinden uzaklaşıp, bu ülkenin insanlarının taleplerine samimiyetle yaklaşmaları gerekiyor. Çünkü yıllar önce yakılan binlerce köyden gelip şehirlerin varoşlarına yerleşen Kürtler, artık talep ediyorlar. Sahip olamadıkları dillerinin ve kimliğin bir temel hak olduğunun fazlasıyla farkındalar.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT