1. YAZARLAR

  2. Mine Alpay Gün

  3. Dersim dört dağ içinde
Mine Alpay Gün

Mine Alpay Gün

Yazarın Tüm Yazıları >

Dersim dört dağ içinde

A+A-

Cumhurbaşkanını karşılayan Tunceli, belediye binasına bir afiş asmıştı: "Dersim'e hoş geldiniz".

Bu afiş, yöre ile bağları olan kişiler gibi benim de gözlerimi yaşarttı.

Zira Dersim; türkülerimizi, ağıtlarımızı, hüzünlerimizi çağrıştıran bir kelime.

Belki de bu yüzden el çabukluğu marifeti ile yaşatılan acılardan sonra hızla ismi değiştirildi.

Tunç madenine atfen bu isim verildi.

Belki de insanları tunçtan yürek taşırsa, ancak; bu yaşananlara dayanabilirdi diye düşünüldü.

Zira Dersimli sivil halk, hiç hak etmedikleri bir katliamla yüz yüze kaldı.

Bugün bile siyasetçiler Dersim'i hatırlatıp, sonunuz onlar gibi olur diyebiliyorsa eğer, yaşananlardan ders almamışız demektir.

Toplum vicdanı bu olaylardan öylesine yara aldı ki, nesiller boyu ne soykırıma uğrayanlar unuttu bu olayı.

Ne de çevre illerdeki, köylerdeki insanlar.

Sürgünler, idamlar, insanlarla birlikte yakılan köyler, beşikte süngü yarası alan bebekler.

Seçkinlere, subaylara hizmetçi yapılan yetim kızlar.

Ovacık köylerinin yüreği ağzına geldi.

Bir isyandır yayılmıştı 1937 de, Seyit Rıza önderliğinde.

Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen üç uçak filosu ile yasak bölgelere saldırmış, Laş mevkii yerle bir olmuştu.

Seyit Rıza, bölge halkına zarar gelmesin diye, isyancı Kürt aşiret reisleri ile birlikte teslim oldu.

Elebaşılar idam edildi.

Dersim bu acıları asla unutmadı, ikinci isyan 1938'de başladı.

İsyan bastırılırken en büyük kayıp sivil halka düştü.

Halktan on binlerce ölü.

Binlerce kişi yerlerinden yurtlarından kopartılıp başka yerlere sürgün edildi.

Yaşananlar, nesilden nesile aktarıldı.

Yozgat' a yıllar önce karşılaştığım alevi dedesi Mehmed İpekoğlu, isyanda çocuk olduğunu, annesi ve babasının öldürüldüğünü anlattı.

Bembeyaz sakalları gözyaşları içinde kaldı, sırtını açıp odadakilere gösterdi; küçücük çocukken askerler tarafından yapılan süngü yarasını.

Onlar o çocuğu öldürmek için süngülerle vurmuşlardı.

Çocuk ölmemiş, yaşlı bir ihtiyardı.

Ama yıllarca o paslı pis süngüden neler çekmişti.

Ağır yaralı haline karşın ölmemişti ama yaşlı bir ihtiyar olup ölene kadar, yaraları iyileşmemiş, acımıştı.

Fırat kenarında yaşlı kadını yıllar sonra suya bakarken bulmuştum.

Dersim isyanındaki birinci nesil artık kaybolmakta idi.

Bu da onbeş yıl önceki Elazığ ziyaretimde idi.

Ona niçin bu kadar ağladığını sorduğumda.

Köylerinin yakıldığını, kocasının ve çocuklarının öldürüldüğünü anlatmıştı.

Ama beşikteki bebesi ile iki yaşındaki kızını kucağına alıp, kendisini Fırat'ın bir koluna atıp, arkalarından sıkılan kurşunlardan kurtulmuşlardır.

Ne ki dermanı kesilmiş, azgın sular bebeğini kapıp götürmüştür.

Peşi sıra koşmuş ancak cansız bedenini bulmuştur.

Kıyıya çıkıp bir mağaraya sığındığında, mağarada bile ateşe verenlerin korkusu ile üç gün soğuktan titreyerek oturmuş, elleri ile mezar açıp bebesini, o mağaraya gömmüştür.

Bu acılardan o kadar mı habersizdir ki, Onur Öymen; kalkıp yan hasar diyebilmekte, yaşatılan gaddarlığı savunabilmektedir.

Ya da şu içli türküyü hiç mi dinlememiştir:

"Dersim dört dağ içinde

Gülü bardağ içinde

Dersim'i Hak saklasın

Bir yârim var içinde"

MİLLİ GAZETE

YAZIYA YORUM KAT