1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Din ve dil dayatanlar, sadece kendilerini kandırmış olurlar..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Din ve dil dayatanlar, sadece kendilerini kandırmış olurlar..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Tayyîb Erdoğan, iki ay kadar önce, Maraş’ta konuşurken, ’ülke ve milletin birliği için’ geliştirdikleri sloganları tekrarlayıp, ’Tek vatan, tek bayrak, tek din..’  dediğinde, bu ’tek din’ lafı bu sütunda hemen eleştirilmişti.. Çünkü, hiç bir devlet yöneticisinin veya rejimin,  hakimiyeti altında yaşıyan halka herhangi bir din dayatması ve hele de tek din dayatması, ağır bir diktatörlük olurdu..  Bereket ki, Erdoğan, o sözünün bir sürç-ü lisan olduğunu belirtmiş; tek dil demek istediğini açıklamıştı.. Ama, bu da, temelde, din dayatmasından çok farklı bir dayatma olmayıp, farklı bir sonuç ortaya çıkarmazdı..

Çünkü, matlub olan, arzulanan şudur ki, insanlar dinlerini kendi iradeleriyle tercih etsinler; atalarının dinini, düşünmeden kabullenmesinlerdi.. Yani, rüşd yaşına gelmiş insanın dinine, devletler, rejimler ve yöneticiler de karışamaz; ana-babalar da..

Ama, dil..

Dil, daha bir hassas ve de fıtrî bir durumdur.. Çünkü, din gibi, iradî olarak benimsenmek gibi bir tarafı yoktur.. Kimse, dünyaya geliş zaman ve mekanını ve ana-babasını ve onların mensub olduğu kavmi, ırkı, rengi, cinsi veya sosyal çevresini kendi seçmek durumunda olmadığı gibi, kendilerini doğuştan kuşatan sosyal çevrenin dilini de, kabullenmek zorundadır.. Ve, bütün dilleri yaratan de Allah’u Teâlâ olduğuna ve diller de birer ilâhî âyet olduğuna göre,  kimseye dil dayatması da yapılamaz..

Bu bakımdan, eğer bir devlet, vatandaşını kendisi ve  resmî ideolojisi için bir hizmetçi ve köle değil de, kendi varlığını vatandaşına hizmet için telakki ediyorsa; vatandaşının diline saygı göstermeli, ona dil dayatmasından da kesinlikle kaçınmalıdır..

Bu gibi dayatmalar dışında, toplumların, çeşitli sebeblerle, başka toplumların içinde eriyip gittiklerinin, asimile olduklarının yığınla örnekleri vardır elbette, dünyada..

Nitekim, bugün, yarım asırdır Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce müslüman ailelerin çocukları da büyük çapta,  anne-babalarının dilini değil, yerli dilleri konuşuyorlar ve en azından bu açıdan, asimile olmuş durumdalar..

Bu konuda nasıl bir hassasiyet gösterilmelidir, bu ayrı bir konu..

Ama, o gibi mülteci, göçmen veya diğer sığıntı durumlarının neticesini ülkenin tabiî vatandaşlarına dayatmak asla düşünülemez..

Devlet, vatandaşlarının herbirisinin diline saygı göstermek, onların dilini anlamak ve onların kendilerini  anadilleriyle ifade etmelerine yardımcı olmak, bunun yolunu açmak ve bunun için de, o dilde eğitim almalarının en tabiî bir hakları olduğunu kabul etmek zorundadır..

Haa, bu arada, bir ülkede, ortak bir resmî dil veya ortak resmî diller olur mu, olmaz mı,  ve olursa, nasıl olur, bunun belirlenmesi de bir ayrı konudur. Ama,  bu da, kesinlikle dayatmayla değil, bir sosyal  consensus ile, ortak rızâ ile belirlenmelidir..

Bir örnek vermek gerekirse, Afganistan’da, çeşitli kavimler vardır ve resmî dil (dağ farscası) denilebilecek, ’farsî-y’i derrî’ diye bilinen bir farsca lehçesidir.. Ve İran’da kullanılan farçsadan biraz farklıdır, genel olarak anlaşılsa da…

Ama, Afgan halkının yüzde 40-45’i peştun kavmindendir ve peştuca konuşur.. Yüzde 15’i tacik, geriye kalanı da, her biri yüzde 10 kadarlık bir nisbetlerle, türkmen, özbek, belûc ve fars kavmindendir.. Yani, küçük bir etnik kesim olan farsların dili, ülkenin ortak dilidir ve hattâ, o ülkede, fars kavminden kimse olmasa bile, bu halkların birbirleriyle anlaşabilmesi için de ortak dil farsça olarak kabul edilmek durumundadır..

Bunun gibi, ülkemizde de, ortak resmî dil veya diller dayatmayla değil, bir ortak sosyal rızâ ile belirlenmelidir..

Ama, vatandaşından askerlik için, bedenini ve canını vergi için malını, emeğini istiyorsun, kendi huzurun için sana itaatini isteyip, onun dilini anlamaya gelince..

Yan çiziyorsan..

Burada bir sakatlık, rahatsızlık ve çarpıklık var demektir ve bugün, ülkemizde halklarımız, son 100 yıllık bir tarihi olan bir türkçü- nasyonalist, şovenist, ırkçı dayatmanın bu çarpıklığının acısını çekiyor.. Ve bu da, sırf, daha önce olmayan ve İslam Milleti’nin yüreğine ve beynine bir mikrop yerleştirmek için, emperyalizmin hazırladığı bir proje olan bir ’ulus-devlet’ in kurulması için gerekli görülmüştü, İttihadçılarca ve onların devamı olan kemalistlerce..

Tayyîb Erdoğan, her ne kadar, başbakanı olduğu bu sistemin sosyal bünyesini yıkmadan bir şeyleri düzeltmek için ıslah edici çalışmalara ağırlık veriyorsa da; bunu yaparken,  fıtrat-ı ilahîye aykırı olan bir yolu, resmî ideolojinin, kemalistlerin, zorbalıklarını kendisine ölçü almamak zorundadır.. Aksi halde, kendisiyle zıdlaşır ve kendisine de yabancılaşır..

Bir diğer nokta ise..

Erdoğan evvelki gün, El’Aziz’de, konuşurken, PKK’yı eleştiriyor ve halkı kendince ikaz etmek isterken, ’Bunlar zerdüşttürler..’ diyordu..

Bir devlet, vatandaşlarının inançlarına karışmadığı ve keza bir müslüman da başkalarına zorla bir inanç dayatmasında bulunulamıyacağı iddiasını taşıyorsa, bir başbakan, -birilerinin zerdüşt olduğu iddiası gerçek bile olsa-, bunu onları aşağılamak için saldırı konusu yapamaz, yapamamalıdır..

Kaldı ki, zerdüştler veya mecusîler/ ateşperestler hakkında, ’Onlara ‚ehl-i kitab gibi muamele ediniz..’ şeklinde ulaşan bir hadis-i nebevî rivayetine dayanılarak, Ehl-i Kitab’ın sahib olduğu haklar, İran’da İslam İnqılabı zaferinden sonra resmen de tanınmış ve İran İslamî Şûrâ Meclisi’nde 75 milyonluk bir ülkede, sayıları 200 bin civarında oldukları kabul olunan (yani yüzde değil, binde 2-3 civarında bulunan) zerdüştlerin de 1 temsilci bulundurmasına imkan verilmiştir.

Kaldı ki, PKK mensublarının içinde birkaç zerdüşt bulunsa bile, PKK’nın lider kadrosunun daha çok ’ateist’ eğilimli oldukları bilinmektedir ve A. Öcalan’ın özelde İslam’a, genelde vahy-i ilahî kaynaklı dinlere bakışı ile, T.C. rejiminin resmî ideolojik öncüsü M. Kemal arasında bir fark olmadığı rahatlıkla iddia edilebilir.. (Nitekim, tarihçi Prof. Mete Tunçay, bir tv. proğramında, M. Kemal’in 1913’de, Sofya’da askerî ateşe iken inançlarını yitirdiğini, ateist bir anlayışa geçtiğini açıkça belirtmişti..) Bu duruma bakarak, birileri de çıkıp, temelde kemalist ilkelere dayalı rejimin emrinde olduğundan, Tayyîb Erdoğan ve benzerleri için, ’Bunlar ateisttir! dese, bu, hoş olur mu?

Bu bakımdan, Erdoğan’ın bir siyasetçi olarak, siyasî mücadelesinde nasıl bir uslûb ve metodu izleyeceği sadece kendisini ilgilendirse de, bir müslüman olarak, onun, insanların inançları, dinleri ve dilleri konusunda, müslüman halkımızın da, kendisinin de temel inanç kurallarına aykırı bir noktaya sürüklenmemesi için, kendisini ikaz etmek, müslümanların hakkı ve sorumluluğu dahilinde olsa gerek..

*

Qardavî, Mursî, Ahmedînejad, vs.. 

Birkaç nokta daha..

1- Qardavî, önce kendisini de bir hesaba çekmeli değil mi?

Yûsuf el’Qardavî, (ki, bu soyadının Qaradağî / Qaradağlı kelimesinden söyleyenler de vardır..)  40 yıla yakın bir zamandır Qatar Emiri’nin / Emirliği’nin saltanatının sürmesi için, İslam adına görüş belirtmek üzere, en yüksek istişare makamında olan, bir bakıma, T.C.’deki Diyanet İşl. Başkanlığı gibi bir makamda bulunan, Mısır’lı bir âlim kişi.. Aynı zamanda Müslüman Âlimler Birliği Başkanı olmak gibi bir sıfatı da taşıyor...

İlmî seviyesi hakkında bu satırların sahibi söz söyleyecek bir mevkıde değil.. Ancak, gündelik siyasetin dışındaki konularda yazdıklarına büyük çapta itibar ettiğini belirtmekten de çekinmez.

Ancak, İslam Milleti’nin birliği ideali sözkonusu olduğu zaman, özellikle de çeşitli mezheblerin bağlıları hakkında dile getirdiği görüşler, sık sık tartışma konusu yapılmakta ve kendisinin ilmî seviyesine de zarar vermektedir.. Hele de, şiî-sünnî  ihtilafı konularındaki tavrının genel olarak, yeni tartışmalara vesile olduğu ortadadır.. Halbuki, bu gibi konularda söz söyleyen bir kimsenin herşeyden önce, 40 yıldır hizmet ettiği bir zulüm düzeninin emrinde olmaktan dolayı pişmanlığını, beyan etmesi, müslümanlardan özür ve Allah’dan da tövbe edip af dilemesi gerekir, herhalde..

Son olarak da, iki hafta önce, Qatar’ın başkenti Doha’da kıldırdığı bir Cum’a namazı hutbesinde, ’Allah’tan kork ey İran! Suriye’deki Müslümanlara, çocuklara, kadınlara, gençlere merhamet edin!’ demiş, Suriye siyasetiyle ilgili olarak.. Ve hacca gidenlere de, mübarek mekanlarda, (Qardavî’nin hutbesini dinleyen ve arabça bilen bir arkadaşın aktardığına göre)‚ ’İran’lıların zulme yardımcı olmaktan vazgeçmeleri için dua edin..’ diye de ilave etmiş.. Bunu bazıları, ’İranlıları lanetleyin..’ dediği şeklinde de veriyor..

İran devletinin Suriye siyasetinin yanlışlığını ısrarla belirtenler, Qardavî’nin bu sözleriyle, hemen yanıbaşlarında bir müttefik bulmuş gibi bu sözlere sarılacak değillerdir.. Çünkü, bu yoldaki görüşler, o olmadan da, zâten aylardır beyan olunuyor..

Ancak, Qardavî’nin bu sözleri üzerine, bazılarının onu, âdetâ,’şiî olmayan bütün müslümanlar’ın temsilcisi’ kabul edercesine kopardığı vaveylâyı nasıl anlamak gerektiği üzerinde de durulmalı..

*

2-Mursî, içsiyasette etkili olurken, diplomaside sistemin oyununa mı geldi?

Bazılarının ’Arab Baharı’, bazılarının İslamî Uyanış  ve bu satırların sahibinin de ’Halk Patlaması’ olarak isimlendirdiği büyük sosyal çaltantılar sonrasında, Husnî Mubarek’in 30 yıllık saltanatının sona ermesiyle gelişen hadiseler zincirine bir daha bakalım..

’İkhwan-ul’Muslimîn Hareketi’ , beklenmedik bir şekilde gelişen bu sosyal çalkantılar  karşısında hazırlıksız yakalanmıştı.. Önce, ’Biz C. Başkanlığı için arday göstermiyeceğiz, bir siyasî parti de kurmayacağız.. Sadece,  bize yakın olan kişi ve partileri destekleyeceğiz..’ demişken.. ne yapacağını kestirememiş olmanın pençesindeydi.. Belki, sonu belli olmayan bir maceraya atılıp, ileride geçmişteki gibi yeni ağır darbeler yememek’ korku veya refleksi ile öyle tereddüdlü hareket ediyorlardı..

Ama, kısa sürede anlaşıldı ki, halk kitleleri, böyle tereddüdlü hareketlere güven duymuyor ve siyaset meydanına girmek isteyenlerin, ellerini taşın altına bizzat koymaları gerektiği anlayışına göre hareket ediyor..

Ve bu durumu idrak eden İkhwan, hem parlamento seçimlerine katıldı ve hem de C. Başkanlığı’na.. Ve her ikisinden de zaferle çıktı..

Son 4-5 aydır Mısır Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan kişi, Muhammed Mursî..

Elbette geçmişten gelen anayasa ve diğer kanunlarla kıskıvrak bağlanmış olarak C. Başkanlığı’na gelen Mursî, adetâ bir kukla durumunda gözüküyordu. Ancak, Mursî, bu kısa süre içinde, anayasa ve diğer kanunları yeni bir anlayışa göre yorumlamak taktiğini kullanarak beklenmiyen bir performans sergiledi. Özellikle, Mubarek’in yönetimi devrettiği ve ülkeyi 20 aya yakın süre yöneten Mareşal Huseyn Tantavî ve diğer yüksek rütbeli generalleri, usta bir manevrayla, önce başka yüksek makamlara, oradan da emekliye sevketmek gibi uygulamaları ilginçti. Ama, geçen hafta, Mısır Başsavcısı’nı vazifeden alıp, Vatikan’a büyükelçi olarak tayin ettiğini açıklamasından sonra; sözkonusu Başsavcı’nın diretmesiyle, Mursî geri adım atmak zorunda kaldı ve o kişi, hâlâ, o makamda.. Ve bu zaafiyet de, hemen başka alanlarda yankılandı ve Mursî ve de İkhwan aleyhinde ünlü Tahrir Meydanı’nda, liberal, laik, solcu ve diğer muhalif unsurlar, büyük gösteriler yaptılar..

Ancaak, Mursî’nin, (Husnî ile Mursî isimlerinin kelimelerinin kafiyesinden mulhem olarak) ’Mursî Mubarek’e Ölüm!’ sloganlarıyla protesto edildiği iddialarının İran’da yayınlanan ve Cumhûrî-i İslamî gibi bir gazetede bile yer alırken, bu protestocuların İslamcı kesimler olduğu iddiasına yer verilmesi ve Suriye konusunda, İran’dan farklı bir siyaset izleyip, Suriye’deki Baasçı Beşşar Esed rejiminin kesinlikle defolup gitmesini istemesinden dolayı, böylesine bir düşmanca muameleye tâbi tutulması ilginçti..

Derin sosyo-ekonomik problemlerle karşı karşıya bulunan Mısır’da, Mursî’nin henüz ekonomik alanda neleri nasıl yapacağını ortaya koyamaması durumu, (ki, 5 aylık bir hükûmet uygulamasının bu alandaki bir proğramlama için elbette henüz çok erken..) uzun sürecek olursa, muhalefet gösterilerinin şiddetlenmesine yol açabilir. Bu bakımdan, Tayyîb Erdoğan’ın, özellikle 2000-2002 arasında daha bir yüzükoyun yere kapaklanan ülke ekonomisinin düzeltilmesine önceliği vermesi ve bunun neticesini alıp, halkın güven ve desteğini arttırdıktan sonra diğer konulara daha güçlü olarak değinmek imkanını elde etmesi taktiğinden örnek alınması da unutulmaması gereken bir yol olarak değerlendirilebilirdi..

Ancak, bu gelişmeler olurken, Mursî’nin son günlerde çok ağır bir hata yaptığı da görülüyor..

Çünkü, Mursî, geçen yıl, Kahire’deki İsrail rejimi büyükelçiliği binasının ateşe verilmesinden beri fiilen kopuk olan ve İsrailîin işgal ettiği toprakların sınırına 1979 yılında imzalanmış olan Camp David Andlaşması’na aykırı olarak, tank birliklerini yerleştirerek daha da ağırlaşan bu ilişkilerden sonra,  diplomatik ilişkileri yeniden başlatmak için, Mısır Büyükelçisi’ni Tel- Aviv’e göndermek kararını verince.. Yeni büyükelçiyle birlikte İsrail rejimi C. Başkanı Şimon Perez’e yazmış olduğu mektubun, klişeleşmiş diplomatik yazışmaların aynısı olması, Mursî’ye yakışmadı.. Orada, bu gibi diplomatik mektublardaki, ’Aziz dostum, vefalı dostunuz..’ vs. gibi lafların Mursî tarafından tekrarlanmaması gerekirdi..

Açıktır ki, bütün dünyadaki devlet başkanları, diplomatik irtibat içinde oldukları rejimlerin liderlerine bu gibi mektubları, bu gibi klişeleşmiş ifadeler çerçevesinde yazmaktadırlar.. Ama, Mursî gibi birisine bu hiç mi hiç yakışmadı..

Ama, bunu bahane ederek, derhal Mursî’ye yeni Husnî Mubarek ve hattâ, ’Mısır’ın yeni fir’avunu’  yakıştırması yapan bazı çevrelerin, kendilerinin başka zâlim rejimlerle ne gibi ilişkiler içinde olduklarını gözden ırak tutmak için bu zaafı daha bir allayıp pullamaları da asla unutulmamalıdır..

*

3- Ahmedînejad’ın inişi erken ve frensiz başlamışa benziyor..

İran C. Başkanı Mahmûd Ahmedînejad, geçen ay BM. Genel Kurulu’na katılmak için New Yok’a gittiği sırada, (İran’ın resmî haber Ajansı) IRNA’nın Genel Müdürü ve Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Ali Ekber Cevanfikr, kesinleşen bir cezası dolayısiyle, Tehran’ın Şah zamanındaki ünüyle bilinen Evin Zindanı’na konuluyordu.. Şimdi, orada, Refsencanî’nin, rejime yönelik yıkıcı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırılan kızı ve benzer faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle yargılanmak üzere tutuklanan oğlu da bulunuyor.. Hattâ, iki üç hafta kadar, Refsencanî Ailesi’ne bile görüşme izni verilmediği İran medyasında yazılıyıp çiziliyor.. Konu, Hâşimî Refsencanî’ye sorulduğunda, ’Benim çocuklarımla halkın öteki kesimleri arasında bir fark mı vardır ki?..’ diye karşılık vererek, ilginç bir savuşturma yöntemi takib etti..

Bu, özü itibariyle güzel bir yaklaşım..

Ancak, problem, Ahmedînejad’ın Evin Zindanı’na gitmek istemesiyle değişik bir boyut kazandı..

Başsavcılık, önce durumun inceleneceğini, ve C. Başkanı da olsa, Evin Zindanı’na gidip orayı teftiş etmenin bir takım kuralları olduğunu bildirdi ve sonunda da, 21 Ekim günü Başsavcı A. Huseyn Muhsinî-i Ejeî tarafından yapılan açıklamada, C. Başkanı’nın ziyaretine izin verilmeyeceği açıklandı..

Dahası, açıklamada, ’ülkenin birçok mes’eleleri çözüm beklerken, C. Başkanı’nın Evin Zindanı’yla ilgilenmesinin yerinde olmadığı’ gibi çok ilginç bir cümle de kullanıldı.. Bununla, hele de son aylarda tamamen alt-üst olan ekonomiyi nasıl düzelteceği belli olmayan  ve halkı sıkboğaz ettiği bilinen ekonomik darboğazın sorumluluğu tek başına üzerine yıkılmaya çalışılan Ahmedînejad’a başka sorumluluklarının hatırlatılmaya çalışıldığı anlaşılıyor.. (Hatırlanmalı ki, üç ay öncesinde 2500 tümen olan 1 Euro,  iki hafta öncesine kadar serbest piyadasa 4600 tümene kadar yükseldi..

Yani, yüzde 80 değer kaybı ile karşılaşıldı..  Dolar da aynı şekilde..

Bugün ise, problem,  serbest piyasada döviz piyasasını elinde tutan yüzlerce kişinin tutuklanması ve böylece, serbest piyasanın ortadan kaldırıldığının farzedilmesiyle atlatılmaya çalışılıyor..)

Bazı çevreler, Ahmedînejad’ın, 7,5 yıllık C. Başkanlığı sırasında gitmeyi hiç akletmediği Evin Zindanı teftişiyle, gerçekte, yardımcısına arka çıkmak istediği ve buna izin verilmeyeceği görüşünü açıklamaktalar.. Özellikle, 2009 Haziranı’ndaki  son C. Başkanlığı seçiminde Ahmedînejad’ın kazandırılması için yolsuzluk yapıldığı gerekçesiyle, inqılabçı kesimler arasında meydana gelen derin çatlaklar ve büyük karışıklıklar sonunda, sayıları yüzlerle- binlerce ifade edilen  ve inqılabın ilk yıllarındaki seçkin hizmetleriyle bilinen nice isimlerin konulduğu bildirilen bu zindana bu zamana kadar hiç gitmemiş olan Ahmedînejad’ın şimdi böyle bir arzu belirtmesi, gerçekten de ilgi çekici bulunsa bile, böyle bir yasaklama getirilmesi yine de kolay izah edilecek cinsten görülmemektedir.

Nitekim, Tahran m. vekili ve Ahmedînejad’ın en sert muhaliflerinden olan Ali Mutahharî (ki,İslam İnqılabı’nın seçkin ulemâsından olup, ilk yılda katledilen  merhûm Murtezâ Muhattahharî’nin oğludur), C.Başkanı’nın bu teftişine engel olunmasının bir yetki gasbı ve haksız muamele olduğunu ve ayrıca, yardımcısına destek vermek gibi bir mesaj vermek istediği gibi yorumların niyet okuması olacağını belirtmekte ve bu uygulamaya karşı çıkmakta..

Bununla 8 ay sonra yapılacak olan C. Başkanlığı seçimlerinde, (üçüncü bir dönem için aday olması kanunen mümkün olmayan) Ahmedînejad’ın yakın çevresinden (özellikle dünürü ve de şeyhi olduğu iddia olunan İsfendiyar Rahîm Meşaî ve benzerleri gibi) isimlerin aday olmasının yolunun kesilmesi için şimdiden bir işaret fişeği atıldığı görüşü dile getiriliyor..

Meşaî, ’Biz İsrail hükûmetiyle düşmanız, İsrail halkıyla değil.. Amerika’yla  müzakerelerde bulunmalıyız.. İran, bugün tevhîd, adâlet, azâdî /hürriyet- özgürlük ve insanlığa muhabbet  ölçü ve duygularının sembolü olduğuna göre; mâdem ki, İslam’dan allerji duyulmakta; biz de  o halde, İslam vurgusu yapmayıp İran vurgusu yapmalıyız..’ gibi şaşırtıcı açıklamalarıyla büyük tartışmalara vesile olan ve Ahmedînejad’ın 8 yıllık C. Başkanlığı dönemi boyunca, onun yardımcısı ve özel kalem müdürü olarak, ülke ve yönetim mekanizması içinde, -T.C.’deki F tipi yapılanma iddiasını hatırlatırcasına-, fiilî bir örgütlenmeyi gerçekleştirdiğinden bazı çevrelerin endişe duyduğu bir isim.. Onun veya göstereceği isimlerin önümüzdeki seçimler için adayalığının kabul edilmemesinin veya seçilmesi durumunda; 2009’deki C. Başkanlığı seçimi sonrasında ortaya çıkan ve ’büyük fitne’ diye nitelenen durumdan daha tehlikeli fitnelere vesile olabileceğine dair, -daha iki sene öncesine kadar Ahmedînejad’ın üstadı olarak bilinen Misbah Yezdî gibi, rejimin teorisyeni sayılacak tipteki- ünlü ’âyetullah’ların ihtarları da, bir tehlike işareti..

Görülen o ki, 2009 seçimlerinden sonra meydana gelen büyük karışıklıkları  kendine özgü yöntemlerle atlatan ve haklarında ağır suçlamalarda bulunulan Mîr Huseyn Mûsevî ve Mehdî Kerrubî isimleri zindana attırmayıp, sadece ev hapsinde tutarak iç dengeleri koruyan ve son iki yıl boyunca da, Ahmedînejad’ın yönetim şekliyle arasındaa bir mesafe koyduğunu hissettirircesine davranan İnqılab Rehberi Khameneî, önümüzdeki Haziran dönemine kadar bir büyük gerilim olmadan, durumu geçiştirmek için de oldukça temkinli..

YAZIYA YORUM KAT

10 Yorum