1. YAZARLAR

  2. Ahmet Kurucan

  3. Devir veya ıskat-ı salat
Ahmet Kurucan

Ahmet Kurucan

Yazarın Tüm Yazıları >

Devir veya ıskat-ı salat

A+A-

Soruda böyle ifade edildiği için başlığa çektim ama yanlış. Doğrusu ıskât-ı salât ve devir. Veya bağlacı ile iki kelimeyi birlikte ifade ettiğimiz zaman her iki kelime de aynı manaya geliyor gibi bir çağrışım yapıyor zihinde; halbuki işin aslı öyle değil.

Önce birbirinden ayrı ve özellikle fakir kişiler için birbirini tamamlayan bu iki kavramı açıklayalım. Iskât-ı salât namaz borcunu eda etmeden vefat etmiş kişiyi namaz sorumluluğundan kurtarma ameliyesine denir. Bunun için her bir vakit namaz adına bir fidye miktarı fakir veya fakirlere verilir ve bununla ölünün namaz yükümlülüğünden kurtulduğuna, ahirette bu namazlardan sual sorulmayacağına inanılır.

Devire gelince; ıskatı gereken namazların çok olduğu durumlarda her bir namaz için bir fidye verildiğini düşünecek olursak karşımıza çok büyük rakamlar çıkacaktır. Bundan kurtulmak veya gerçekten bu kadar parası olmayan kişiler için bir çıkış yolu olarak düşünülmüş uygulamanın adıdır devir. Şöyle yapılır; bir miktar para ıskât-ı salât niyetiyle fakire verilir; fakir de o parayı aldıktan sonra ölü yakınına veya vekiline hibe eder; sonra ölü yakını tekrar verir, fakir tekrar hibe eder ve bu işlem ıskatı gereken namazların toplam miktarına ulaşıncaya kadar devam ettirilir. İşte kabiltü-vehebtü/kabul ettim-hibe ettim sözleri ile birlikte yapılan bu alma ve geri verme işleminin uygulaması da böyle yapılır.

Sorudaki iki kavramı hem de soruyu tashih ederek anlattıktan sonra sorunun cevabına geçelim. Soru şu: Böyle bir şey İslam'da var mı? İslam'da yok, erken dönem Müslümanların hayatlarında da yok ama hicri beşinci asırdan sonraki dönemlerde var; var ama bahsini ettiğimiz bu beşinci asırdaki var ile günümüzdeki var arasında dağlar kadar fark var.

Tek tek izaha çalışacağım; İslam'da yok. Yani Kur'an ve sahih olup bütün Müslümanları bağlayıcı değerlerden ibaret olan hadislerden müteşekkil İslam'da ne ıskât-ı salât ne de devir var. Başka bir tabirle bu uygulamaları emreden, cevaz veren tefsir ve te'villere kapalı, sıhhati ve delaletinde şüphe bulunmayan bir ayet veya hadis yok.

Erken dönem Müslümanların hayatlarında da yok dedik, ta ki hicri ikinci asra gelinceye kadar. İkinci asırda İmam-ı Muhammed'in -ki 132 ila 189 yılları arasında yaşamıştır- bir fetvasına rastlıyoruz mevzu ile alakalı. İ. Muhammed mevzuyu oruca ilhak ediyor ve "Ölü kılmadığı namazlar için fidye verilmesini vasiyet etmişse inşâallah bu caizdir ve onun işini görür." diyor.

Bu cümleyi ve ilhak dediği dayanağını dikkatlice inceleyecek olduğumuzda karşımıza çıkan şeyler şunlar:

1- İ.Muhammed vermiş olduğu bu içtihadi hükümden kendisi de emin değildir, "inşaallah" demesi bunu gösterir.

2- Hükmün dayanağı her ne kadar oruçla yapılan kıyas olarak gösterilse de İ. Muhammed'in izahını yapacağımız üzere yaptığı ilave açıklamada kullandığı "ilhak" tabiri bunun tam kıyas olmadığını açıkça belirtmektedir. Zira mevzu usulü fıkıhtaki kıyasın bütün şartlarını ihtiva etmemektedir.

Oruç ve ilhak meselesi şu: Malum; yaşlılık, hastalık gibi daimi mazeret sebebiyle oruç tutamayanlar fidye ile mükelleftirler. Fukaha fidyesini ödeme imkânı bulamadan vefat etmiş böylesi kişiler namına vârislerinin fidye vermesi gerektiğine hükmetmişlerdir. Hatta eğer ölenin vasiyeti varsa mazeretsiz olarak tutmadığı oruçlar yerine de fidye verilebileceğini söylemişlerdir. İ. Muhammed buradan hareketle namazı da oruca ilhak etmiş -dikkat edin kıyas değil- ve inşaallah sözünü de özellikle belirterek buna cevaz vermiştir.

Hicri beşinci asra kadar başka fukahanın üzerinde durmadığı bu mesele, beşinci asır sonrası kısmen müzakere edilmeye ve hayatın içinde kendine yer bulmaya başlamıştır. Fakat yukarıda da ifade ettigimiz gibi o dönemle bu dönem zihniyet ve uygulamaları arasında dağlar kadar fark vardır. Bu farkı da önümüzdeki hafta ele alalım.

ZAMAN 

YAZIYA YORUM KAT