1. YAZARLAR

  2. Mustafa Armağan

  3. Devlet Bahçeli, Melikşah'ı neden unuttu?
Mustafa Armağan

Mustafa Armağan

Yazarın Tüm Yazıları >

Devlet Bahçeli, Melikşah'ı neden unuttu?

A+A-

Tarih yapay bir uydu gibi etrafımızda dolaşıp duruyor. Lakin uyduların da çarpıştığını veya düştüğünü biliyoruz. Bence Devlet Bahçeli'nin Ani'de cuma namazı kıldıktan sonra yaptığı konuşma, bu 'çarpışma' anlarından birine tanıklık ediyor. Şöyle demiş:

"Demokratikleşme adı altında kanımızın emilmesine izin vermeyiz. Anadolu, Akdamar'da Ermeni Kilisesi'nin onarılarak kilisenin açılması ve Pontus Kilisesi'nin hayallerini süslemek için fethedilmedi. Gerekirse yeniden fetih yaparız. Alparslan olur, Süleyman Şah olur, Fatih Sultan Mehmet gibi Bizans zihniyetine darbeyi indiririz."

Doğrusu, bir iki kilisede ayin yapılmasının bu ülkeye ne tür bir zarar verebileceğini, demokratikleşmeyle kanının nasıl emilebileceğini, dahası Anadolu'yu "yeniden fetih" için nasıl bir gerekçe oluşturabileceğini anlayabilmiş değilim.

Sayın Bahçeli'nin konuşmasında, beklenebileceği gibi Türklük vurgusu ağır basıyor. Ancak bu söylem tarzı, bundan bin yıl önceki tarihe milliyetçi gözle bakmanın getireceği sakıncaları da göğüslemek durumundadır.

Habere göre Bahçeli, konuşmadan sonra "Anadolu'nun ilk Türk camisi"ni ziyaret etmiş. Peki bu camiyi kim yaptırmış? Habere göre "Ebul Menucehr". Kimdir bu zat? diye sorduğunuzda karşınıza Divin Şeddadilerinden bir Kürt beyi çıkıyor! Alparslan, Ani'yi fethettikten sonra bu toprakları Şeddadilerden Şavur'un oğlu Menucehr'e bırakıyor, o da söz konusu camiyi yaptırıyor. Sonuçta Selçuklu egemenliğinde yapıldığı için "Türk" ama bir Şeddadî dönemi yapısı olduğu için de "Kürt" eseri olan bir camiyi ziyaret etmiş oluyor Bahçeli.

Tabii o yıllar için "Türk" veya "Kürt" olmanın, bizim zannettiğimizden daha önemsiz olduğu açık. Aksi halde Selçuklu ordusunda bulunan Kürt askerler meselesini açıklayamayacağımız gibi, Alparslan'ı öldüren Yusuf Bey'in de (Urfalı Mateos'un tarihine bakılırsa) Kürt olmasını da, Alparslan'ın bir Ermeni kralının kızıyla evlenmesini de açıklayamayız. Çünkü bugünkü kategorileri o zamanın bedenine giydirmeye çalışmaktayızdır.

Alparslan ile Süleyman Şah'tan söz eden Bahçeli, nedense Alparslan'ın oğlu Melikşah'ın adını zikre layık bulmamış. Oysa bence Anadolu'nun fethini projelendiren odur. Daha 9 yaşındayken, Ani'den de önce, Sürmeli diye bir kaleyi fetheden odur. Fatih'ten yaklaşık 360 yıl önce Antakya'da denize atını süren de, kılıcını Akdeniz'in tuzlu sularına üç defa batırıp çıkaran da, yanına aldığı Akdeniz kumlarını babası Alparslan'ın mezarına gururla serpen de ondan başkası değildir. Böylesine ulu bir şahsiyet unutulmamalıydı.

Melikşah'ın fetihçi karakteri yanında, bilime ve sanata (şair ve matematikçi Ömer Hayyam'ın patronu olduğunu söylemek yeterlidir) eğilimi vardı. Diğer din mensuplarına "hoşgörü"sü dillere destandı. Nitekim Ani şehrindeki Başpiskoposluk, diğer Ermeni kiliseleriyle sorun yaşadığı zaman Ermeni Katoğikosu Barseğ konuyu Sultan Melikşah'a arz etmek üzere yollara düştü, İsfahan'da huzura kabul olundu.

Barseğ'in Sultan'dan istekleri şunlardı: 1) Başpiskoposluk Ani'de kalsın, diğerleri ona tabi olsun, 2) Kiliseler serbest bırakılsın, 3) Hıristiyan halkın vergi yükü azaltılsın.

Melikşah hepsini kabul etmiş, hatta bunları emreden hususi bir ferman çıkarmış ve Azerbaycan genel valisi Kutbuddin İsmail'e, Ani Başpiskoposu'nun isteklerini yerine getirme görevini vermişti.

Kutbuddin Bey vergileri derhal kaldırdı. Ermenilerin oturdukları toprakları imar ettirdi. Hatta "bütün Ermeni kilise ve manastırlarını da Selçuklu devleti adına himayesi altına aldı".

Bazı kaynaklar, 2. maddenin yeni kilise yapımına izin verilmesini de içerdiğini ileri sürerler. Nitekim daha önce 1085'te Antakya'nın Süleyman Şah tarafından fethinde Hıristiyan ahali, katedrallerinin camiye çevrilmesi karşılığında Meryem Ana ile Aziz Cercis kiliselerini yapmışlardı.

Demek ki, gerek Alparslan, gerek Melikşah, gerekse Süleyman Şah, Bizans'tan çok çekmiş bulunan Ermenileri rahatlatmışlar, dinî haklarını özellikle İranlılara karşı himayelerine almışlar, vermekte oldukları vergiyi düşürerek halkı lehlerine çevirmeyi bilmişlerdi. Bu yüzdendir ki, Ermeni tarihçi Mateos, Melikşah için şu dikkate değer cümleleri sarf eder:

"O iyi, merhametli ve Hıristiyanlara karşı tatlılıkla hareket eden bir zat oldu. Ermenistan'ı barış ve asayişe kavuşturdu. Sultan'ın yüreği, Hıristiyanlara karşı şefkatle doluydu. Geçtiği memleketlerin halkına bir BABA gözüyle bakıyordu."

Aynı şekilde Ermeni Patriği Basil de, tam bir 'Melikşah hayranı' sıfatıyla şöyle konuşmaktadır:

"Her tarafa barışçı ve akılcı bir yönetim kurdu. Bütün hükümdarlardan daha akıllı ve kuvvetliydi ve bildiklerimizin hepsinden adil olduğundan kimseyi üzmedi. Yüksek fikirleri, adil ahlakı ve şefkatiyle kendisini herkese sevdirdi. Böylece savaş ve şiddetle değil, gönülleri kazanmak suretiyle hiçbir hükümdarın elde edemediği memleketlere sahip oldu. Eğer ömrü vefa etseydi, Avrupa'yı da devletin sınırları içerisine alacaktı."

Ermeniler ve Süryanilerin Melikşah'ın çok genç yaşta, henüz 40'ına girmeden, büyük bir ihtimalle zehirlenerek öldürülmesinden duydukları üzüntü had safhadadır. Şöyle yazarlar: "Herkesin babası ve bütün insanlara karşı merhametli ve hüsnüniyet sahibi bir zat olan büyük Sultan Melikşah öldü... Melikşah'ın ölümü, bütün dünyayı büyük bir matem içine düşürdü."

Hafız-ı Şirazî'nin dediği gibi, aslında hepimiz ömrümüzle birer beste yaparız. Ancak işin garibi, bu bestenin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna bizden sonrakiler karar verecektir. Ne mutlu o insana ki, ömrüyle yaptığı beste, yalnız kendisinden olanlarca değil, olmayanlarca da, üstelik kendisinden bin yıl sonra bile dinlenmeye değer bulunsun. Bunun sırrı da, dışlayıcı değil, kucaklayıcı olmaktan geçiyor. Tıpkı Melikşah'ın yaptığı gibi. m.armagan@zaman.com.tr

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum