Devrim ruhunu yeniden uyandırmak

29.03.2011 16:02

Fehmi Huveydi

Önümüzde başka bir alternatif yok. Ulusal uzlaşmamıza ölümcül bir darbe vuracak olan bölünmüşlüğü sürdürmek gibi bir lüksümüz olamaz. 25 Ocak devriminin ruhunu yeniden canlandıracak bir atılımla bu tarihi anı değerlendiremezsek, Mısır’ı tarihi mecrasına yeniden döndüren bu büyük kazanımı kendi ellerimizle boşa çıkarmış oluruz.

1-) Rejimi yıkarken uzlaştık inşâ ederken bölündük

Sorun, anayasa değişiklikleri hususunda ayrı görüşlere sahip olmamız değildir; bu doğal bir şeydir ve anlaşılabilirdir. Asıl sorun, bir açıdan bu ihtilafı idare etmede başarısız olmamız, diğer bir açıdan da bu ihtilafı, ulusal birlik saffını dağıtan bir husumete, bir düşmanlığa dönüştürmüş olmamızdır. Neticede tek bir ülke iki ayrı ülke gibi belirginleşti; birbirine yabancı ve birbirine diş bileyen iki ülke. Dünyanın bütün şeytanları bir araya gelse, bu kadar komplike, bu kadar sağlam, bu kadar rafine bir tuzak kuramazlardı herhalde.

Mısırlılar olarak Tahrir meydanına indik. Ülkenin diğer bölgelerindeki milyonlar da meydanları doldurdular. Haykırışları yedi kat göğü çınlattı. Rejimin yıkılmasını istiyorlardı. Tek ses, tek yumruk ve etten bir duvar olmuşlardı. Ama devrimin başarısından sonra bütün bunlar tuz buz oldu. Şöyle de diyebilirsin: eski rejimi kovma talebinde buluştuk; ama yeni rejimi kurmaya yönelik adımlar atmaya sıra gelince, ayrıştık. Bir diğer ifadeyle tehlike bizi birleştirmişken, zafer sarhoşluğu parçaladı.

Tahrir meydanında ve ülkenin başka alanlarında tekbir millet idik. Ama tercih kullanacağımız ilk fırsatta farklı milletlere bölündük. Meydanda tek uğraşımız vatandı, ona yeniden sahip olmanın, yeniden kalkındırmanın düşünü kuruyorduk. Referandumdan sonra kabilemiz, zümremiz ön plana çıktı. Başkalarını saf dışı bırakmanın, etkisizleştirmenin hesabını kurmaya başladık. Değişimin vatanseverleri artık taraf tutan, laikçi, İslamcı, Kıpti, Müslüman, “ihvan” ve “selefi”... ılımlı, ya da aşırı devrimcilere dönüşmüşlerdi. Düşlerimizi bir kenara bırakmış, vatanı unutmuştuk. Yaka paça birbirimize düşmüştük, söylemimiz bir kılıç kadar keskin, sözlerimiz ok gibi yaralayıcıydı. Her birimiz ötekisinin konumunu küçültmeye, etkisini azaltmaya çalışıyorduk. Yüzünü karalamak, üstünü başını paralamak hırsıyla çırpınıyorduk. Yer yarılsa da içine girse diye arzu ediyorduk.

2-) Asayiş vakaları rejim meselesi haline geldi

Hafta başından beri Mısır’da yayınlanan gazeteleri inceleyen biri, gazetelerin, el-Ehram gazetesinin 25/3 Cuma günü öne çıkardığı ve ilk sayfaya manşet yaptığı bir olguyu tartışmak üzere elbirliği ettiklerini düşünmekten kendini alamaz. El-Ehram’ın olayı verme biçimi ve kullandığı başlıklar ilginçti: Mısır’ın Said bölgesinde tüyler ürpertici cinayet- aşırı dinciler bir vatandaşın kulağını keserek had cezası uyguladılar. Alimler: şeriatta böyle bir uygulama yok...Haberde güvenlik güçlerinin, Mısır’ın said bölgesindeki Kana kentinin günlerdir konuştuğu “insanın vicdanını sarsan korkunç olayı” araştırdıkları belirtiliyor. Bir grup aşırı dinci, Kıpti vatandaşlardan birinin kulağını kesmiş, evini ve arabasını kundaklamışlar. Bölgede adı kötüye çıkan bir kadınla, ona kiraladığı dairesinde ilişki kurduğu için bu şekilde cezalandırmışlar, deniliyor.

Roz el-Yusuf gazetesinin 27/3 Pazar günkü nüshasının birinci sayfasında kullanılan başlık şöyleydi: İhvan Mısır’da İslam hilafetinin kurulmasına istedi. Habere göre İhvan’ın İsmailiye kenti teşkilatının eski başkanı, ihvan’ın önde gelen isimlerinden birinin kızının düğününe katılmış ve bu münasebetle yaptığı konuşmada Mısır’da hilafeti yeniden ikame etmek, Allah’a itaat esasında bir aile, Müslüman bir toplum ve Müslüman bir hükümet kurduktan sonra dünyaya öncülük etmenin ilk adımıdır, demiş.

Aynı gün (27/3) çıkan ve Nasırcı grubun sözcülüğünü yapan el-Arabi gazetesi siyah zemin üzerine büyük harflerle şu başlığı atmıştı: Tekfir cemaatinin yükselişi korkutuyor... Şu tayin edici soru kaçınılmazdır: Sivil bir devlet mi dini bir devlet mi?... İç sayfalardan birinde ise “Sandık gazası devrim trenini durdurdu” başlıklı bir makale yer alıyordu.

Üzerinden iki hafta geçtiği için bu “sandık gazası” hikayesi artık biliniyor. Hikayenin özeti şu: Selefi akımın vaizlerinden biri, referandumun %77 oranında değişiklikler lehine sonuçlanması üzerine sevincini sergilemiş ve bunu kendince dinin zaferi olarak nitelendirmiş. Güya değişikliklere karşı çıkanlar “devletin dini islamdır ve şeri ilkeler yasaların başta gelen merciidir”şeklindeki ikinci maddeyi değiştirmek istiyorlar, diyenlere cevap vermek istemişti. (ertesi gün adamcağız bu sözlerden dolayı özür dilemiş ve şaka yaptığını söylemiş). Günlerdir basında işlenen bu olaylara ilişkin değerlendirmem kısaca şudur: Kana’daki olay meczupların işidir. İsmailiye’de realiteden kopuk düş aleminde yaşayan bir adam ütopyasını dile getirmiş ve el-Cize’de bir selefi kendince sevincini dile getirmiş. Ama bu olayların gündeme getirilmesinde kullanılan dilin alabildiğine kışkırtıcı olduğu son derece açık. Mesela Kana’da alçakça işlenen hadise had uygulaması olarak verilmiş. İslam şeriatında böyle bir had cezasının bulunmadığının bilinmesine rağmen. Bu olaya adı karışan adam veya adamlar sakallı oldukları için de hemen meseleye dini bir boyut katılmış. Oysa Mısır’ın Said bölgesinde örneği çokça görülen bir namus meselesi olarak değerlendirilmesi gereken bir şiddet olayından başka bir şey değildir. İslam şeriatında böyle bir had cezası olmadığına göre, dini bir cezayı uygulamaktan çok töre cinayeti sayılabilecek bir hadise karşısında olduğumuz halde el-Ehram gibi ciddiyetiyle bilinen bir gazetenin bu kadar aceleci davranması, birinci sayfadan manşet olarak sunması anlaşılır gibi değildir. Böyle bir haberin yeri üçüncü sayfadır oysa. Böyle derken cinayeti küçümsemek istemiyorum elbette, sadece görülmesi gereken doğal yerine işaret etmek istiyorum. Ki ortam gerilmesin, öfkeye sebep olmasın. Kurbanın bir Kıpti olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda ne demek istediğim anlaşılır sanırım.

Maalesef bu gibi bireysel olaylar, iyi niyetle veya art niyetle bir bütün olarak İslamcılara yıkılmaktadır, hem de ılımlı, aşırı, selefi ve orta yolu izleyenler ayırımı gözetmeksizin. Hatta hilafetten söz eden adamımızın sözleri bile kendisine nispet edilerek yayınlanmak yerine, İhvan’ın Mısır’da İslam hilafetinin kurulmasına yönelik çağrısı şeklinde manşet yapılıyor. Bu kadar toptancı. Sonuçta bu gibi haberler üzerine yapılan yorumlar da iyi kötü, meczup, aklı başında ayırımı yapmadan herkesi aynı sepete koyacak şekilde olacaktır doğal olarak.

Mesele haberlerin abartılı bir dille yayınlanması, yukarıda işaret edilen olayların genelleştirilmesi ile kalsa iyi. Tam tersine gazeteler bu görüş ve tutumları tartışma konusuna dönüştürdüler. Bağırıp çağırmaya, ortalığı velveleye vermeye dünden hazır bazı aydınlar, tanınmış simalar ne tür bir felaketin meydana geldiğini abartarak anlatmaya, ufukta görülen musibeti göstermeye, vatanı tehdit eden kara tehlikeyi haber vermeye başladılar canhıraş bir edayla.

Sivil devlet konusu, böyle bir devlet veya din devleti arasında tercih yapma meselesi de bu bağlamda ele alınıyor. Sanki önümüzdeki bütün aşamaları ve acilen çözüm bekleyen sorunları halletmişiz de artık şimdiden dini bir devlet mi yoksa sivil bir devlet mi istiyoruz, buna karar vermemiz gerekiyormuş gibi. Hem de her ikisinin de mahiyetini, hakikatini bilmeden. Hangisinin tartışmasız temsilcisi kimdir ayırt etmeden. Söyledikleri kesin ve bağlayıcı mıdır, yoksa gözden geçirilmesi ya da düzeltilmesi mi gerekir, tespit etmeden.

Asıl garip olanı, bütün insanların hak ve görevler bakımından eşit oldukları, her kesin sandıkların ve seçimlerin hakemliğine başvurduğu, halkın memnuniyetini kazanma noktasında en başarılı yönetim biçimi olma özelliğine sahip demokratik devlete giden yola ilk adımımızı attığımız bu aşamada, bazı kimselerin henüz doğmamış devlet için şimdiden bazı şartlar ve nitelikler ileri sürmesidir. Tedrici olanı halletmeden nihai olanı kesinleştirme yarışına girilmesidir.

3-) Devrik rejimin bildik komploları sahnede

Bu manzara birebir eski rejimin uygulamalarını andırıyor. Herhangi bir siyasal yüzleşme veya seçim mücadelesi söz konusu olduğunda kamuoyu hazırlanır, çeşitli düzlemlerde korkular ve endişeler empoze edilirdi. Devletin güvenlik teşkilatı İslamcı akımı, özellikle İhvan’ı stratejik düşman kabul ettiği için karşıt propaganda laiklerin hassasiyetlerinin uyarılması, Kıptilerin ürkütülmesi ve kamuoyunun İslamcı akımlara oy vermenin, onlara hoşgörüyle bakmanın nasıl bir tehlikeye yol açacağı hususunda uyarılması esasına dayandırılırdı.

Bu noktada bir itirafta bulunmak gerekir. Mısır’da halktan kaynaklanan ve halkın duygu ve düşüncelerini temsil eden gerçek anlamda örgütlü bir sivil toplum yoktur. Bu da gazete, televizyon ve internette karşıt propagandanın doldurduğu muazzam bir boşluk oluşmasına yol açmaktadır. Buna rağmen dikkatimizi çeken ve hatta bizi dehşete düşüren nokta, sözünü ettiğim medya kürsülerinin anayasa değişiklik paketi aleyhine oy kullanılmasına yönelik propagandanın emrine verilmesine rağmen, hedefine ulaşmada büyük bir hüsran yaşamasıdır. Bunun bir tek izahı vardır: Referandum sürecine hakim atmosfer, değişiklikleri destekleyenlerle karşı çıkanlar arasında bir tür kutuplaşmanın oluşmasına yol açtı. Kuşkusuz bu kutuplaşmada medyanın dikkat çekici tutumunun payı yadsınamaz. Üstelik dini kurumların katkısı bundan çok daha azdır. Dini kurumlar, değişikliklerin gereği gibi halka sunulmadığını ve içeriğinin aydınlatıcı biçimde anlatılmadığını düşünüyorlardı. Bu yüzden sürece ağırlıklarını koymuyorlardı. Ancak referandum hakkında ortalıkta dolaşan söylentiler dini kurumları tavırlarını belirginleştirmeye sevk etti. Said bölgesinden bir arkadaşım anlatmıştı. Halk, Ortodoks kilisesinin, mensuplarını değişiklikleri reddetme yönünde oy kullanmaya çağırdığını duydukları zaman azımsanmayacak bir kalabalık karşı tutum takınarak, “evet” oyunu kullandı. Bazı ortamlarda değişikliklere karşı çıkanlar anayasanın ikinci maddesini değiştirmek istiyorlar diye sözler dolaşıyordu. Bunun üzerine birçok insan gidip değişiklikler lehine oy kullandı. Değişikliklerin içeriğini benimsedikleri için değil, ikinci maddeyi savunmak için. Ayrıca azımsanmayacak bir yekun tutan bir çok grup da bu süreçte rekabet eden herhangi bir bloğa mensup almaksızın, sırf topluma yeniden istikrar hakim olsun, toplumu yıkıcı başıboşluk ve kargaşa ortamından korumak için değişiklikler lehine oy kullanmıştır.

4-) Tartışmalar toplumun enerjisini tüketiyor

Çatıştığımız zaman devrimi ve hedeflerini unutmuş olmuyoruz sadece, bu boğazlaşma sürecinde toplumun enerjisini de tüketmiş oluyoruz. Hepimizin istediği yeni rejimin kurulması aşamasında karşısına çıkabilecek çetin engellerin farkına varmasını da engelliyoruz. Örneğin biz burada sivil bir devlet mi yoksa dini bir devlet mi kuralım diye tartışırken halkın dikkatini şu an için çok daha önemli olan bir olgudan uzaklaştırmış oluyoruz. Ülkenin şu anda içinde bulunduğu ekonomik durgunluktan kurtulmasını, toplumsal enerjinin en kısa zamanda üretim çarkının yeniden dönmesine kanalize edilmesini, dolayısıyla ufukta belirmeye başlayan ekonomik felaketin önlenmesini kast ediyorum.

Üretim çarkının durmuş olması, şu aralar bir iç çatışma çıkarmaya yoğunlaşmış medyamızın umurunda değil. Yurt dışından ithal etmek zorunda olduğumuz gıda maddelerinin fiyatlarının uluslar arası piyasada %50 den fazla olmak üzere korkunç oranlarda artış gösterdiğinden haberi yok. Örneğin pirinç: %77, şeker:%75, soya fasulyesi:%41, yağ: %47 oranında artmış bulunuyor. Buna karşılık süveyş kanalının geliri, Mısırlıların yurt dışındaki tahvilleri, turizm gelirleri ve gerek devrim esnasında ve sonrasında ürkütmek için elimizden geleni yaptığımız üreticilerin gelirleri büyük gerileme kaydetmektedir. Unutmayalım ki talan edilmiş, hazinesi tam takır bir ülkeden söz ediyoruz. Bu durumda gelmek üzere olan felaketi önlemenin tek yolu kalıyor: Bütün gücümüzle üretimi arttırmaya çalışmalıyız. Belli ölçüde ekonominin sağlıklı işlemesi buna bağlıdır. Ayrıca muhtemel ekonomik baskılar karşısında direnmemiz, dayanmamız da buna bağlıdır.

Acı deneyimlerden geçmiş, tepkisellikten uzak, karşıtları faka bastırmak gibi ayak oyunlarına itibar etmeyen aklı başında insanların baş başa verip 25 ocak ruhunu yeniden etkin kılmanın yollarını aramaları, önümüzdeki hassas aşamanın yüklediği sorumluluğun öncelikleri üzerinde kafa yormaları bir gerekliliktir. Bunu yapmazlarsa meydanı meczuplara, ahmaklara, art niyetli insanlara bırakmış olacaklardır. Bunların bizim için oluşturdukları tehlike, karşı devrim tehlikesinden çok daha büyüktür.

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim