Dershaneler Furuattır!

28.11.2013 02:20

M. Ali Kaçmaz

AK Parti hükümeti deyince çoğu insanın aklına ilk olarak ulaşım ve sağlık alanlarındaki hizmetler gelmektedir. Kim konuşursa konuşsun bunlara değinmeden geçen hemen hemen hiç kimse yok. Bu alanlarla ilgili muhalefetin de içinde olduğu genel bir kabul söz konusu. Nedeni ise çok basit: Bugüne kadar bu alanlarda görülmemiş hizmetler, bu hükümet döneminde insanların hizmetine sunuldu. Bunun en önemli faktörlerinden biri tek bakanla uzun soluklu çalışmak olsa gerek. Aynı başarıyı diğer bakanlıkların tümünde görmek ne yazık ki mümkün değil. Son günlerin en fazla gündemde olan Milli Eğitim Bakanlığı kısmen başarısız olunan daha doğrusu söz konusu bakanlıklar kadar parlamayan bir konuma sahip.

Tabi ki eğitim alanını, ulaşım gibi bir alanla kıyaslamak doğru değildir. Çünkü uçak bilet fiyatlarının düşmesini ya da otoyolların yapılmasını herkes memnuniyetle karşılar. Hatta gezi zekâlıların Marmaray’ın itibarını düşürmek için sabotaj yapmaları bile Marmaray’dan rahatsız oldukları için değil, onu kendi hizmetlerine sunan hükümetin zihniyetinden rahatsız olmalarından dolayıydı. Bu bağlamda eğitimdeki değişiklikten ulaşım ve sağlıktaki gibi ekseriyetin aynı anda memnun olması beklenemez. Tersinden tepkinin fazla olması düşünülerek, bu alandaki reformların daha yavaş olması da doğaldır.

Yavaş olmasının genel ve en önemli nedeni eğitimin ideolojik yapısından kaynaklanıyorken AK Parti hükümeti dönemindeki özel nedeni ise 11 yılda 5 bakanın değiştirilmesidir. Bu değişiklerle birlikte her bakanın farklı farklı sistemler getirmeye çalışması, hatta aynı bakanın aynı konudaki farklı uygulamaları zaten bozuk olan sistemi daha da içinden çıkılamaz bir duruma getirmiştir. Örneğin son değişikliğe göre bu yıl 8. sınıfta olan öğrenciler kendi okullarında 6 dersten merkezî SBS sınavına girecekken, sonraki yıl ders sayısının 4’e düşürüleceği açıklandı. Her iki kararın aynı bakan döneminde peş peşe alınması büyük bir tezadı ya da kafa karışıklığını göstermektedir.

Az önce de söylediğim gibi ideolojik bir durum söz konusu ve görebildiğimiz kadarıyla eğitim alanında hem ideolojik, hem de teknik yönleri ile bir mücadele veriliyor. Ergenekon, Balyoz gibi darbeleri, parti kapatma gibi badireleri düşündüğümüzde ideolojik alanlarda yavaş adım atmalarını çok iyi anlayabilmekteyim fakat teknik açıdan bu derece geri kalmalarını anlamış değilim. Hatta zor olan ideolojik hamlelerin, kolay olan teknik hamlelerden daha ileri olduğunu düşünüyorum. Mesela Milli Güvenlik adındaki fişleme derslerinin kaldırılması, kesintili eğitim sistemine geçilmesi, İmam Hatip Ortaokullarının açılması, özel okullarda anadilde ve dolayısıyla Kürtçe eğitimin önünün açılması gibi uygulamalar Kemalist ideolojik arka planın geriletilmesini sağlayan hamlelerdi ve her biri eğitim için ayrı ayrı devrimlerdir. Bu devrimler, her bakan döneminde “Dünyadaki örnekleri incelendi.” denilen sınav sistemleri ile desteklenmiş olsaydı, bugün eğitimin can damarı olarak sunulmaya çalışılan, aslında çarpıklıkların sonucunda ortaya çıkmış ve çıkışıyla birlikte insanların omuzlarına ağır yükler yüklemiş olan dershanelerle ilgili bir tartışma da olmayacaktı.

Tabi ki tartışmaların anlamsız olduğunu savunmuyorum; tam tersine konuların çarpıtılmadan, sorunların açık bir şekilde konuşulduğu her tartışmanın olumlu neticeler vereceği kanaatindeyim. Fakat birçok konuda olduğu gibi bunda da eğitim sistemi ile ilgili tartışmadan çok cemaat-hükümet kapışması gündem oldu, tartışılmaya başlandı. Konuyla ilgili tartışmaların Milli Eğitimin (başta eğitimin önündeki “milli” ibaresinden başlamak üzere) açmazları ve sorunları çerçevesinde yoğunlaşması beklenirken, tüm dershaneler içinde %15-20’lik bir payı olduğu söylenen cemaatin lideri Fethullah Gülen’in, bazı çevreleri şoke eden anlamsız tepkisi ile sıkıntılı bir hal almış aldı. Ben bu bazı çevrelerin dışında kalanlardanım çünkü Gülen’in Başbakanı firavunlukla suçlayan, darbeci paşaların serbest kalması gerektiğini savunarak biten konuşmaları tam da beklediğim tarzdaydı. Çünkü bu üsluba ve tepkiye daha önce onlarca defa şahit olmuştum. Özetle 28 Şubat darbe hükümetine hayırlı olsun diyen, Mavi Marmara’da Siyonistler tarafından katliam yapıldıktan sonra otoriteden izin alınmalıydı diye düşünen kişiden bunları duymak, pek de şaşırtıcı olmamalıdır. Bu ve benzeri örnekler Fethullah Gülen’in ve cemaatin stratejilerini belirleyen ekibin Müslümanları ilgilendiren toplumsal olaylarda hiçbir zaman Müslümanlardan yana olmadıklarını bizlere defalarca göstermişken, kendisinin bugünkü tepkisini hayrete düşüren bir durum gibi algılamak doğru değildir. Darbe hükümetine dershanelerin anahtarlarını verebileceğini söylerken, düşünce olarak darbecilerden kat be kat kendisine daha yakın olan bir hükümeti ve liderini firavun olarak yaftalamak en basit anlamı ile hatalı ve zarar verici bir yaklaşımdır. Bu noktada geçmişe ait yaraları bir kenara bırakıp, bugünkü tartışmalara yani dershaneler mevzusuna dönmek istiyorum.

Tabi ki birçok görüş sahibinin dediği gibi dershanelerin neden ortaya çıktığını iyi belirlemek ve bu sebepleri ortadan kaldırarak yeni bir sistem oluşturmak gerekir. Cemaatin orantısız ve yer yer ahlaksız söylemlerinden dolayı sesleri duyulmayan dershaneciler ile cemaat medyası ise bu sebeplerden çok, çevresel diğer bazı konuları mevzu bahis etmekteler. Bu anlamsız konulara girmelerinin sebepleri ise MİT krizi ile başlayan, Gezi Parkı olayları ile tırmanan, hükümet kalsın ama Erdoğan gitsin yazıları ile devam edip Erdoğan’ın firavun olarak nitelendirilmesi ile zirve yapan süreçle ilgili çok fazla yaralarının olmasıdır. Bu süreci açık bir şekilde konuşamamaları sebebiyle dershane mevzusunda da elle tutulamayan dolaylı konulara sarılıp durmaktalar. Bu konulara dair öne sürülen konuları kısaca şu şekilde değerlendirebiliriz:

Dershane Öğretmenlerinin Durumu

Bu konuların başında dershanelerdeki öğretmenlerin iş durumu gelmektedir. Gerçi Gülen aynı konuşmasında kendi dershanelerinde çalışanların böyle bir kaygısı olmadığını söylese de fıtri bir kaygı olarak gündeme gelmesini gayet doğal karşılamak gerekir. Bu personelin durumu yayınlanan taslağa göre her türlü imkânın tanınacağı dershanelerin özel okullara veya açık liselere dönüşmesi ile beden eğitimi, müzik, din kültürü gibi dershanelerde olmayan diğer branşlardan da personel alınacağı için bırakın işten çıkarılmaları bu kurumlarda istihdamın artması bile söz konusudur. Kaldı ki bir kısmının da sınavsız devlet kadrolarına alınacağı düşünüldüğünde konunun abartıldığı şekilde olmadığı rahatlıkla kavranacaktır. Hatta bunu ajitasyon malzemesi yapan bir dershane yetkilisinin, personelin KPSS olmaksızın işe alınmasının, sınavla alınan öğretmenlere haksızlık olacağını belirttiğini hatırlatmak bile amacın üzüm yemek değil de bağcıyı dövmek olduğunu göstermek adına önemli bir örnektir.

Fakir Aile Çocuklarının Durumu

Bir diğer durum fakir aile çocuklarının dershaneler sayesinde iyi yerler kazandığına dair varsayımdır. Burada önemli bir noktaya değinmek gerekir, fakir aile çocukları hemen hemen hiçbir dershane tarafından abartıldığı oranda ücretsiz olarak asla okutulmamaktadır. Bırakın ücretsiz olarak okutulmalarını abartıldığı kadar düşük fiyatlara kayıtların oranı diğerlerinin yanında deve de kulaktır. Tabi tüm durumu kötü olanları okutmak zorundalar gibi bir sonuç da çıkmamalıdır ama tersinden Anadolu’da 900 TL’ye öğrenci okutulmasını ön plana çıkarıp, büyükşehirlerde 4-5 bin TL’ye öğrenci kayıtlarının olduğunu söylememek iki yüzlülüktür. Bunu da Anadolu’da az para kazanıldığı şeklinde düşünmemek gerekir. Bir tüccar mantığı ile kiranın ve giderlerin az olduğu bir yerde az, çok olduğu bölgelerde ise çok para alınması doğaldır. Kazanç hiçbir zaman düşmez; zarar edilen bir ticarethane, ki buna dershaneler de dâhildir, anında kapatılır.

Bununla beraber dershanelere ücretsiz giden maddi durumu düşük öğrenciler var derken, iyi yerleri kazanacakları kesin olan ve sınav sonrasında reklamlarda kullanılmak üzere mecburen kaydedilen gençler kastediliyorsa doğrudur. Ama 2008’de oğlunun dershane borcunu ödeyemeyerek hapishaneye düşen anneyi ve çocuğun bunu kendine yediremeyip intihar edişini hatırladığımızda, bu konunun da abartıldığını söylemek durumunda kalırız. Hatta yaklaşık 45 bin ailenin bu sebeple icralık olduğunu da eklersek, yalan olduğunu bile söyleyebiliriz.

Bir diğer konu ise dershanelerin dar gelirli çocuklar ile zengin çocukların arasındaki uçurumu kapattıklarına dair iddiadır. Evet, denildiği gibi dar gelirlilerin daha fazla dershaneye öğrenci gönderdikleri doğrudur fakat bunlar estirilen hava gibi ücretsiz değil, ebeveynlerin tüm imkânlarını çocuklarına seferber ederek, boğazlarından keserek yaptıkları bir durumdur. Daha fazla imkâna sahip olanlar zaten çocuklarını kolejlere gönderdikleri için dershanelere ihtiyaç duymamaktadırlar. Yine buradaki dar gelirli derken kimlerin kastedildikleri de belli değildir. Memurların birçoğunun Türkiye’de dar gelirli aileler olarak geçtiğini hatırlatırsak, herhalde dar gelirli derken ülkenin %90’ının kastedildiği anlaşılacaktır.

Kürt Çocuklarının Dağa Çıkmalarını Engelliyor mu?

Önemli olduğunu düşündüğüm bir diğer eleştiri ise Kürt illeri ile ilgilidir. Sözüm ona dershanelerin Kürt çocuklarının dağa çıkmalarını engellemek gibi ulvi bir görevleri de varmış (!). İşin doğrusu bunu ne kadar becerdiklerini bilemiyorum ama Kürtleri diyelim ki dağın ideolojisinden uzak tutarken nasıl bir ideolojiyle yoğurduklarını düşünmek gerekir. Bu bağlamda şu soruların dershaneciler tarafından cevaplanması gerekiyor:

Dershaneleri Kürt gençlerinin asimilasyonunda kullanıyorlar mı? İki binli yılların başına kadar olan süreçte, özellikle cemaat dershanelerinde okuyan Kürt gençlerinin Kürt olmalarını gizlemelerinde herhangi bir etkileri var mı? Dershanelerinde ve evlerinde Kürtçe konuşulmasına izin vermedikleri doğru mu? Sonuç itibari ile dağa çıkarmadıkları gençleri Türkleştirmeleri ne kadar başarı sayılır? Said-i Kürdi’nin Kürt olduğunu duyup hayal kırıklığına uğrayan Fethullah Gülen, bu hayal kırıklığını Kürt öğrencilere nasıl yansıtmaktadır?

Dershanelerin Gizledikleri Gerçekler

Bunları dile getiren dershaneler kendilerinden kaynaklanan diğer olumsuzlukları ise ustaca göz ardı etmektedirler.

Özellikle personel bazında veryansın edenler, bu personellerin ne kadar ücretle çalıştırıldığını asla dillendirmemektedirler. Özellikle fen edebiyat mezunlarının ve branşlarında alım olmayan eğitim fakültesi mezunlarının öğretmen olarak yok parasına çalıştırıldığını, onların zor durumlarının kullanıldığı asla dile getirilmemektedir.

Yine çalışkan öğrencilerin üzerine titrenirken, diğerlerinin onlar kadar önemsenmediği herkes tarafından bilinmektedir. Sınav sonrası çarşaf çarşaf Türkiye birincisi afişleri asanlar, hiçbir fakülte tutturamayanların sayısını bizlere verirlerse daha iyi bir analiz yapabiliriz. Yıllarını dershanelerde geçirip herhangi bir yer veya iyi bir yer kazanamayanların sayısı kazananların sayısından oldukça fazla olduğu bilinmekle beraber, dershaneler tarafından ustaca gizlenmektedir. Tabi bu sadece üniversite sınavına hazırlayan dershaneler için değil KPSS, KPDS, İSG gibi sınavlara hazırlayanlar için de geçerlidir.

Yine çocukların eğitimde başarı seviyesini artırdığı ise abartılı bir hayalin ötesine geçemez. Muhakkak ki bir etki vardır ama bir basamak bilemedin iki basamak yukarı çıkarmaktan öte değildir. Bu da en iyi haliyle, iyi öğrenci ile kötü öğrenci arasındaki aralığın sabit kalmasından başka bir anlam ifade etmemektedir.

Öte yandan insanların astronomik fiyatlardan dolayı özel okullara çocuklarını göndermelerinin imkânsızlığı üzerinde durulmaktadır. Ama dershanelerin özel okullara dönüşmesi ile fiyatların doğal olarak düşeceğinden hiçbir şekilde bahsedilmemektedir. Bu geçiş ile veliler çocuklarını dershaneye gönderir gibi özel okullara gönderebileceklerdir. Haftanın 7 günü iki kurum arasında mekik dokuyan öğrenciler de bu sayede rahat nefes almış olacaklardır.

Sonuç itibari ile MİT olayıyla başlayıp Gezi meselesi ile süren sürtüşmenin son perdesi dershaneler üzerinde yoğunlaşmış durumda. Cemaat, ekâbir bir tutumla MİT üzerinden Başbakan’ı yargılayıp itibarsızlaştırma girişiminde başarılı olamadı. Sonra iç kamuoyu için Zaman gazetesinde, dış kamuoyu için ise Todays Zaman’da Gezi’ye aktif destekçi oldu ve kendilerine “F tipi” örgüt diyen Gezicilerin söylemini tekrarlayıp durdu: “Hükümet kalsın, Erdoğan gitsin!” Bu sayede yurtdışındaki Türkiye algısına darbe vurmak istediler ama o da tutmadı.

Bugün dershaneler üzerinden Gülen tarafından Erdoğan için ilk gün “firavun” denildi, ikinci gün yapılan tevillerle üslupta esneme oldu, üçüncü gün dershanelerin anahtarlarını veririz noktasına gelindi. 3 günde devr-i âlem dedikleri bu olsa gerek!

Son söz olarak, ben de kendilerinin sloganından yola çıkarak, ümmetin hiçbir yarasına merhem olmayan Fethullah Gülen ve ümmeti değil de cemaati ve liderinin iktidar hırsını desteleyen ekibinin gitmesi ama cemaatin kalması taraftarıyım. Allah’ın açık emirlerine furuat deyip hala onu destekler sözler sarf edenler, dershanelerinin vahiy korumasında olduğunu düşünmemeleri ise hayret verici bir tutum olarak karşımızda durmaktadır.

 

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim