Dil meselesi ve Kürtçe

13.07.2011 02:48

Adem Palabıyık

Demokratik açılım ile birlikte gün yüzüne çıkan temel sorunlardan birinin de, kültürel ve dini hakların yanında dil sorunu olduğu görülmüştür.

Ülkemizde yaşayan farklı etnik unsurların hemen hepsinin bu anlamda bir sorununun olduğu söylenebilir. Lakin bizim bu metin üzerinde duracağımız esas konu ise güncelliği açısından Kürtçe ile alakalı olacaktır. Çünkü ülkemizde Kürtçenin gündeme gelmesi, diğer dillerden farklı bir metot izlemiş ve Kürtçe, özellikle son birkaç yılda siyasetin gölgesine mahkûm edilmiştir. KCK davalarının "Kürtçe savunma" talebiyle sürekli olarak ertelenmesi ve bir karara bağlanamamasının da ardında yatan gerçek budur. Bir amaç, "büyüleyicileştirilip", insanoğlunun ürettiği herhangi bir hayalden çok daha fazla oranda "düş gücünü" barındırırsa, işte o zaman o "düş gücü" de kurcalanmaya o kadar maruz bırakılacaktır. Kürtçe ile alakalı olan dil meselesinde de böylesine bir kurcalanmaya doğru gidişin olduğu söylenebilir.

Sosyoloji, dil ve dil oyunları

Dil, düşüncenin yalnızca aracı değildir, aynı zamanda düşüncenin yoğrulduğu bir alandır. Peki, dil düşüncenin sınırlarını çiziyorsa, "O halde Kürt halkının anadil talebi onların düşüncelerinin sınırları içerisinde midir?" diye bir soru da sorulabilir. Diller arasındaki farklılıklar tabii ki üst düzeyde farklılıklar değil, kökten farklılıklardır. Farklı dilleri kullanan toplum ya da gruplar farklı dünya görüşlerine sahiptirler; tasvir edilen tek bir dünya yoktur, farklı dillerin tanımladığı ve tasvir ettiği birden fazla dünya mevcuttur. Bir Kürt'ün sahip olduğu düzlemsel dünya ve bunun belirleyicisi olan dil ile aynı düzleme sahip olan bir Türk'ün sahip olduğu dil aynı değildir ve aynı değerlendirilmemelidir. Peki, durum böyleyse, "Bu sorunu ortadan kaldıracak çözüm nerede aranmalıdır?" diye bir soru sorulabilir. Çünkü bu tür bir uygulama Kürtlerin, kendilerini, "diğerlerinden" daha fazla "ötekileştirmesine" sebep olacaktır, yani Kürtler kendilerini sınırı olmayan bir biçimde yalıtacaklardır, sınırsız olan isteklerin sınırlı bir çözümü de mevcut olamamaktadır. İlk defa anadil talebi devletten itibar görmektedir, bu fırsat değerlendirilmeli ve dil talebi, siyasetin gölgesine terk edilmemelidir.

Dil meselesi, insanların kişisel tercihleriyle, anne-babalarının ev içinde çocuklarıyla hangi dilde konuştukları ile sınırlı bir mesele değildir. Aksine, mevcut sosyo-kültürel, sosyo-politik ve sosyo-ekonomik koşullardan bağımsız ele alınamayacak, bu dinamiklerle birlikte analiz edilmesi gereken bir husustur. Bu koşullar İstanbul'da olan bir Kürt için de aynıdır, Muş'ta, Van'da ya da Diyarbakır'da olan bir Kürt için de aynıdır. Sorun merkezîleştirilmemelidir. İşte BDP'nin ya da şimdiki oluşumla Özgürlük ve Demokrasi Platformu'nun es geçtiği olgu budur. İkinci boyutu ise şudur: Dilin devletle kurmuş olduğu ilişki ya da devletin bir dil ile kurmuş olduğu ilişki, o dilin kaybolması ya da canlandırılması konusunda belirleyici bir işlev görmektedir. Öte yandan dil-iktidar ilişkisi, devlet sınırlarını aşan bir alana işaret etmektedir. Dilin toplumsal alandaki işlevselliği, bireysel ya da kolektif olarak yeni olanaklar yaratması, yeni güç ya da iktidar ilişkileri sağlaması, dilin geleceğini belirleyen bir diğer önemli faktördür. Bu bağlamda dil meselesini, toplumsal bağlarından koparan, dil-devlet-iktidar ilişkisini görmezden gelen ve meseleyi kişisel bir tercihe indirgeyen bireysel kültürel haklar politikasının, dil kaybını hedefleyen bir siyaseti perdelemekten öteye bir anlam ifade etmediği açıktır. Konuyu Kürt meselesi ve dil dinamiği içinde düşündüğümüzde bu durum daha da anlamlı bir hal almaktadır. İzlenen paradigmanın hangi paradigma olduğu açıktır, BDP'nin de izlediği Kürtçeleştirme stratejisi, bir dönem izlenen zorunlu "Türkçeleştirme"den farklı değildir, bu olgu, izlenen paradigmanın benzerliğini gözler önüne sermektedir. Modern sonrası dünyada iflasın eşiğine gelen bir Resmî İdeoloji kopyasını oluşturmaya çalışan BDP, umarız ki, iki dil söylemini de bu iflastan medet umar hale getirmeye çalışmaz.

Asimile mi?

Kürtçenin asimile edildiğini dile getiren bireylerin öne sürdükleri en önemli gerekçe, Kürtçenin yasaklanması ve bunun Anayasa ile sabitlenmesidir. Yasak diller arasına giren Kürtçe, bir dönem bu dili kullananların bir hayli sıkıntı çekmesine sebep olmuştur. Köy minibüslerinde, köyden merkeze ya da merkezden köye giderken yapılan kimlik soruşturmaları başka bir zorluğa tabiydi, özellikle yaşlı vatandaşlar hiç Türkçe bilmediği için, bir kimlik soruşturması en az bir saat sürüyordu, hatta Şiwan Perver dinleyen bir kişinin Van'da yediği dayak hâlâ hafızalardadır. Fakat günümüze geldiğimizde bu tür toplumsal olguların, nasıl konum değiştirdiği ortadadır. Kürt sorunu, beraberinde bu türden toplumsal gelişmelerin de önünü açmış bulunmaktadır. 'Olağanüstü hal'in kaldırılması, Kürtçe özel dil kursları ve TRT 6'nın yayın hayatına başlaması, Kürtçe ile alakalı sorunların en azından artık halı altına süpürülmediğinin bir kanıtıdır. Şiwan Perver'in, bakanlık düzeyinde Türkiye'ye daveti, söylediklerimize ek bir nitelik taşımaktadır. Tabii ki Kürtçenin hâkim bir dil altında, özellikle de resmî bir söylem karşısında yasaklanarak kalabilmesi mümkün değil ve şimdi durum çok farklı. Dilin bir siyaset aracı olarak kullanılması veya siyasete alet edilmesi, KCK davalarının illa Kürtçe savunma talebiyle ertelenmesi, siyasî bir oyundan başka bir şey gibi görülmeyebilir. Kürtçenin gramer yapısının bu dava ile ya da Kürtçenin yok olması ile alakası yok gibidir. Şiddet olayları sergilemenin, otobüs yakmanın ya da şu tarihten sonra şu olacak demenin, ne Kürtçe ile ne de Kürtçenin grameri ile ilişkisi yoktur. Kürtçe hâlâ Doğu ve Güneydoğu'da yaygın bir biçimde kullanılmaktadır ve devletin de buna engel değil destek olduğu söylenebilir. Lakin dil faşizmi artık Kürtçeyi savunanlar tarafından yapılabilmektedir. Anadil eğitimi ya da anadilde eğitimin bu tür durumlarla bir alakası yoktur. Demek ki, radikal Kürt ideolojisinin, Kürt halkının temel istençleri ile aynı söylemleri dile getirdiği pek de iddia edilebilecek bir şey değildir.

Ülkemizde yaşayan herkes, karşılaştığı meseleleri dille ifade ederken, bu sorunları mevcut tarihî referanslara dayanarak çözmeye çalışmaktadır. Eğer bir Kürt, Türk ya da herhangi ırktan biri, farklı sorunları çözme adına aynı tarihe bakma gereği hissediyorsa, bu ortak bir kültür olduğunun da kanıtıdır. Yaptığımız kavramsallaştırmalarda ve bunları yorumlamada oluşturduğumuz söylem evreni ortak bir kültürel geçmişten nemalanıyorsa, tarihteki ortak bir dilin de mevcut olduğunu anlamak gerekir. Ayrıca farklı milletlerin, bu türden sorunları nasıl çözdüklerini analiz etmek faydalı olacaktır. Bugün eğer Muş'ta, Van'da ya da Diyarbakır'da iki dilli tabelalar ya da afişler kullanılıyorsa bu, yalıtılmışlığın değil bir bütünlüğün ya da kültürel bir geleneğin yansıması olarak yorumlanabilir. Anadilini argümanlaştıran ve araçsallaştıran Kürt siyasî söyleminin ve anadil aktivizmi yapan kurum ve şahısların, dilin araçsal ve hissî boyutlarını enstrümantalize etme (araçsallaştırma) şansı olmadığı gibi, anadilde eğitimi hakiki bir gereksinim olarak ikna edici bir söyleme oturtmaları bu metotla mümkün değildir. Nitekim çok iyi Türkçe bildiği halde Kürtçe dilsel kapasitesi çok sınırlı olan bir çocuğa Kürtçe anadilinde eğitimin ilk etapta fazla bir cazibesinin olamayacağı da aşikârdır. Bu anlamda, anadilde eğitim talepleri için siyasî-sosyal çalışmalar yürütülürken, asıl yoğunlaşma noktası olan dil-aile-çevre ve dil-devlet-iktidar ikili bağıntısının öneminin gözden kaçırılmamasıdır.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim