1. YAZARLAR

  2. D. Mehmet Doğan

  3. Devlet ve meşruiyet
D. Mehmet Doğan

D. Mehmet Doğan

Yazarın Tüm Yazıları >

Devlet ve meşruiyet

A+A-

Türkiye’de meşruiyet ekseni seksen küsur yıldır din dışı veya dini dışlayan bir alanda yeniden kurulmaya çalışılmıştır.

Mantık şudur: “Modern ve ileri olmak ilim, fen ve teknikle olur. Bunlarsa dinin alanı dışındadır. Hatta din bunlara mânidir.” Bu mantık şöyle bir sonuca işaret eder: “Dini hayatımızdan uzaklaştırdığımız nisbette ilerleme yolunda mesafe kat ederiz. Geri kalışımız dine bağlı oluşumuzla sıkı şekilde ilişkilidir. Cumhuriyet dinî (ve tabiî olarak geri) Osmanlı yönetimine son vermiştir.”

İlk Cumhuriyet nesilleri şu önermelerle (veya kesin hükümlerle) her yerde karşılaşmışlardır: Dinî olan eskidir/eskimiştir. Dinî olan geridir. Dinî olan mutlakîdir/monarşiktir (yani cumhurî veya demokratik değildir). Dinî olan aklî değildir. İslâm 14 asır öncesine aittir. İslâm Araplara ve çöl ahalisine mahsustur (veya sosyal yapı olarak geri toplumlara aittir). Din cahilliktir; tahsil dindarlığı ortadan kaldırır.

Bu kesin hükümler bir zamanlar hiç olmazsa okur yazarlara müsbetlerin din dışında olduğunu bir inanç olarak kabul ettiriyordu. Geçen zaman bunun böyle olmadığını gösterdi. Kitleler ekonomik ve sosyal gelişmenin hızından, adaletsizlikten, yönetimin baskılarından şikâyetci olmaya devam ettiler. Bu yerleştirilmek istenen inancı zayıflattı. Rejime güveni sarstı.

Türkiye’yi yönetenler bütün bu önermelerin zıddını yapsa, ülkede gerçek gelişme ve modernleşmeyi sağlasaydı, kitleler nezdinde dinî olanı belli ölçüde zayıf düşürebilirlerdi. Ancak bu önermelerin aksine, gelişmenin hızı düşük olmuş, geniş kitleler dinî ve eski olana atfedilen olumsuzlukların lâ-dinî ve “yeni”de de devam ettiğini veya var olduğunu yaşayarak görmüşlerdir. Dolayısıyla, kitaplarda okudukları “geçmişteki kötülükler” kitabî/nazarî kaldığı halde, yaşadıkları kötülükler somut gerçeklikler olarak onları sarsmış ve daha etkileyici hâle gelmiştir. Netice olarak, kitlelerin ekonomik talepleri, refah arzuları, adalet beklentileri yaşadıkları dindışılığı vurgulanan sistemde de tatmin edilememiştir.

Meşruiyet eksenini din dışı bir alanda yeniden kurmayı ilke edinenlerin elinde “müsbet ilim geliştikce din zayıflayacaktır” ve “öğrenim yaygınlaştıkca ve tahsil seviyesi yükseldikce dindarlar azalacaktır” kesin (veya peşin) hükümlerinden başka sarılacak slogan kalmamıştır. Fakat ne müsbet ilimlerin gelişmesi dini ortadan kaldırmış, ne de tahsil seviyesinin yükselmesi dindarları azaltmıştır. Hatta Cumhuriyet’in çok önem verdiği kadınların tahsili ilkesi, yüksek öğrenim kurumlarında ortaya çıkan başörtülü genç kızlardan ötürü eskisi kadar şiddetle savunulamaz olmuştur. Cumhuriyet’in “özgür kız veya kadını”nın sadece ahlakî kayıtlardan sıyrılmak mânasında özgür olduğu, bu özgürlüğün serbestçe inanmayı, toplumun değerlerini bilmeyi ve benimsemeyi, ahlâkı önemsemeyi ve elbette bu çerçevede isteyerek örtünmeyi kapsamadığı anlaşılmıştır. Böylece genç kızlara veya kadınlara hürriyet bahşetmenin sınırları ortaya konulmuş olmaktadır!

1950’den sonra İdeolojİk kesİn hÜkÜmler tartIŞIlIr hAle geldİ

Türkiye’de 1950’lere kadar kötü olanın, menfinin, negatifin açıklanması kolaydı. Dini eski ve kötü olanla birleştirmek mümkündü. 1950’den sonra yaşananlar bütün bu kesin hükümlerin doğruluğunu tartışılır hâle getirmiştir.

KaĞIt Üzerİndekİ meŞruİyet

Türkiye’nin bugünkü yapısını oluşturanlar, Lozan sonrası dini ne yapacaklarını da tartıştılar. Kâzım Karbekir’in anlattıkları konunun nasıl ele alındığını gayet açık göstermektedir. Yeni Türkiye’yi kuranlar, Hıristiyanlığı kabul etmek dâhil bütün olamayacak alternatifleri düşünmüşlerdir. Elbete “olamayacak” alternatifleri düşünmüşlerdir! Sonunda elbette Hıristiyan olmak şıkkı seçilememiştir. Fakat, Müslüman olmamak şıkkı “laiklik” olarak ifade edilerek tervic edilmiştir. Din geriletilecektir! Din hayattan silinecektir! Bir zamanlar batının İslâmı geriletmek istediği mevzilerle yeni Türkiye’nin yöneticilerinin dine biçtiği alanın çakıştığını görmek zor değildir.

Bin yıllık tarihi bir yana bıraksak bile, Türkiye devleti, Millî Mücadele’de kesinlikle dinî kimlikle kazandı. Fakat bu kazancın üzerine, dini dışlayan bir sistem kuruldu. Sistem en azından bu bakımdan dine olan borcunu ödemedi.

Tarih gösteriyor ki, bütün borçlar ödenir, bütün alacaklar tahsil edilir. Elbette yeri ve zamanı geldiğinde... Türkiye’yi yöneten oligarşik güçlerin zihinlerini tırmalayan korkunun asıl kaynağı da budur. Kâğıt üzerinde yapılan meşruiyet tanımlamasının, kitleler nezdinde ne anlam ifade ettiği önemlidir. Türkiye’nin 70-80 yılla tahdit edilemeyecek tarihî varlığı, sentetik tariflere sığmayan organik millet vakıası, gerçek meşruiyet tanımının halkın zihnine varlığını sürdürdüğünü bize hatırlatabilir.

(Bu yeni yazı, ilk baskısı 2007’de yapılan Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu kitabımızın sonuç kısmından alınmıştır).

YENİ AKİT

YAZIYA YORUM KAT