Devrimciliğini entrika üzerine kurmuş birini ciddîye almak..

27.10.2012 05:08
Devrimciliğini entrika üzerine kurmuş birini ciddîye almak..
Selahaddin E. Çakırgil, Abdullah Muradoğlu’nun 14 Ekim’te Yeni Şafak’ta yazdığı “Atatürk dindarlara hükümet teklifinde bulunmuş!” başlıklı makalesini yorumluyor:

 

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Müslümanların yönetimi ve ’kapıkulu ulemâlığı’ çizgisi..

Yeni Şafak’ta Abdullah Muradoğlu’nun 14 Ekim günü yayınlanan yazısı, üzerinde özellikle durulmayı gerektirecek çaptaydı..

O yazıyı okuyunca, bazı hâtıralar da canlanıverdi, hâfızamda..

Birincisi..

Merhûm Ahmed Davudoğlu hocayla ilgili.. (Gençler için hatırlatma: Merhûm Davudoğlu’nun bugünün Dışişl. Bak. Ahmed Davudoğlu ile herhangi bir ailevî bağlantısı yoktur.)

Hoca’yla son görüşmemiz 1978’in son aylarıydı..

Daha öncesinde ise, 1977 seçimleri öncesinde İstanbul müslümanlarının seçkin isimlerinden 40 kadarıyla birlikte, (İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü eski Müdürü) imzasıyla yayınladığı bir bildiride, vatandaşlardan, A. Türkeş’e oy vermeleri isteniyordu.. Bunun üzerine, saygılı, ama, epeyce serte bir yazı yazmıştım.. ‘Bunu hele de sizin gibi birisi nasıl yapabilir?’ diye..

Aradan zaman geçince.. Hastalığının ilerlediği bir sırada, Hoca, bir doktor dostumuz aracılığıyla, ‘helalleşmek’ istediğini belirtince..

Hemen kalkıp gittik, ziyaretine.. O zamanlar Taşlı Tarla diye anılan (bugün, sanıyorum Gazi Osman Paşa denilen) semtteki küçücük evine..

Sohbet ânında, ister istemez geçmişin bir muhasebesi de gündeme geldi..

Rahmetli hoca, Bulgaristan’ın Deliormanlar bölgesinden idi ve bu ülkenin komünistlerin eline geçmesinden sonra baskılara dayanamayıp, Türkiye’ye gelmiş ’muhacir’lerdendi..

Ama, Türkiye de, komünistlerin giderek güçlendiği, bir anarşi ve iç-savaş ortamına sürüklenmişti..

Hoca, Bulgaristan’da komünistlerin şerrinden kurtulmak için sığındığı Türkiye’nin de aynı tehlikeyle karşı karşıya kalmasının rahatsızlığıyla yayınlamıştı, 1977 seçimleri öncesindeki o bildiriyi.. Çünkü, komünist tehlikeye karşı,  Türkeş’in elindeki genç ve silahlı mücadeleye giren kesimin bir teminat olduğunu düşünmüştü..

Hoca’nın dile getirdiği bu ma’zeret, özel şartları içinde az-çok yerini buluyordu..

Ama, Hoca’nın bir delili daha vardı ki, onu hayıflanarak -özetle- anlatmıştı: ’Bir akşam, yatsı namazından sonra, Türkeş, bir kaç adamıyla birlikte ziyarete geldi.  Şu sedire oturdu.. Biraz konuştuk, dedi ki: ’Hocam, bizi destekleyin, iktidara gelirsek, Şeriat-i Garrâ’y-ı Ahmediye’yi hâkim kılalım..’

Hoca, söylenen bu sözlerin olup olamıyacağını düşünmeden mest olmuş..

Kendisini ağır şekilde suçlayarak, şöyle demişti: ’Ahh oğlum..  Sen, ….. lük nedir bilir misin,  işte, o yüzden, destekledim.. Bu işleri bir askerin yapacağını düşünüyorduk.. Bunu yapacak cesaretse, ihtilalci birisiydi..

Evet, bir ’asker’ bir ’general’ lâzımdı.. Şöyle cesaretli, yürekli.. Eli de sopalı.. ama, müslüman cinsinden..

*

Yine aynı günlerdeydi..

(Merhûm) Erbakan Hoca’nın İstanbul’da çok yakını olan bir dostumuzla sohbet ediyorduk, rahmetli Sedat Yenigün’le birlikte.. Dünyanın inancımıza, İslam’a göre yeniden tanzim edilmesi idealimiz etrafında sohbet ilerleyince.. Karşımıza çıkacak problemlerin çok çetin olacağını, buna en başta ulemânın hazır olup olmadığının düşünülmesi gerektiğini ifade eden muhatabımız, demişti ki:

’-Ağabeyim, Pakistan Devlet Başkanı General Ziyâ-ul’Haqq’la da görüştü.. Ziyâ’ul Haqq, ulemâdan, devletin İslam’a göre tanzimi için projelerini sunmalarını istemiş, ama, ortaya ciddî bir proje konulamamış.. Ziyâ-ul’Haqq bundan dolayı, büyük bir hayal kırıklığı yaşamış..’

Bu bilgiyi aldığımızın bir hafta kadar sonrasında, Erbakan Hoca ile bir sohbet- röportaj yaparken, bu konu da gündeme gelmişti..

Hoca, o yakının aktardıklarını reddetmeksizin, sadece, ’Bunun yazılmasının doğru olmayacağını’  belirterek geçiştirmişti, konuyu...

*

Ama, Pakistan’da iken, aynı söylentinin birbirine yakın başka türlerini de duymuştum..

Birileri, ulemâ’ya, ’Haydi bakalım.. Sunun projenizi..’  derler.. Onlar da, genellikle, elleri-ayakları birbirine dolaşır, neyi nereden başlatacaklarını bilemezler ve böylece devlet idaresine ehil olmadıklarını belgeledikleri gösterilmiş olunur.. Çünkü, Hz. Ali’nin katledilmesinden sonraki bütün tarih devirleri boyunca, iktidarı eline geçiren kılıç sahiblerinin en iyileri bile, hep böyle yapmışlar ve ulemâ’yı, kendilerine en fazlasıyla, ’yardımcı’ konumda gösterecek tavırlar geliştirmişlerdir.

Ama, kendileri, ulemânın emrine, daha doğrusu bilginin, hikmetin emrine girmek ve iktidarlarını yitirmek istememişlerdir..

*

Yönetim yetkisini gasbedenlerin ’kapıkulu ulemâsı’na ihtiyacı..

Halbuki, bu yaklaşımda, her şeyden önce, ulemâ’ya kendilerinin teyid edicisi rolü verilmek istenmiştir. Dahası, ulemâ da, asırların içinde gelenek haline gelen bir sakîm anlayışla, ilk önce sormaları gereken konunun; kendilerine, iktidar sahiblerinin yönetme gücünü kullanmalarının meşrû bir hakk ve yetkiye dayanıp tarafının dayanmadığını sormak olduğunu hatırlamak istememişlerdir. Bir bakıma, ümmetin yönetim yetkisini gasbedenlerin, zorbalık/ sulta sahiblerinin sultanların, kitleleri kandırmak ve onları inançları adına teslim almak için, tarih boyunca en çok muhtaç oldukları kurumların başında, herhalde, ’kapıkulu ulemâlığı’ gelmektedir..

Yazının Devamı…

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim