Dindarların Varlıkla ve İktidarla İmtihanı

28.08.2011 22:40
Dindarların Varlıkla ve İktidarla İmtihanı
Sahi, Mekke’ye bir fatih olarak geri dönen Hz. Peygamber’in başı, neden “devesinin boynuna değecek kadar” alçakgönüllükle eğilmişti?

Dindarların varlıkla ve iktidarla imtihanı / Cemal Uşşak

Bu ülkenin dindar vatandaşları, neredeyse Cumhuriyet tarihi boyunca merkezden ve yönetimden uzak tutuldu. Kullanılan, işlevsel araç ise, tarifi de uygulaması da bize mahsus olan laiklik anlayışı idi.

Laiklik anlayışında örnek aldığımız ülkenin Fransa olduğu bize söylendi hep. Ne var ki, birçok alanda biz Fransız tipini de fersah fersah geride bırakmıştık!

Laiklik pratiğinin sonucu olarak nice acılar, mağduriyetler ve mazlumiyetler yaşandı. Ülkenin kenar mahallede tutulan Kürtleri, Alevileri ve Gayrimüslimleri gibi, büyük çoğunluğu teşkil eden Sünni dindarlarına layık görülen mekân da, köyler, kasabalar ve eğer plansız sanayileşmenin sonucu olarak şehre gelmişlerse, şehrin varoşlarıydı.

Merhum Turgut Özal’ın, her kesim için araladığı, AKP iktidarının ise bir hayli açtığı özgürlük kapısından giren dindarlar “şehrin merkezine” yerleşmeye başladılar.

Vesayetçi rejimin prangaları birer birer kırıldıkça, demokrasinin gereği olarak yurdumuzun dindar insanları da “merkezi yönetim”de rol almaya başladılar. Daha açıkçası, kimlikleriyle görünür olmaya başladılar.

Şimdi artık yeni bir döneme tanıklık etmekteyiz. Yönetici elitin yer değiştirdiği (ki, demokratik şartlar dâhilinde gayet normaldir) bu yeni dönemin adı bendenize göre bir yönüyle, dindarların varlıkla ve iktidarla imtihan dönemidir.

Geçen zaman içinde çok önemli değişiklikler oldu. Kenar mahallede, suçluluk psikozu içerisinde mahfuz tutulan Hacıbey’in oğlu ya Avrupa’ya ya da Amerika’ya gitti. Yüksek tahsilini tamamlayıp yuvaya döndü, işin başına geçti ve peder beyin küçük atölyesini, uluslararası pazarda rekabet edebilecek güçlü sanayi kuruluşlarına çevirdi.

Daha dün kadar yakın bir geçmişte, “yeşil sermaye” denilip suçlu ilan edilen “mütedeyyin işadamlarımız”, peş peşe uluslararası markaları satın alıyorlar.

Artık, yurdumun kimi dindar insanları, yoksul, mağdur ve mazlum değil; varlıklı ve muktedir durumdadır.

Artık, dünün mağduriyet dilini bir kenara bırakıp; “varlıklı ve muktedir” olmanın sorumluğuna göre davranmak durumundalar.

Ülkemin dindar insanları, şunu da bilmeliler ki “varlıkla imtihan”, “yoklukla imtihan”dan çok daha zordur. Adı üstünde yoksulun ve güçsüzün, ötekine karşı pek fazla sorumluluğu yoktur; ama varlıklının ve güçlününki pek çoktur.

Sokaktaki vatandaşın gözü üzerinizdedir. Bakalım, yokluk ve mağduriyet dönemindeki alçak gönüllülüğünüz, tevazunuz ve mahviyetiniz, varlık ve iktidar döneminde de sizinle birlikte olmaya devam edecek midir?

Varlıklı ve muktedir dindarların davranışlarına yön veren; İslam’ın herkesi sarıp sarmalayan değerleri mi, yoksa iktidarın menhus sarhoşluğu mu?

Sahi, yıllar sonra çıkartıldığı Mekke’ye bir fatih olarak geri dönen Hz. Peygamber’in başı, neden “devesinin boynuna değecek kadar” alçakgönüllükle eğilmişti?

Mübarek Ramazan ayının bu bakımından da bir nefis muhasebesine vesile olması dileğimizdir.

Beni bu yazıyı yazmaya iten saik; İstanbul’da kimi belediyelerin, Kutsal Kitabımızın şiddetle menettiği (Tekâsür Suresi, Ayet 1-4) çoklukla övünmeyi hatırlatırcasına, sokak iftarlarındaki sayı çokluğuyla yarışmalarıdır.

Eminönü ve Üsküdar gibi merkezî yerlerdeki ve yoksul semtlerindeki iftar çadırları elbette ki Ramazan’ın ruhuna uygun yardımlaşma vesileleridir. Peki, ilçenin ana caddesini kapatıp, masalar kurdurarak, mahalle aralarında yapılan anonslarla, muhtaç olan olmayan herkesi buraya davet etmek de neyin nesidir?

Dün, muhtaçlara iftar sofrası hazırlamak hedef alınıyordu. Bugün ise, kimi Belediyeler, kitleyle bütünleşme adına (ki bunun adı tamı tamına dini hassasiyetin siyaset için kullanılmasıdır), herkes için iftar sofrası kuruluyor.

Aman dikkat!

Bu ülkede, “ava gidenlerin avlandığı” ve kitleyle bütünleşmek için yola çıkanların, bir süre sonra, kitle tarafından esir alındığı çokça görülmüştür. Mısırlı, ünlü gazeteci Fehmi Hüveydi, ülkesinde olup biten benzer uygulamalara bakarak, “Ramazan ayı, adeta Noel’e çevrildi” demişti.

Her ibadetin elbette sosyal ve kültürel yönü vardır ama bu o ibadetin ve genel anlamda dinin özüne aykırı bir biçimde olmamalıdır. Yoksa bunun adı sapma olur.

TARAF 

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim