Direnişçi

12.07.2010 10:36

Hüseyin Öztürk

Bu haftaki kitabımız; bir kameramanın gözüyle Irak Savaşı’nın anlatıldığı, son derece objektif, yalın, sade, akıcı ve adil şekilde kaleme alındığı bir eser.

Kameranın arkasında olanlar, olaylara objektiften bakanlar, kameranın önünde olanlardan çok daha acı çekerler aslında. Kameranın önünde olup, ateş içinde kalanlar, her türlü acı, gözyaşı, dram, kaos ve kargaşayı yaşarken, ayakta kalma mücadelesi verirler.
Oysa olayları görüntüleyenlerin psikolojik durumları daha berbattır. İnsan olmaları hasebiyle, ellerinden gelen hiçbir şeyi yapamamak gibi önemli çaresizlikleri vardır. Gördüklerini yeterince anlatamamanın imkânsızlıkları karşısında, şahitlik ettikleri olayları elleriyle ve dilleriyle düzeltememe ıstırabı, onları çileden çıkarır ve savaşmaktan beter eder.
İşte bu kitap, kameranın arkasından ne görülmüşse onun kâğıda dökülmüş halidir. Elbet insani duygularla örülmüş bir eserdir. İletişim araçlarının anlatımı dışında farklı bir gözle kaleme alınmış, sebebi bilinmeyen Irak Savaşı’nın dayanılmaz hikâyesidir.
Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitabın yazarı, kameraman Mücahit Akagündüz. Genç yaşında altı ay kadar ateş çemberi içinde kalarak Irak’ın çeşitli bölgelerinde görev yapan Mücahit Akagündüz, dönüşünde ömründen adeta 15 yılını kaybetmiş olarak gelir ve eseri yazarken, o günleri yeniden yaşar. Bu sefer elinde kamerası değil, kalemi vardır.
Yazmaya başladığında kalemin kameradan daha acımasız olduğunu görür. Objektiften bakarken yaşadığı acının, yazarken ikiye katlandığını hisseder. O güne göre daha çok ağlar, daha çok duygusallaşır ve savaşın acımasızlığını anlatan her kelimeye isyan eder.
“Konuşma melekesi, insana savaş için verilmemiştir” diyerek, bir direnişin; kan, vahşet ve gözyaşı dolu hikâyesini, o günleri bir daha yaşayarak yazar. Hatta öyle sahnelere şahit olmuştur ki, bir kısmını yazmaktan ve konuşmaktan imtina eder. İnsani ölçülerde tarifi olmayan ve hiçbir harfin böyle bir tarife yanaşmayacağını bildiği için yazmaz ve konuşmaz.
Sözü daha fazla uzatmadan kitaptan küçük bir alıntı yapalım:
“Orta yaşın üzerinde bir kadın bizi evine davet ediyor. ‘Evim’ dediği yer, eskiden burada çalışan memurların tuvaletiymiş. Iraklı kadın, tabanı çevreden bulduğu kartonlarla kapatmış. Üç küçük çocuğuyla bir tuvalette yaşamaya mecbur kalmış.
Amerika’ya lanetler yağdırıyor. Geceler onun kâbusu olmuş. Tuvaletlerin kapılarını birileri söküp götürdüğü için, o da bir perdeyle kapı yapmış kendisine.
Kocası bir yıldır kayıp, köyde kendilerine sahip çıkacak kimse bulamayınca ‘bir umut’ diye yola düşmüş o da. ‘Bağdat’ta çalışırım, bir lokma ekmek bulurum’ demiş ama şimdi yavrularını yalnız bırakıp bir yere ayrılamıyor.
Kocası günün birinde çıkıp gelse, onu nerede arayacak, bu tuvalet köşesinde onu nasıl bulacak? Komşu kadın giriyor araya; ‘Eğer bizler bir şeyler getirip vermezsek, bunlar burada ölür kalır da kimsenin haberi olmaz’ diyor. Kadın yüzünü yere eğiyor yavaşça.
Köyde mutlu bir hayatları varmış. Ne zaman ki Amerikalılar gelmiş, rüya bitmiş. Şimdi bu tuvaletin içinde; ‘Her an biri perdeyi kaldıracak ve onlara zarar verecek’ korkusuyla gözlerini kırpmadan bekliyor.
Kadın tüm hikâyesini kısaca özetliyor. ‘Birkaç küçük eşyam vardı. Onları da sattım gitti, geriye Allah’tan başka kimsemiz kalmadı.’
Ben yine ağlamaklıyım, yine boğazıma bir şeyler düğümleniyor, yine konuşamıyorum. Kadının son sözünde takılıp kalıyorum;
‘Allah’tan başka kimsemiz kalmadı.’ Elimi cebime atıyorum, kadına bir elli dolar uzatıyorum. Almak istemiyor. Tercümanım devreye giriyor; ‘Al o parayı, o da Müslüman helaldir, al…’
Eser hakkında bilgi için: Kaynak Yayınları 0216 318 42 88

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim