1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. Devrim'in öznesi ve İslamcı siyaset
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

Devrim'in öznesi ve İslamcı siyaset

A+A-

Her olup bitende bir "düğme etkisi" aramaya alışmış olanlar için Tunus ve Mısır'da olup bitenlerin bile kendiliğinden gerçekleşmiş olaylar olduklarını kabul etmek zor olabilir. Çünkü bu yaklaşımlara göre toplumsal olayların her zaman üst planlayıcıları vardır. Gözle görülür nedensel açıklamalar bile ne kadar uzağı veya derini gösterse de ve bu görünen alanda bu gizli eller bir türlü görünmüyor olsa bile her şeyi "son kertede" belirleyen o güçlü ele olan "iman" yok olmuyor.

Bu imanın ABD'nin veya belli merkezlerin gücüne tapanlardan değil de aksine bazen Anti-Amerikancı ve anti-emperyalist bir dille ifade edilmesi işin traji-komik yanını oluşturuyor. Bu gücün ne kadar şeytani, ne kadar güçlü olduğunu ifade etmek üzere başvurulan söylemlerin, tersinden, asla alt edilemeyen, güç yetirilemeyen, yenilmez, bükülmez, esnemez bir kadiri mutlak güç tasavvur ettiği fark edilmiyor bile. İslami bir dille söylemek gerekirse bu tarz bir "kötülük" tasavvuru Allah'a ortak koşmaktan farksızdır. Bu şirk düşüncesinin insanın kendisine doğrudan dokunan bir zararı da var. Bu şekilde tasavvur edilen düşmana karşı kaderci bir teslimiyet alttan alta insanın bilincine ve kişiliğine işliyor.

Diğer yandan bu Devrimlerin bir planlayıcısı veya belirgin bir öznesinin olmadığını söylemenin bu sürece katılan aktörlerin siyasi duruşlarının bir anlamı ve etkisinin olmadığı anlamına da gelmediğini tekrar söylemek gerekiyor. Devrim dalgaları önceden kestirilemeyen ve tahmin edilemeyen yönleriyle insanoğluna her şeyi de kontrol edemeyeceğine dair derin bir ders vermektedir. Kontrol edilemeyen bu süreç insanın önüne yepyeni imtihanlar da çıkarmaktadır. Böylece bir devrimle her şeyin sonuna gelindiğini veya her şeyi düzeltebileceğini düşünmeye karşı da ciddi ikazlar kendini hissettiriyor.

Dünkü yazısında Ali Bulaç "Nil'in Kızı Kahire!" olarak nitelediği bu öznesiz sürecin tabiatını nefis bir benzetmeyle ifade etmiş. Hicret'in sonunda Medine'ye giren Peygamber Efendimiz farklı teklifler karşısında durup konaklayacağı eve karar vermek üzere devesinin duracağı yeri bir işaret olarak belirlemiştir. Devrim niyetine ayağa kalkmış deve, "münafıkların reisi Abdullah Ubeyy bin Selul'un değil de, imanından ve sadakatinden başka hiçbir şeyi olmayan Eba Eyyub el Ensari'nin evinin önünde durursa, bilin ki Kahire, Allah'ın 'kahhar' isminin tecellisiyle zorbaları, katilleri, hırsızları ve yeryüzünün kibrini kahredecektir."

Öznesi bilimsel anlamda belli olmayan bu süreci bu saatten sonra sahiplenmeye çalışacaklar çok olacaktır, olmaktadır da. Süreç son derece kırılgandır da. Ayağa kalkmış olan ve tek bir toplumsal kesime mal edilemeyen kitleler, önlerine katılan liderciklerin temsil oyunlarına gafil avlanıp Mübarek'in sadece ismini değiştirmekle yetinmek durumunda da kalabilirler. Böyle olup olmayacağını biraz da devrimcilerin taleplerinde ne kadar ısrarlı ve sebatlı olacakları belirleyecek.

Bu esnada İhvan'ın da İslamcıların da bütün anlatılanlara rağmen sürecin hakimi ve belirleyicisi olmadıklarını akılda tutmak gerekiyor. Ancak devrim süreci bu saatten sonra onlara ayrı roller ve görevler yazabilir, bu rolü layıkıyla oynayıp oynayamayacakları da kendilerine kalmıştır. Devrim süreci İhvan'ın veya İslamcıların toplumdaki talepleri sağlıklı okumaları konusunda da ciddi dersler içeriyor. Toplumdaki en örgütlü yapı oldukları bir gerçek ama bütün bu örgütlü yapıları şimdiye kadar tek başına bir devrimi harekete geçirmeye yetmemiş olduğu da bir gerçektir.

Ancak, İhvan'ın şu ana kadar süreci sahiplenme konusunda sergilediği çekingenlik son derece olgun ve göstericilerin çoğu tarafından takdir edilen bilinçli bir siyasetin ürünü. İddiaları ve davaları bir yana, kendileri hakkında küresel düzeydeki algının da bu sürecin kendileri dışında başlamış ve devam etmekte olduğunun da çok iyi farkındalar. Çekingenliklerinin tek sebebi dışarıdaki algı değil, aynı zamanda toplumun derinliğinden gelen bu devrim dalgasını sahiplenmenin içerebileceği çirkin fırsatçılık bir yana, bu fırsatçılığın hareketin ahengini ve kaderini tehlikeye sokabileceği endişesi de belirleyici olmaktadır.

Görüldüğü gibi İslamcı siyaset bazılarının klişelerinde olduğu gibi her fırsatta elindeki paket programı insanlara dayatmaya çalışan bir hareket değil bizatihi hayatın siyaseti olarak gerçekleşiyor. İhvan ve siyasette temsil ettiği İslamcılık konusunda bugünlerde yazılıp çizilenler doğrusu şaşırtıcı değil ama en hafif deyimiyle çok derin bir yabancılığı açığa vuruyor.

Bilinmesi gerekiyor ki, 18 ayrı ülkede temsilciliği bulunan İhvan'ın çok geniş bir küreselleşme ve çokkültürlülük ufku ve tecrübesi var. 18 ülkenin her birinin toplumsal ve siyasi tecrübeleri için özel bir ilgisi ve arşiv kaydı var. Ayrıca Avrupa ülkelerinde de "hem iyi bir Müslüman hem de iyi bir vatandaş" olmanın ve yine iyi bir vatandaş olarak siyasal katılımda bulunmanın imkânları üzerine eskiden beri düşünüyorlar. Bu konuda alabildiğine geniş bir literatür biriktirmiş durumdalar.

Bu arayışları dolayısıyla son zamanlarda Türkiye ve AK Parti tecrübesi asla basit bir hayranlık konusu değil, ancak biraz tadilatla mümkün ve değerlendirilebilir bir tecrübe olarak ciddi bir ilgi konusu olmaktadır. Bu da İslamcı siyasetin yeterince değerlendirilemeyen çok farklı bir düzeyini işaret ediyor ki, daha çok bahis götürür.

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT