Direnenler kazanır

31.05.2009 04:03

Serdar Demirel

Geçen Pazartesi gecesi bir dost meclisinde Tunuslu düşünür Raşid Gannuşi ile Pakistanlı yazar ve siyasetçi Abdulgaffar Aziz beylerle beraberdik. Gece boyu Pakistan'ı konuştuk.

Talibanı ele aldık. 11 Eylül olaylarını, bölgenin içine çekilmek istendiği kaosu, Batı'nın kurduğu tuzakları ve tabiî ki kendi zaaflarımızı farklı perspektiflerden teatî ettik.

O gecenin muhtevasını bu köşeye taşımak maalesef mümkün değil. Ancak, teori ve aksiyon adamı Gannuşi'nin "Direnenler kazanır" sözü ve bunu açıklayıcı sadette direnen ve teslim olan iki ülke özelinde yaptığı açılım câlib-i dikkatti. Gannuşi'nin açtığı izlekten yola çıkarak bu konuyu ele almanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Nahda Hareketi'nin sâbık başkanı Gannuşi, 11 Eylül sonrası ABD'nin Ortadoğu haritasını değiştirmek için iki ülke üzerine kurduğu baskıları anlattı. İki ülke, birisi baskılara boyun eğmiş, diğeri baskılara direnmişti. Birisi baskılara boyun eğmenin faturasını, bugün kendi halkıyla savaşarak ve bölünme tehlikesi yaşayarak öderken, diğeri bölgesinin en önemli oyun kurucularından birisi statüsüne yükselerek geleceğini özgüvenle planlamanın tadını çıkarıyor.

Direnen ülke Suriye ile başlayalım. 11 Eylül sonrası iki seçenek konmuş Suriye'nin önüne; havuç ve sopa...

ABD'yle Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında tam bir işbirliğine gitmesi istenmiş. Bunun karşılığında ise, Beşar Esad'ın iktidarını koruma sözü verilmiş. Aksi hâlde büyük felâketlere hazırlıklı olmaları istenmiş.

Olayın ciddiyetini de, Hariri cinayeti ve buna bağlı olarak Suriye'yi Lübnan'dan çıkararak göstermişler. Yetmedi, Hariri cinayetinden dolayı Esad'ı uluslararası sözde bir mahkemede yargılanmakla yüz yüze getirerek göstermişler. Bu minvalde envaı türlü kol bükmeler devreye sokulmuş.

Suriye hükümet yetkilileri ise önündeki opsiyonları masaya yatırmış, enine boyuna riskleri çalışmışlar. Bir tv programında Batı'nın ülkelerine dayattığı planı halka anlatmışlar:

ABD ile işbirliği yaptığımızda neler kazanıp neler kaybedeceğimizi bütün detaylarıyla hesapladık. Aynı şekilde işbirliğini reddedersek bunun faturasını nasıl ödeyeceğimizi, olası kayıplarımızı ve alacağımız riskin boyutunu ama karşılığında hangi kazanımları elde edeceğimizi de hesap ettik. Sonuç olarak gördük ki; dayatılan işbirliğini reddettiğimizde elde edeceğimiz kazanım, işbirliğine gittiğimizde elde edeceğimiz kazınımdan çok daha fazla. Buna binâen işbirliğini kabul etmedik, demişler.

Sonuç ortada zaten..

İşbirliğini kabul eden ülke ise, Pakistan. Bu ülke de Suriye gibi dayatmalarla yüz yüze kalmıştı. ABD'nin "terörle savaş"ına tam destek vermek, topraklarını ABD askerlerine açmak, hava sahasını kullandırmak ve her alanda istenilen desteği sunmakla, ülkenin taş devrine döndürülmesi tehdidi arasında bir seçime zorlanmıştı.

Karar vermek kolay olmamıştı tabiî. Perviz Müşerref'in daha sonra yayımladığı anılarından bunu anlıyoruz. "In the Line of Fire" (Ateş Hattında) kitabında, Müşerref, önemli itiraflarda bulunmuştu.

ABD'nin; "Ya benimlesin, ya da düşmanımsın" tehdidinin Müslüman ülke liderlerini Amerika'ya nasıl biat sırasına dizdiğinin utanç örneğini sunuyor kitap..

Müşerref, kitabında ve bununla ilgili basına yaptığı açıklamalarda ülkesinin nasıl tehdit edildiğini çarpıcı bir şekilde anlatmıştı.

Dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage Pakistan İstihbarat Servisi Başkanı'na küstahça; "Bombalanmaya hazır olun. Taş devrine dönmeye hazır olun" diyor. Egemen bir devleti tehdit ediyor açıkçası.

Müşerref ise bu tür tehditler için "onur kırıcıydı" demişti, bir basın toplantısında. "Eğer" diyor, "Amerika'nın taleplerine hayır deseydik Hindistan'ı üzerimize salacaklardı".

Velhâsıl Pakistan tehditler karşısında direnmeyi değil, teslim olmayı ehveni şer kapsamında bir çözüm olarak görmüştü. Lâkin kahredici sonuç ise ortada:

Müşerref'e iki kez suikast saldırısı düzenlendi. Kendi vatandaşlarını El Kâide elamanları diye yakalayıp onlara teslim etti. Dinî eğitim veren kurumlar üzerinde büyük baskılar oluşturdu. Topraklarını ve hava sahasını ABD askerlerinin kullanımına açtı.

ABD, Bacor bölgesinde bir medreseyi füzelerle vurdu, çoğu çocuk 80 kişiyi öldürdü. Bu bir ilkti, ama son olmayacaktı. Müşerref Lal Mescidi'ni bastı, sadece 100 üzerinde kız öğrenci hayatını kaybetti. Bu iki olay 1994'teki "Malakant hadisesi"nden sonra bugünkü "Taliban ayaklanması" denilen devlete karşı silahlı direnişin fitilini ateşleyen en önemli etmen olacaktı.

Ama Pakistan dünya baronlarına hiçbir zaman yaranamadı. Hep fazlasını istediler ve nükleer silahların kontrolü başta olmak üzere yeni taleplerde bulunmayı sürdürdüler.

Direnememek Pakistan'a büyük bedeller ödetmeye devam ediyor. Hâlihazırda Peştun kabilelerinin yaşadığı Serhad bölgesinde silahlı çatışmalar ile Belucistan bölgesindeki ayrılıkçı hareket ülke bütünlüğünü büyük tehlikeye sokmuş, Keşmir meselesi önemli ölçüde unutulmuştur durumdadır.

"Direnenler kazanır" tesbitini, Türkiye'nin 1 Mart tezkeresini hârici ve dâhili gözdağlarına rağmen onaylamamasından elde ettiği kazanımlarla da test edebilirsiniz.

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim