‘Din’ merkezli, (religio-politic) bir dünyada..

12.07.2009 20:09

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Birkaç noktaya, -gündemden düşmeden- kısa kısa değinmek  gerekiyor:

Kirill’in gezisi ve dile getirdikleri..

Rusya Ortodoks Kiliseleri Büyük Patriği Kirill’in İstanbul ve Ankara’ya gezisi, geçen haftanın üzerinde durulmayı gerektirecek önemli hadiselerden birisiydi.. (İstanbul ve Moskova’dan ayrı olarak dünyadaki müstakil ve ünlü ortodoks kiliselerinin başlıcalarının İskenderiye, Antakya, Habeş, Kudüs’de olduğunu da bu vesileyle hatırlıyalım.)

Moskova Patrikliği, ortodoks hristiyan kiliselerinin İstanbul’daki Patrikhane’ye bağlılığını kabul etmiyordu.. Buna dayanak olarak da, İstanbul’un müslümanlar tarafından fethedilmesini müteakib, Ortodoks Kiliselerinin lideri de olan son Bizans İmparatoru Paleolog’un mirasını göstermekteydiler.. Çünkü, Paleolog’un kızı Moskov Prensi ile evlenmiş ve böylece, bu mîras yoluyla o liderliğin Moskova Kilisesi tarafından tevarüs edildiği ileri sürülmüştü..

Gerçekte ise,  Osmanlı Sultanı II. Mehmed (Fatih) ise, Ortodoks Kilisesi’nin Roma’daki Vatikan Kilisesi’ne yaklaşmaması için, İstanbul’daki Ortodoks Patriği’ne hattâ Hükümet toplantılarına katılmasına varıncaya kadar geniş imtiyazlar verilmiş ve bu ruhanî liderlik başka bir yere gitmemişti.. Ve Osmanlı’nın sonuna kadar kadar da, İstanbul Patrikliği’nin dünyadaki bütün ortodoks kiliselerinin ruhanî lideri olduğu mânasına gelen ‘ekümenik’lik sıfatını kullanmasına bir engelleme getirilmemişti..

Rusya Kilisesi Büyük Patriği Kirill, İstanbul Patriği’ni ziyaret etmekle, onunla Rusya Kilisesi’nin barıştığının ve onuun liderliğini kabul ettiğinin ve eski iddialardan vazgeçtiğinin; Bizans’ın mîrasçılığı iddiasını sürdürmenin kendilerine bir fayda vermiyeceğinin de zımnen itirafı idi..

Kirill’in Ankara’ya da gelip, laik TC rejiminin başbakanı Tayyîb Erdoğan’la görüşmek istemesi ise, daha bir ilgi çekiciydi.. ‘Putin Rusyası’nda Kilise’ye verilen itibar o dereceye ulaşmıştır ki, Patrik, âdeta Rusya’da fiilen Putin’den sonraki en etkili ve yetkili kişi pozisyonunda.. Bunun için de, Putin’in Türkiye’ye yapacağı gezinin önümüzdeki Ağustos ayının ilk haftası olacağını bile Erdoğan’a o bildirmiş bulunuyor..

Rusya Kilisesi Büyük Patriği Kirill, Erdoğan’dan, Türkiye’ye ve özellikle Antalya’ya gelen milyonlarca turist için kilise yapılması talebinde de bulunmuştur ki, 20 yıl öncelere kadar komünist bir diktatörlüğün pençesindeki Rusya’nın geldiği ve katettiği mesafeyi göstermesi açısından ilginçtir.. TC’deki kemalist/laik resmî ideoloji ise, hâlâ, 1930’ların ateist/ katı laiklik anlayışını korumanın çabasında.. Krill’in ayrıca, 1844-1971 arasında faaliyet göstermiş bulunan Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasına müzaheret etmesine dair talebi de üzerinde durulmayı gerektirir.. Ama, Türkiye’deki bazı çevreler, laik rejimin müslüman kesimlere yaptığı zulmü hatırlayınca, bu zulmün hrıstiyanlara da yapılmasını isteyerek bir dengeleme siyaseti gütmek gibi tuhaf yanlışlara düşmekten kurtulamıyorlar..

Kirill’in, Tayyîb Erdoğan’ı överken, onun Davos Forumu’nda, siyonist İsrail rejimi C. Başkanı Şimon Perez’e söylediği sözlerin Rusya’da halk tarafından da alkışlandığını açıklaması sadece diplomatik bir yaldızlama olmanın ötesinde daha derin mânalar taşıyor.. Çünkü, siyonist İsrail rejimi, esasen, öteden beri devamlı, ‘özellikle Doğu Avrupa ve Rusya’da  ‘yahudî düşmanlığı’nın çok canlı şekilde ve yükselerek devam ettiği’nden yakınıyordu. Bu iddia, şimdi, bir bakıma Kirill tarafından da zımnen doğrulanmış oluyor.. Elbette bu durum, Rusya’da kalan öteki yahudilerin de siyonist İsrail rejiminin işgalindeki Filistin’e göçetmesi açısından da bir ters etki yapabilir.. 

*

‘Bosna Trajedisi’ unutulmalı mı, unutulmamalı mı?

Bosna trajedisinin en kanlı günü olan  Serbrinitsa (veya Serebrenitsa, vs..)  Katliâmı’nın 14. yıldönümü dolayısiyle, TRT Türk’ün 11 Temmuz günü, o facianın merkezinden yaptığı 6 saattan fazla sürekli canlı yayın, alkışlanacak bir uygulama örneği idi..

Yugoslovaya’nın dağılması ve 6 parçaya ayrılması sırasında, büyük unsur olan Sırbistan ile Slovenya ve Hırvatistan arasında da kanlı savaşlar oldu ve binlerce insan canverdi, ama, bunlar bir yılı bulmadan durdurulabildi.. Özellikle katolik olan hırvatların ezilmesine Batı Avrupa daha fazla tahammül edemezdi..

Ama, sıra Bosna’ya gelince.. Yıllarca sürdü katliâm ve bu arada en az 200 -250 bin insan sırf müslüman oldukları için katledildiler..

Ve bunların en dehşetlisi de, Doğu Bosna’da gerçekleşmişti.. Serbrinitsa’nın BM. tarafından ‘güvenlikli şehir’ ilan edilmesiyle, 4-5 bin nüfuslu bu kasaba, 20 kişinin sığındığı bir mekan olmuştu..  Ve amma, 11 Temmuz 1995 günü, bu şehir, Hollanda’lı askerlerce sırblara teslim edilmiş ve Hollanda’lı BM askerlerinin kampına sığınan binlerce müslüman  ise, daha sonra buradan da zorla çıkarılıp, sırbların milis güçlerinin, çetniklerin insafına bırakılmış ve onlar da bu binlerce insanı kamyonlara doldurup, bilinmeyen yerlere götürmüşlerdi..

Ve şehre giren sırb milis generali (halen de firarda olan)  Radko Mladiç, o gün, ‘Bugün sırbların en mutlu günüdür, türklerden (Balkanlarda türk ve müslüman kelimelerinin aynı mâada kullanıldığını unutmayalım.) intikam alma günümüzdür..’  demişti, gayet net olarak..

O gün, 13 bin civarında müslüman insanın nereye götürüldüğü bilinmiyordu ve kendilerinden uzun süre haber de alınamadı ve daha sonra, bunların bir-iki gün içinde topluca katledilip, toplu mezarlara gömüldüğü anlaşıldı.. 

Ama, modern denilen dünya, bu cinayetlere gözlerini kapamıştı..

Çünkü, öldürülenler müslüman idi..

Bosna Trajedisi, en modern soykırım mekanizmasının en gaddar şekilde işletilmesi ve yaklaşık 250 bin sivil savunmasız insanın, sırf müslüman olduklarından dolayı öldürülmesi ve yüzbinlercesinin yaralanması, yüzbinlerinin evsiz barksız ve muhacir duruma düşmesiyle, Amerikan emperyalizminin adâlet anlayışını en çarpıcı şekilde yansıtan  ve nüfusun yüzde 30’unu oluşturan sırblara Bosna topraklarının yüzde 49’unun bırakılmasını sağlayan ‘Dayton Andlaşması’ dayatmasıyla  21 Kasım 1995’de sona erdirilmişti.. Bosma müslümanlarının o mazlum ve kahramanca direnişinin sembol ismi (rahmetli) Ali İzzet Begoviç, bu andlaşmayı gözyaşları içinde imzalamış ve ‘Biz bu kadarını koruyabildik, gelecek nesiller de daha ilerisini korusunlar..’ demek zorunda kalmıştı..

Acıdır ki, aradan geçen bunca zamana rağmen, 20 binden fazla müslümanın âkıbetinden henüz de hiçbir haber yok ve yeni bir toplu mezar bulunduğuna dair haberler sık sık gündemde..

Ve Bosna’yı kendi emellerine göre parça parça eden emperyalist odaklar, müslümanlara ise, gelecek nesillere bir düşmanlık vesilesi olarak sunulmaması gibi, zâhiren insanî sebebler göstererek,  yaşanan o büyük trajedinin tarih kitablarında bile yer almamasını dikte etmişlerdir.. Hattâ, o kadar ki, Bosna Trajedisi’ni, o büyük soykırımı yansıtan fotoğraf sergilerine bile, Balkanlardaki dengeleri bozabilecek provokatif (kışkırtıcı) etki yapabileceği  gerekçesiyle yasaklar getirmekte, bu gibi sergilerin Paris’te bile açılmasına izin vermemekte..

Ama, aynı emperyalist güç odakları, kendi menfaatlerine gelen başka büyük sosyal boğuşma hadiselerine dair sergilerin , müzelerin her yerde açılmasını bir de teşvik etmekteler..

Ne var ki, emperyalist güçlerin oyunlarıyla Osmanlı çökerken katledilen milyonlarca müslüman halkların hiç önemi yoktur, tıpkı bugün de Irak ve Afganistan’da olduğu gibi..

Dahası, Kirill’den önceki Moskova Patriği de, o büyük soykırım sırasında Belgrad’a gitmiş ve bir hastanedeki yaralı sırb asker ve milislerini ziyaret edip, onları ‘Îsa’nın kahraman askerleri’ diye takdis etmiş ve onların işlediği onca korkunç cinayet ve canavarlıkları din adına kutsamıştı..

*

USA Başkan Yardımcısı’nın aynaya bakarak söyledikleri..

Amerikan Başkanı Obama’nın Yardımcısı Joseph Biden, Amerikan İstiklal Günü dolayısiyle 4 Temmuz’da Bağdad’daydı ve işgalci Amerikan askerlerine verdiği ziyafetten sonra yaptığı konuşmada ‘Töreni Saddam’ın sarayında yaptık, bundan daha iyisi olamaz..  SOB (son of a bitch ( O.... çocuğu) şimdi mezarında kıvranıyordur..’  diyecek kadar küstahlaştı.. Saddam’ın kendi saldırısıyla başlayan ve 8 yıl süren ve bu esnada her iki taraftan en az 1 milyon insanın ölmesine yol açan ‘1980-88 / İran- Irak Savaşı’ sırasında, Irak’tan fırlatılan füzelerin  ve bombardımanların altında yıllarca yaşamış birisi olarak, yine de, Saddam’a bu şekilde hakaret edilmesinden acı duydum.. Üstelik, Baba- Oğul Bush’larla (Sav. Bakanı) Rumsfeld’in, İran’a karşı savaştığı yıllarda Saddam’la nasıl silah ticareti yaptığının belgeleri ortadayken,  şimdi, Amerikan Başkan Yardımcısı’nın sadece Saddam’ı o şekilde nitelemesi, kendilerine tam istedikleri hizmeti vermeyen bütün müttefiklerine de aynı şekilde hitab ettiklerinin bir diğer örneğini oluşturmaktadır..

Hatırlayalım ki, Trumann da, II. Dünya Savaşı sonrasının yeni dünyasını şekillendiren Potsdamm’da yapılan ünlü konferans sırasında, annesine yazdığı mektubda, Stalin için, ‘O... çocuğu...’ lafını kullanıyor ve amma ekliyordu; ‘O da bana aynı şeyi söylüyordur, değil mi anne..’ diye..

Anlaşılıyor ki, amerikan siyasetçileri, böyle küfürlü konuşmalar yapmaktan ayrı bir zevk alıyorlar ve bu, onların kültüründe iyice yer etmiş.. Onun için de, kendilerine hizmet etmekte biraz yamuk yaptığı için idâm ettirdikleri Saddam’a o şekilde hitab edebiliyor.. Bunları söyleyenlerin bir de o sözleri aynaya bakarak söylemeleri belki de gerçeği daha iyi yansıtabilir..

Bu arada, Joe Biden’in, ‘İsrail’in İran’a saldırmasını halinde buna karşı çıkılmayacağını’ söylemesi ve ancak bunun daha sonra Obama’nın, Moskova’da, o sözleri biraz yumuşatacak şekilde, ‘Bizim öyle bir teşvikımiz olamaz ve ayrıca İsrail de, her bağımsız ülke gibi, ne yapacağına kendisi karar verir..’ gibi izahlar getirmesi,  durumu kurtarma çabası kadar, asıl niyetin yine de gizlenemediğinin ve İsrail’in yüreklendirilmesi çabasının bir diğer tezahürüdür.

Bu arada, Filistin’in bir devlet olma hakkını bu zamana kadar kabullenmeyen Benjamin Netanyahu’nun, Obama’nın baskıları karşısında, biraz geri adım atıyor gibi gözükerek, ‘Filistin Devletinin kabul edebileceklerini’ açıklaması, bir ileri adım giibi sunulsa da, Netanyahu’nun sözleri bir kukla devlet istendiğini gösteriyor.. Çünkü, silahı ve ordusu olmayan bir ordu istiyor, Netanyahu.. Yani, Filistin’de, İsrail rejiminine saldırmak isteyenlere engel olacak bir tampon vazifesi görecek bir devlet..

Netanyahu’nun ayrıca, İsrail devletinin bir ‘yahudi devleti olarak tanınması’  ve kurulması düşünülen Filistin devletinin ise, -bir müslüman devleti olarak değil- bir ‘arab devleti’ olarak isimlendirilmesi gerektiğine dair şartı da ayrıca ilgi çekici..

*

Yanlışı söyleyememek, korumak adına, yanlışların derinleşmesidir!

Doğu Türkistan’da, Urumçi’de müslüman halka karşı ve bölgenin nüfus durumunu (demografik yapısını) değiştirmek için yerleştirilmiş bulunan Han Çinlileri denilen kesim tarafından uygulanan ve Çin güvenlik güçlerinin önlemekte zaafiyet gösterdiği veya gözyumduğu korkunç katliâm konusunda, TC Hükûmeti ve özellikle Başbakan Erdoğan tarafından yapılan açıklamalar ve konuyu uluslararası diplomasi planında taşıyıcı çabalar, her ne kadar bazı çevrelerce yeterli görülmüyorsa da, başkaları iktidarda olsalardı, bu çabaları o seviyede dile getiremiyecekleri de rahatlıkla iddia edilebilir..

Ayrıca, bu konuyla ilgili olarak önceki yazımda İİC makamlarının yaklaşımına (daha doğrusu,  ilgisiz kalmasına) da az biraz değindiğimi de tekrarlıyayım..

Bu konu, İran’ın ‘tabnak’ gibi etkin bazı internet sitelerinde de, son iki –üç gün içinde dile getirildi ve ‘bu sessizlik, Çin’le ilişkiler bozulmasın diye ise..’ denilerek, bu sessizlik ayıplandı.. Ve nihayet, ‘Cumhûrî-i İslamî’ gazetesinin 11 Temmuz günkü sayısında yayınlanan başmakalede de, İİC dışsiyasetindki bazı tavırların, İslam İnkılabı’nın temel ölçü ve değerlerine ve Kaanûn-i Esasî’ye (anayasa’ya) aykırı olduğu da dile getirilerek, Ahmedinejad Hükûmeti’nin tavrı eleştirildi..

Sözkonusu makalede, İran İslam Cumhûriyeti Anayasası’nın 152’nci maddesindeki  ölçüler dile getirildikten sonra, ‘kavim ve mezheblerine bakılmaksızın,  bütün müslümanların hukukunu savunmak’ diye bir bölümün varlığına dikkat çekiliyor ve sonra da 154. maddede de, bütün ‘mustez’af (hakları gasbedildiği için zayıf duruma düşmüş olan)’ların müstekbirler/ emperyalistler karşısındaki mücadelelerinin himaye edilmesini emredildiğine değinilerek, İslam İnkılabı’nın 30 yıllık geçmişinde Filistin , Afganistan, Lübnan ve diğer halkların mücadelelerine bu anlayışla destek verildiği hatırlatılıp, sonra da, Çin’de geçen hafta müslümanlara karşı uygulanan korkunç katliâm karşısında, İİC tarafından  takınılan tavır eleştirilmekte ve şöyle denilmekteydi, özetle: ‘...Çin’in Sinkiang eyaletinin başkenti Urumçi’de meydana gelen hadiseler, ‘iki uygur’un, hiç bir itiqadî yönü olmayan bir hadisede öldürülmeleri üzerine çıkmıştır..’ denilerek geçiştirilemez.. Çünkü, bilinmektedir ki, Uygur halkı ve Doğu Türkistan, bölgedeki İslamî hareketlerin daima merkezi konumundadır. Ve yaklaşık bir asırlık bir geçmişe dayanmaktadır. Ve Kaşgar ve Urumçi, Orta Asya’daki İslamî hareketlerin önemli merkezlerindendir..

Resmî rakamlara göre, Urumçi’de, 156 kişi can vermiş bulunuyor.. Gerçek rakamların ise, bundan çok daha fazla olduğu bildiriliyor ve bu gelişmeler karşısında, müslüman ülkelerden sadece Türkiye, gereken aksulameli, tepkiyi göstermiş bulunuyor.. Ve Türkiye medyası da, bu hadiselere çok büyük çapta ilgi göstermiştir..  Aynı şekilde İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri de, Türkiye’yle dayanışma içinde olduğunu göstererek, tepki göstermiş bulunmakta..

Diğer müslüman ülkelerin ve hele de İran İslam Cumhuriyeti’nin bu konuda sessiz kalması, şaşırtıcıdır.. Her ne kadar ‘Çin’le diplomatik ilişkilerini zedelenmemesi’ gibi siyasî mülahazalar gözönünde bulundurulsa bile, bu tutum,  İİC’nin değerleriyle bağdaşmamaktadır.. (...) ’

Evet, insaf sahiblerinin ve akl-ı selimin ve müslüman hassasiyetinin her yerdeki tavrı bu iken, bazılarının, benim 7 Temmuz tarihli yazdığım makaledeki serzenişimi bile kabullenemeyişleri karşısında, susmayı tercih ediyorum..

*

İran’daki ‘İslamî uygulamalar’ın verdiği ve öğrettikleri üzerine..

İnkılab Rehberi Ali Khamenei, ‘Dostlar hata yaptı diye onları düşman  ve  inadçı düşmanları da, dost bilmeyiniz..’ diyordu., 6 Haziran günkü konuşmasında...Ve bu cümleyi,  ‘Musevî-i Hunhar’  (kaniçici Mîr Huseyn Musevî) diye yazılar yazan gazeteler bile manşetten veriyorlardı.. Ki, o gibi gazetelerin bazılarının sorumlularını da, bizzat İnkılab Rehberi tayin ediyordu..

Seçimler öncesinde de, ‘Ahmedînejad galib gelecek, Yezid’ler safdışı olacak..’ diye başlıklar atan ve seçimler sonrasında da, yenik ilan edilen tarafın liderlerinin idâm olunması gerektiğini televizyonlardan haykıran bazı Cuma imamlarının veya Hükûmet sözcüsü İlham’ın hanımı Recebî’nin internet sitesinde ‘fir’avun’a benzetilen Hâşimî Refsencanî’ye yönelik saldırıların sahiblerinin, şimdi İnkılab Rehberi’nin bu mesajı’ndan olsun, biraz ders almaları umulurken; o mesajı birinci sahifeden manşete çekmeye ve diğer sütunlarda yine en kindar laflar etmeyi sürdürmeleri gerçekten de ibiretliktir..

Hattâ,  (İslam Cumhûriyetini Gözetleme Şûrâsı) Şûrâ’y-ı Nigehban’ın, seçimden önce, Ahmedinejad’ı tercih ettiğini açıklamasının, tarafsız olması gereken bir yargı kurumunıun mahiyetine aykırı olduğunu’  haklı olarak eleştiren Meclisi Başkanı Ali Laricanî’ye bile,  ‘fitneger/ fitneci’ olarak saldırılması da aynı şekilde ibretliktir.. 

Bu bakımdan, İnkılab Rehberi doğru söylemiştir, ama, kendilerini Rehber’e bağlılığın öncüleri gibi gösterenlerin bu gibi saldırganlıklarına direkt olarak mâni olunmazsa, bu gibi ihtarlar, (Ba’d-el harab’el Basra..) Basra harab olduktan sonra.. sözünü hatırlatan bir olumsuz etki yapabilir..

9 Temmuz günü, Tahran Üniversitesi’nde 1999’de meydana gelen kanlı hadiselerin 10. yıldönümü idi ve hem Tahran’da protesto gösterileri oldu, hem yurt dışında..

Ve o gün, Köln’de de, şehrin en işlek caddelerinden olan Neumarkt ile Heumarkt arasındaki cadde göstericelere tahsis edilmişti, polis tarafından.. Halbuki, Filistin vs. konularında yapılan gösterilerde, trafiğin olmadığı veya trafiği etkileyemiyecek ara sokaklar tahsis ediliyordu..

O gün, sözkonusu mekanda, yaklaşık 2 bin kadar kişi, her gruptan.. Saatlerce trafiği tıkadılar ve ‘İslam Cumhuriyeti’ni diktatörlük olarak bile niteleyen pankartlar taşıdılar ve sloganlar söylediler.. Kimileri de, Şah döneminin İran bayrağını taşıyorlardı..

100 yıl öncelerde, Meşrutiyet yıllarında, İstanbul’da bulgar ve ermeni komitacılarıyla kolkola giren bazı hoca tipleri gözlerimin önüne geldi.. Elem verici bir tabloydu.. 

Üstelik, 7 Temmuz günü de, Proteston Kilisesi’ne aid bir mekanda, ünlüce bir eski mollanın konferansını dinlemiştim.. Bu eski ünlü inkılabçı molla, artık üzerindeki ‘molla elbisesi’ni atmıştı ve hattâ cinsî sapıkların bile, kendilerini toplumda rahatlıkla ifade etmelerinin sağlanmasını isteyecek kadar liberalleşmişti ve İran’ın üzerine 30 yıldır bir ‘Khomeynî heyulası’nın çöktüğünden demvuruyor ve Batı’nın siyasî düşünce ve pratiğinin özgürlükçülüğünden ve ‘din adına bir devlet/ hükûmet / yönetim mekanizması olmaması ve laik olması gerektiği’nden sözediyordu; emperyalizmin mentalitesine sığınmış olanları mest eden bir söylem tarzıyla.. Ve, laikliğin de bir din gibi dayatıldığını görmezlikten gelerek..

İlginçtir, bu kişi,  konulara ‘global planda bakmak gereği’nden söz ediyor ve amma, kendisi, İran gerçekleri açısından bile bakamıyor ve sadece İslam Cumhuriyeti’ni nasıl tahrib edilebileceğini de asıl problem edinmiş gibi bir tablo çiziyordu..

Yıllarca, İslam İnkılabı’nın hizmetinde bulunmuş ve amma bugün, âdeta bütün bir inkılabçı geçmişi kötüleyerek günah çıkarmaya kalkışıyor duruma düşen bu gibi kişilerin, sözleri içinde bazı doğruları olsa bile, kimlere şirin görünmek için hangi duruma düktüklerini beklemek bile abes.. Çünkü, gözlerini emperyalist dünyanın yalancı renkleri ve yaldızlı görüntüleri fena sihirlemiş..

Ama, bu noktaya gelinmesinde, sadece tek taraflı suçlama yapılmayıp, inkılabçı kadroların da kendi içlerindeki tartışmaları düşmanlık noktasından ve yıpratma savaşlarından çıkarıp, sağlıklı zeminlerde yapmaları ve ‘İslam İnkılabı’nı yapan kadrolar olarak nerelerde yanlış yaptık ki, aramızda bu kadar soğukluk meydana geldi?’ diye düşünmeleri gerekmektedir..

Çünkü, İran toplumunun genelde şiî müslüman lkültürüne göre şekillense bile, temelde İslamî değerleri sahiblenmesi hasebiyle, İran islam Cumhuriyeti uygulaması, bütün müslümanlar için bir laboratuar olma özelliğini taşımaktadır ve o siperdeki bir tökezleme, bütün müslümanların zayıflamasını da beraberinde getirebilir..

Bunun için, içine düşülen sıkıntılar, hamâsî nutuklarla veya içdüşmanlıkları körükleyerek değil; ‘Bu tökezlemeyle niçin karşılaştık?’ sorusuna akl-ı selim ve İslamî sorumluluk şuûru içinde cevab aramaya çalışarak atlatılabilecektir.. Yoksa, sevinenler, emperyalistler ve onların müttefikleri olacaktır..

Bu konuya inşaallah sonraki yazıda da değineceğim..

  • Yorumlar 13
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim