1. YAZARLAR

  2. Ahmet Altan

  3. Diktatörlükler
Ahmet Altan

Ahmet Altan

Yazarın Tüm Yazıları >

Diktatörlükler

A+A-

Marksizm, toplumu doğanın parçası olarak gördüğünden toplumsal “değişimleri” de doğanın kanunlarıyla açıklamaya yatkındır, o yüzden genç sosyalistlere “devrimin” oluşumunu iyi kavrayabilmeleri ve çabuk ümitsizliğe kapılmamaları için çok bilinen bir fizik kuralı anlatılır.

“Su, yüz dereceye kadar sıcaklığı artsa da hep aynı gözükür, yüz dereceye geldiğinde aniden biçim değiştirir ve buharlaşmaya başlar.”

Tunus, Mısır, Ürdün yıllardır “hep aynı görünürken” bir gecede aniden ayaklanmalarla karşılaşıverirler.

Burada bir soru karşımıza çıkar.

İnsanın dışındaki diğer canlıların yaşam biçimleri milyonlarca yılda değişirken, onlar için “suyun kaynaması” böylesine uzun sürerken, insanların hayatları nasıl bu kadar süratli değişir?

Elli yıl önceki zürafalar bugünkü zürafalar gibi, gergedanlar bugünkü gergedanlar gibi yaşarken nasıl oluyor da insanın hayatı elli yıl önceye kıyasla böylesine hızlı ve büyük değişimlerden geçmiş oluyor?

Aynı kanunlara tabilerse değişim hızları neden böylesine farklı?

Cevap, aralarındaki en büyük farktadır.

Hayvan alet yapamaz, insan alet yapar.

Kullandığın alet hayatını değiştirir, suyun “yüz dereceye” ulaşmasını hızlandırır.

Farklı basınçlarda fizik kurallarının değişmesi gibi.

Aletler, insanların hayatındaki basıncı arttırır, değişimi süratlendirir.

Mısır diktatörü Mübarek’in işbaşına geldiği yılları düşünün.

İnternet yoktu, Twitter yoktu, Facebook yoktu, cep telefonu yoktu.

İnsanlar arasındaki iletişim çok yavaştı.

Sadece iletişim değil, “ulaşım” da çok yavaş ve pahalıydı o zamanlar.

Bir yerden bir yere o kadar çok uçak ve gemi, o kadar kısa zamanda ve o kadar ucuza gitmiyordu.

Bugün milyonlarca insan sürekli yer değiştiriyor, kültürler, ölçüler, değerler sürekli birbiriyle temas ederek birbirini etkiliyor.

Son hareketliliğin, Tunus, Mısır, Ürdün gibi diğerlerine kıyasla daha fazla “turist” çeken bölgelerden başlaması çok da tesadüf değil gibi geliyor bana, eğer yanılmıyorsam, bu hareketlenme örneğin turist sayısının çok daha az olduğu Libya’ya diğerlerinden daha geç ulaşacak.

Ama ulaşacak.

“Her diktatör devrilmeyi tadacak.”

Bunun önüne geçmek mümkün değil.

Twitter ve diktatör aynı çağda, birarada var olamaz.

Bütün dünya “aynı ekonomik sistemin” içinde, aynı ekonomi yasalarına uyarak ve aynı aletleri kullanarak yaşarken, “yönetim” biçimleri de birbirinden çok değişik olamaz.

Diktatörlerin çok fazla olduğu Ortadoğu büyük değişimlerden, büyük sarsıntılarla geçecek.

Ve, bu değişim sürecinde, “diktatörlükten” daha büyük bir sorunla karşılaşacak.

Bu bölgedeki halkların “zihinsel düzeyi”, bu çağda kullanılan aletlerin düzeyinde değil, çok geri bırakılmışlar, çok baskı görmüşler, entelektüel birikimleri iğdiş edilmiş, daha da önemlisi Batı “dini, felsefeyi ve bilimi” birarada var ederken, Ortadoğu sadece dine abanıp, felsefeden ve bilimden uzaklaşmış, felsefenin “yol açıcı” sorularını sormamış, cevaplarını aramamış, İslam’ın kendi felsefesini bile unutmuş neredeyse.

Bunu aşmak, “zihinsel bir devrimden” geçmek, felsefeyi keşfetmek, Batı’nın beş yüz yıldır sorduğu soruları öğrenmek, o soruların cevaplarını merak etmek, düşünsel maceralara çıkmak, yeni fikirler ve yeni yaşama biçimleri keşfetmek, “diktatörleri” devirmek kadar kolay olmayacak.

Ortadoğu’nun bundan sonra “asıl büyük acıyı” bu eksikliğinden dolayı yaşayacağını sanıyorum.

“Dini, felsefeyi ve bilimi” birarada kavrayacak, her birinden kendine bir öğreti ve pusula çıkartacak, yirmi birinci yüzyılın çizgileri henüz kesin çizilmemiş zihinsel haritasında kendine bir rota çizecek bir birikime ulaşana kadar korkarım epey zorlanacaklar.

Türkiye de bu sarsıntılardan payını alacak elbette.

Onlarda “kişilerde somutlaşmış” bir diktatörlük var, bizde ise “ordu gibi müesseselerde somutlaşmış”, daha geniş ve daha gizli bir diktatörlük var.

Biz, bu diktatörlük müessesesini onlardan daha önce “yıkmaya” başladık ama oralarda olduğu kadar “spektaküler” değişimler yaşamadık, ağır ve zor yol alıyoruz ama sonunda bizim de “rejimimizi” değiştirmemiz kaçınılmaz.

“Din, felsefe, bilim” üçlüsüne bir bütün olarak sahip olmamanın acısını biz de çekiyoruz, değişirken kendimize bir “pusula” bulmakta zorlanıyoruz, “din ve laiklik” konusunun bu kadar önem kazanması biraz da bu “pusulasızlıktan” kaynaklanıyor, değişimin ve geleceğin labirentine düşen her insan gibi biz de en iyi bildiğimize sarılmaya uğraşıyoruz ki bu da çoğunluk için “din” oluyor.

Dini, dinin toplum hayatındaki yerini ve önemini, dinin bir toplumun kültürünü oluşturmasındaki ağırlıklı rolünü inkâr etmeden, felsefenin düşünsel zenginliğini ve bilimin yaratıcılığını, başkalarından ödünç alarak da olsa, sonunda hayata geçireceğiz.

Sanırım iki şeyi öğreneceğiz.

Hayat “iyiye doğru” gidiyor ve “iyiyi” eski ezberleri tekrar ederek hak edemeyiz.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT