Denizlerin İdamı, Müslüman Şairler ve İsmet Özel

07.05.2008 00:45

Asım Öz

Varlık ve Hece dergilerinin Mayıs 2008 tarihli sayılarında yer alan Yücel Kayıran ve Ali Emre’nin kaleme aldığı yazılar edebiyat tarihinin yetmişli yıllarını hem tematik açıdan hem de poetik biyografi açısından yeniden okuma ve anlama çabasının sonucu oluşları kadar geçmişe dair hafızayı harekete geçirmeleri bakımından son derece önemli metinler olarak önümüzde durmaktadır. Bu iki yazıyı hem birikim hem dil hem de cesaret açısından uzun zamandır hedef küçülten Türkçe şiir ve eleştirisi açısından son derece önemli görüyorum.Şiir dünyasının ve genel olarak edebiyat dünyasının esaslı polemiklerden uzak düşmüş oluşu karşısında polemiği yeniden bir sanatsal ilişki biçimi olarak ortaya koymuş olmaları bu önemseyişin esas nedenidir.

İçinde yaşadığımız postmodern kabızlık zamanlarında yeniden ve yeniden yapılan anlama girişimleri çoğu kere tarihin eğrisini her seferinde daha yukarı koşulluyor olsa da edebiyat tarihinde bunun pek fazla geçer akçe olmayışı nedeniyle yapılan yorumların herhangi bir okumayı tümden eskitmemesi nedeniyle bu iki kalemden çıkan yorumların birbirini bütünleyerek daha geniş bir alanı aydınlattığına da kuşku yok. Öte yandan Yücel Kayıran’ın yaptığı okumada karanlık kalan kısımların dönemin Müslüman şairlerince açıklığa kavuşturulma zorunluluğu ise başka bir gerçek.

1972'de, 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece, devrimci gençlik hareketinin en önde gelen liderleri olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildiler. O günden bugüne geçen 36 yıllık süre içinde Denizler özelinde yas kültürü yaklaşımının dışında, şairlerin hem yas tutan hem de yeni bir yorumlama biçimini işlevsel kılmaları nedeniyle politik Türkçe şiirine kalıcı bir iz bıraktıkları görülür. Şiiri, gerçekten yaşanmış olaylar dizisini açığa çıkarma, bulma eyleminin ötesinde, o olayları yaratan toplumsal dokunun başlıca düğümlerini çözerek yorumlamayı öne çıkaran bir dosya ile okur karşısına çıkan Varlık dergisinde konu enine boyuna iki boyutta ele alınmış ama önemli iki eksikle: Dosya Felsefi şiir üstüne çalışmalarıyla da bilinen şair Yücel Kayıran’ın Denizlerin İdamı’nın Türk Şiirine Etkisi başlıklı incelemesiyle açılmış. Devamında iseSinan Cemgil ve arkadaşları, 31 Mayıs 1971’de Nurhak dağında; Hüseyin Cevahir, 1 Haziran 1971’de Ankara’da; Mahir Çayan ve arkadaşları, 30 Mart 1972’de Kızıldere’ de vurularak öldürüldüler. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972’de idam edildiler. İbrahim Kaypakkaya 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır’da işkenceyle öldürüldü. Bu operasyonun hukuki, siyasi, ahlaki ve vicdani sorumluluğunun arkasında hiçbir siyasi kurum ve kuruluş duramadı. Bugün o günleri nasıl hatırlıyorsunuz? O sürecin, yazdığınız şiirler üzerinde bir etkisinin olduğu söylenebilir mi? Veya ket vurucu bir etkisinden söz edilebilir mi? Bugün, 36 yıl sonra, bir şair olarak bu olup biteni nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorularından oluşan Soruşturma yer alıyor. Birinci eksiklik soruşturmaya katılan şairlerin dünya görüşleri bakımından tekdüze oluşları. Soruşturmaya Arif Damar, Ahmet Oktay, Kemal Özer, Hilmi Yavuz, Özdemir İnce, Afşar Timuçin, Eray Canberk, Ataol Behramoğlu, Egemen Berköz, Özkan Mert, Sennur Sezer, Refik Durbaş, Nihat Behram katılmış. Oysa Kayıran’ın değineceğimiz dosya yazısının anlamlı olabilmesi bakımından yargıladığı sağcı ve İslamcı şairlerden de soruşturmaya dahil edilen isimler olmalıydı. Buna imkan bulunamadıysa hakkaniyetli bir eleştirmene bu konu özelinde bir makale ya da inceleme yazısı yazdırılmalıydı. İkinci eksiklik Kayıran ve daha nice edebiyat çevresinin hala Müslüman şairleri ve yazarları sağcı olarak görme basiretsizliğini sürdürüyor olmalarıdır. Benzer yaklaşımlara Arif Ay başta olmak üzere pek çok Müslüman yazar ve şair defalarca itiraz etmesine rağmen bu kör bakış hala edebiyat metinlerini bu bakışla örmeye devam ediyor.

Yücel Kayıran şairin duyan kişi oluşundan hareketle; şairin dönemin ruhunu, dönemin hareket ettiricisini oluşa geldiği anda hissetmesinin, kendi varlığında duymasının kaçınılmaz olduğunu ifade ederek dönemin bütün şairlerini dünya görüşü ayrımı yapmaksızın bu meseleye nasıl yaklaştıklarını ortaya koyuyor. Dönemin solcu şairlerinin işin tabiatı gereği kendiliğinden böyle bir incelemenin nesnesi olduklarını haklı bir tespit olarak belirtiyor. Çünkü söz konusu şairler Marksist dünya görüşü çerçevesinde toplumcu ve siyasi şiir yazmak durumundaydılar. Bu hem ideolojik bir gereklilik hem de ahlaki ve estetik bir gereklilikti. Denizlerin idamını doğrudan, dolaysız olarak yazan şairlerin  Can Yücel, Engin Günçe, Tahsin Saraç, Yaşar Miraç gibi bir elin parmaklarından az olduğu saptamasını yapan Kayıran bu olayı yarı açık dolaylı anlatıma yaslanarak anlatan şairlere de örnekler verir. Bunlar Turgut Uyar’ın Bir Süregen İlkbahar ile İhbar’ı, Arkadaş Z.Özger’in Sözcük’ü, Refik Durbaş’ın Anıt’ı, Hilmi Yavuz’un Bayezid Paşa ile Doğunun Diyalektiği adlı şiirleridir. Hayat ve şiir ilişkisini dönemin politik konumlanışları olarak beliren Amerikan üsleri,6.Filo ve NATO üzerinden genişleten Kayıran Denizlerin idam haberinin duyulmasına ilişkin tek anının Ahmet Oktay’a ait olduğunu belirterek o gün yani idam haberinin duyulduğu gün ne hissettiğini ve ne yaptığını bilebildiğimiz tek şairin Ahmet Oktay olduğunu şairin anı kitabı Gizli Çekmece’den öğrenme olanağına sahip olduğumuzu ifade eder. Yücel Kayıran yazısının sonlarına doğru şu saptamayı yaparak önemli bir tartışmayı da başlatmış olur:20. yüzyıl Türk şiirinin neliği bakımından dikkat çekici bir husus da, sağcı cenahta yer alan şairlerin, özellikle İslamcı şairlerin (ve özellikle şiirini üçüncü dünyacılık merkezi üzerine kuran İsmet Özel’in) bu olup bitene sağır kalmış olmalarıdır. Şairlik, duymakla ilgili bir şey ise, gerçekten de olup biteni ‘duymamış’lar mıydı? Yoksa duydukları halde, angaje oldukları cemaate ters düşmemek için mi, ‘duyduklarını’ dile getirmemişlerdi? Dönemin bütün İslamcı şairleri bu sorunun muhatabıdır.”Bu saptama ya da yargı şairin ön yargısından besleniyor olabilir. Ama o dönemde Müslüman şairlerin bu olay özelinde neler hissettiklerini merak etmemek elde değil. Burada şairi duyan özne olarak tanımlayan Kayıran’ın kendi cemaatinin evveliyatı ile ilgili kayırmacı suskunluğunu kurcalamaya çalışmaksızın bir konuşma eylemi talebinde bulunduğumu da ifade etmeliyim. Yine bu üç idamla ilgili olarak 27 Mayıs 1960 tarihinde askeri bir darbe ile

başbakan Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun askeri mahkeme kararı ile aynı yıl idam edilişinin rövanşının alındığını iddia eden sağcı derin yorumlara iltifat etmeksizin solcu şairlerin 27 Mayıs idamlarına kayıtsız kalışlarını da Kayıran’ın angaje cemaatçilik ifadesi paralelinde düşünebiliriz

Buradan Kayıran’ın İsmet Özel bağlamında dile getirdiği beklentinin yanlışlığına dair bir imkan sunan Ali Emre’nin Matarasına Sürekli Tuz Ekleyen Adam: İsmet Özel başlıklı yazısına geçmek istiyorum. Bazı şeylerin iyiye gitmediğini fark eden ve değiştirmeye gönüllü olan 1970’lerde şiir yazmaya başlamış İsmet Özel’le ilgili farklı ve psikanalitik okumaya yakın bir okuma sunan Ali Emre İsmet Özel’in sanıldığı gibi hayatının hiçbir döneminde toplumcu dünya görüşüne yaslanarak şiir yazmadığını gözüpek ve özgün bir çözümleme ile ortaya koyuyor. Bilindiği gibi 1930’larda sosyalist ülkelerde genel kabul görmeye başlayan estetik teorilere göre, sanat eserinin değerini tayin eden unsur, onun nesnel gerçekliği güzelliğin yasalarına göre biçimlendirişidir. Bu sanat anlayışı Türkiye’de özellikle yetmişli yıllarda egemen bir sanat poetikası/politikası olarak belirmiştir. Sosyal uyanışla sosyal realizm Kemalizm’le sulandırılmış Marksizm’in mayalanmasına neden olurken sanat da bu gelişmelerden payına düşeni almış oldu. Bu yıllarda sanat politika ilişkilerini Enis Akın çok manidar biçimde şöyle dile getirir: “1970’lerde politikanın egemenliğini kabul etmek sanatsal intihar, etmemekse politik intihar demek olduğu için hem politik hem de sanatsal olarak dik kalabilmek zordu; ciddi hayatta kalma becerileri ve kendine yetme özellikleri gerekiyordu.” Ahmet Oktay gibi Marksizm’i içeriden eleştirerek temkinli bir duruş ortaya koyarak hem bireyciliğe ve onun sanat anlayışına hem de sanatsal mekanizme teslim olmayan denge arayışı ise pek itibar görmüyordu.

Politik başarısızlıkları yanında düşünen şair olması bakımından Türkçe şiirin  şiir üstüne düşünen ender kalemlerinden olan İsmet Özel’in bir zamanlar  toplumcu şair olduğu yönünde kolektif bir yanılgı vardır. Bunlardan en bilinenlerinden Halkın Dostları dergisini birlikte çıkardığı Ataol Behramoğlu’nun kanaatini aktarmakla yetineceğim: “Evet, İsyan'da topladığı şiirleriyle 1960 sonrası toplumsal şiirimizin en ilginç ve seçkin adı olarak belirdi... 1970'li yıllarda İsmet Özel, toplumcu dünya görüşünden uzaklaşarak mistik bir dünya görüşüne yöneldi. Yeni içeriği, toplumcu şiirde ulaşmış olduğu, biçimsel ustalık öğeleriyle, aynı ritm, vurgu ve tonlamalarla, aynı gözüpek ve özgün benzetmelerle yansıtmayı denedi. Cinayetler Kitabı'ndaki bazı şiirlerinde bunda başarıya da ulaştı.” İşte bu ve buna yakın duran pek çok kitlesel yanılgının ipliğini pazara çıkaran Ali Emre’den uzunca bir alıntıyla bunu ortaya koyalım: “İsmet Özel ima edildiği gibi, bilerek ya da bilmeyerek hiçbir zaman “toplumcu dünya görüşü şiiri” yazmamıştır. Yazmak istemiş olması veya yazdığını zannetmiş olması bu durumu değiştirmez. Dolayısıyla onun şiirinin keskin dönemeçlerden geçtiğini ve uçurumlarla dolu içerik değişmeleri yaşadığını söylemek de zordur. Politik gibi görünen şiirlerinde bile son derece kendisine özgü cebinde gezdirdiği bir politikliği yazdığı görülür. Sürekli devinen, davranan, sancılanan bir şairdir İsmet Özel: Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur, Halkın Dostları gibi aksiyoner bir sanat dergisine ön sıralardadır. Mobil’in açtığı resim yarışmasını boykota çağırır, politik konuşmalar yapar, solla ilişkisini keser, Müslümanların arasına sokulur, politik gazetelerde köşe yazıları yayımlar vb. Fakat bütün bu davranışların arkasındaki suçluluk, pişmanlık, utanma, kendinden iğrenme gibi duygular şairi esir alır ve Özel şiirine öfke olarak yansır. Onun şiiri sol dünya görüşüne ne kadar aykırıysa, Müslüman dünya görüşünde içkin olan vücut diline de o kadar yabancıdır.” Ali Emre’nin İsmet Özel’in psikolojisine dair yazdıklarını psikanaliz kuramından hareketle daha da yoğun ama zor bir biçimde ortaya koyacak bir psikobiyografi için Nurdan Gürbilek’in gür yazılarının İsmet Özel’e uğrayacağı zamanları beklemek gerekiyor.

İsmet Özel’in şiiri ve denemelerinin ardından konuşmalarıyla sürdürdüğü manipülasyonu ilkine odaklanarak ortaya koymaya çalışan bu iki denemeden hareketle polemiğin bir sanatsal ilişki biçimi olarak hatırlanmasının edebiyat dünyasının politikasız poetikası içinde bir patika olmamasını diliyorum. Kayıran’ın yaklaşımı özelinde-Kayıran’ın kayırmacılığına dokunmaksızın- ise dönemin Müslüman şairlerini konuşmaya davet ediyorum.

 

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim